 |
İSTANBUL
TOPOGRAFİK
ÇÖKÜNTÜLER
26
Nisan 2005 |
|
|
|
Jeofizik
ve sismoloji açısından birinci derecede önem taşıyan Kuzey
Anadolu Fay Hattı'nın özellikle batı kesimi, 1999
depremlerinden sonra medyanın da ilgi alanı içine girdi. 19
Nisan günü CNN-Türk'de, deprem korkusuna yeni bir boyut
kazandıran haberi "İstanbul yer yer çöküyor!" başlığıyla
dinledik. Ertesi günü de gazetelerde bu haberi iri puntolarla
"Uydudan şok haber: İstanbul çöküyor!" biçiminde
okuduk.
Aslında,
medyadaki bu günübirlik yaygaranın ardında bilimsel bir gerçek
var elbette. İstanbul çökmüyor, ama özellikle kıyı
kesimlerindeki düşey değişimler bazı bölgelerde ileriye yönelik
tedbir alınmasını gerektirecek boyutta görünüyor. İTÜ
Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nün Bahar
Semineri'nde, 13 Nisan günü Boğaziçi Üniversitesi'nden
Prof. Dr. Mustafa Aktar'ın "İstanbul yerleşim alanında
düşey hareketlerin PsInSAR yöntemi ile belirlenmesi" adlı
bir konuşması vardı. Bu konuda uluslararası üne sahip Dr.
Aktar'ın çalışmaları son derece önemlidir. Medya
da bu seminerdeki konuşmadan etkilenerek iki-üç günlük bir heyecan
dalgası yaratma fırsatını buldu. Ancak, konuyu biraz
inceleyecek olursanız, öyle kısa zamanda unutulup gidecek türden
olmadığını görürsünüz.
|
|
|
|
Bu
konuyu ilk kez, NERC'in (Natural Environment Research Council)
yayın organı olan Science Insight bülteninde 2004 Eylül
ayında yayınlanan "GMES Case Study 3: Stoke-on-Trent and
Istanbul" adlı makalede okumuştum. Kısaca GMES (Global
Monitoring for the Environment and Security) olarak bilinen
projenin Terrafirma adı altında başlatılan çalışmaları,
1992 yılından bu yana, dünyanın belirli yerleşim
merkezlerindeki zemin hareketlerini izleme, belirleme ve
nedenlerini araştırmayı içeriyor. İstanbul da hem barındırdığı
onaltı milyon civarındaki insan sayısı hem de Kuzey Anadolu
Fay Hattı'nın aktif olan batı uzantısına yakınlığı yüzünden,
bu projenin en önemli ilgi odaklarından birisi. 2012 yılına
kadar sürmesi planlanan bu çalışmada, özel olarak tasarlanmış
uydulardan gönderilen radar dalgalarının yer yüzeyinden yansımasıyla
biriken enformasyon değerlendiriliyor.
"Interferometric
Synthetic Aperture Radar" veya kısaca InSAR denilen bu
teknoloji sayesinde, European Space Agency (ERS) ve
Envisat uydu sistemi üzerinden istenilen enformasyon aktarılmakta.
Uydu aracılı ile sürekli olarak yer yüzeyine gönderilen
radar dalgaları, yüzeye çarpıp geri döndüğünde
kaydediliyor. İki bit niteliğindeki bu data, hem yansıyan
dalganın sinyal yoğunluğunu hem de faz karakterini
belirtiyor. Diğer bir deyişle, çarptığı yüzeydeki
materyalin niteliği ile birlikte yüzeyin uzaklığı hakkında
bilgi edinmemizi sağlıyor. Zaman içinde tekrarlanan bu ölçümlerin
birleştirilmesi sayesinde de değişimin hangi boyutta olduğunu
farkedebiliyoruz.
InSAR
teknolojisi ile yüzey hareketlerindeki değişimin
belirlenmesinde, farklı amaçlara yönelik üç yöntem geliştirilmiş.
Milimetre düzeyindeki farkı saptayabilecek kadar hassas olan
bu teknoloji ile sadece yüzeyin ne kadar alçaldığı veya yükseldiğini
değil, yüzey katmanındaki sıvılaşmanın (liquefaction)
oranını da belirlemek mümkün olabiliyor. Özellikle, yakın
tarihte büyük değişime yol açan depremden sonra, İstanbul'un
zemininde meydana gelen bu entegrasyon çözülmelerinin
saptanması, yerleşim güvenliğimiz açısından son derece önemli.
Deprem öncesinde iç dinamiği yeterli olan bir zeminin,
depremden sonra âdeta kum taneleri gibi akışkan olabilmesi mümkün.
Dolayısıyla, depremin yarattığı şok ile binaların
temelinde oluşmuş bu gevşeme yüzünden, bazı yerleşim
alanlarında hiç istemeyen sonuçlarla ansızın karşılaşabiliriz.
Diğer
yandan, deprem şokuna gerek kalmaksızın, insan marifetiyle yüzey
altındaki suyu kullanma amaçlı drenajlar, veya kaygan katmanlı
zemin üzerine yığılan büyük yerleşim kompleksleriyle oluşan
nokta nitelikli basınçlar yüzünden de bu hareketler ivme
kazanmaktadır. Nitekim, sonuçlarını aşağıda gördüğünüz
araştırmalar, 1999 depreminin yarattığı uniform değişimlerden
ziyade, insan faktörüne bağlı lokal girişimler yüzünden
oluşan farklı bir dağılım tablosunu ortaya koymuştur.
|
|
|
|
Radar
enterferometrisi ile elde edilen sonuçların işlenmesi ile
ortaya çıkan haritalarda kullanılan PSInSAR (Permanent
Scatterer Interferometric
Synthetic Aperture Radar) yönteminin anlaşılması uzmanlık
gerektiren bir konu. Diğer yandan, bu yöntemin kimin malı
olduğu da belli değil. İtalyan Tele-Rilevamento Europa (TRE)
ile İngiliz NPA Satellite Mapping şirketi arasında bu
konuda ciddi bir anlaşmazlık var. Ancak, biz bunları şimdilik
bir
kenara atacağız ve burada sonuçların halk açısından nasıl
anlaşılabilir hale geleceğine görüntüler eşliğinde bakacağız.
|
|
|
|
|
|
|
|
R-1a
ve R-1b:
Yukarıda
gördüğünüz iki parçalı haritanın üstte olanı (R-1a), Shuttle
Radar Topography Mission (SRTM) Projesi kapsamında uzay
mekiği ile 2000 Şubat ayında alınan C ve X bandlarındaki
enterferometrik radar verilerinin JPL-NIMA tarafından 3D yöntemi
ile işlenmiş görüntüsünden (Cat.No: PIA03349, Hi-Res. 89
MB), ilgili doğal topografiyi gösteren bir kesit. Alttaki ise
(R-1b), InSAR yöntemi ile alınan datanın Politecnico di
Milano bünyesindeki Tele-Rilevamento Europa
(TRE) tarafından 2004 yılında işlenmiş
halini gösteriyor. R-1a görüntüsünün 3D yöntemi ile üretilmesi
yüzünden bakış açısının eğimli olduğunu hatırlatırım.
Alttaki
R-1b haritasında, kırmızı noktalara tekabül eden alanlarda yüzeyin
yılda ortalama 5 cm kadar alçaldığı anlaşılmaktadır. Kırmızıdan
maviye doğru kayan bir skala içinde, -5 cm ile +5 cm arasında
yüzeydeki düşey hareketleri bu haritada kolaylıkla görebiliyoruz.
Kırmızı ve sarı rengin tonları, 5 ile 1 cm arasında değişen
alçalmaları belirtiyor. Yeşil ile Mavi arasındaki tonlar da
bölgedeki yükselmenin miktarını gösteriyor. R-1b görüntüsünün
sol altındaki skalada bu renklerin tekabül ettiği değişimi
santimetre (cm) cinsinden görüyorsunuz. Gri rengin tonları ile kaplı alanlarda herhangi bir ölçüm
yapılmamıştır. Bu görüntüden kolayca anlaşılacağı
gibi, İstanbul çökmüyor. Ancak, sadece belirli bazı
alanlarda çöküntüler tesbit edilmiştir. Kırmızıdan sarıya
doğru değişen tonlar ile renklendirilmiş bu çöküntü alanlarını
kendiniz de kolaylıkla farkedebilirsiniz.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
okuyacağız.
|
|
|
|
|
|
R-2:
Yukardaki
haritada (R-2) ise, bir öncekine (R-1b) benzer ama farklı yöntem
kullanılarak geliştirilmiş InSAR teknolojisi sonuçlarını görüyoruz.
Burada da, yine kırmızının tonları ile bezenmiş
noktalar bize çöküntünün hangi alanlarda dikkate değer
boyutta olduğunu gösteriyor.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
göreceğiz.
|
|
|
|
|
R-3:
Burada
da yine InSAR teknolojisinde radar verilerinin farklı bir yöntemle
işlenmesi sonucu ortaya çıkan yüzey hareketlerine bağlı
kromatik değerlendirmeyi görüyorsunuz. Dikkat ederseniz,
radar verilerinin farklı yöntemlerle işlenmesi sonunda ortaya
çıkan R-1b, R-2 ve R-3 görüntülerinin üçünde de İstanbul'un
sadece spesifik bölgelerindeki yerleşim planlamasına özel
bir dikkat gösterilmesi gerektiğini anlıyoruz. Nitekim,
bunların en geniş alanlı olanı Bakırköy, Ataköy,
Kartaltepe, Bahçelievler, Osmaniye, Kazlıçeşme, Zeytinburnu
semtlerini içine alan kısımdır. İlk bakışta dikkati çeken
ikinci bölge ise, Boğazın Anadolu yakasında Yalıköy,
Beykoz, Paşabahçe semtleri ve çevresinde oluşmuş yaklaşık
3 cm'lik çöküntülü alandır. Keza, Kanlıca ile Anadoluhisarı
arasındaki alanda da benzeri bir durum var. Daha az
olmakla birlikte, mukabil Avrupa yakasında da nisbeten Tarabya
ve Yeniköy kıyılarında bir çöküntü görülüyor. Keza, Küçükyalı'dan
sonraki kıyı şeridinin, özellikle Heybeliada ve Büyükada'ya
bakan kesimde kıyı şeridinin çökmekte olduğu anlaşılıyor.
Ayrıca, kentin dere yataklarında da benzeri durumlar var. Aşağıda detaylara baktığımızda, kentin
bu gibi başka küçük alanlarında da yer yer
problemler oluşabileceği görüyoruz. Fakat, zannedildiği
gibi kentin bütünüyle çöktüğüne dair birer işaret değil
bunlar.
Anadolu
yakasının kuzey kesiminde gördüğünüz geniş turuncu alana
bakarak, sakın ola bu yörenin topyekün çöktüğü sonucunu
çıkarmayın! Zira, bu haritaların hazırlanmasında kullanılan
yöntemler farklıdır ve bir bakışta herkes tarafından
yorumlanacak kadar basit değildir. Bunları halka açık olarak
yayınlıyorum, çünkü daha önce gerek TV kanallarında
gerekse yazılı basında bunların hepsi zaten gösterildi ve
yanında da bir sürü saçma-sapan yorumlar yapıldı. Bu
konuda güvenilir ve sağlıklı yorum yapabilecek tek yetkili
merci, elbette ki uzman olan bilim adamlarıdır. Dolayısıyla,
başta Prof. Dr. Mustafa Aktar olmak üzere, konunun uzmanı
olan kişiler dışında görüş bildirenlerin sözlerine
kesinlikle değer vermemenizi öğütlerim.
|
|
|
|
|
|
R-4:
Yukardaki
haritada kentin yerleşim alanları yoğunluğa göre yeşilin
tonları ile gösterilmiştir. Sarının tonları ise bitki örtüsü
sıklığı ile ilgilidir. R-1b, R-2 ve R-3 görüntüleri ile
karşılaştırdığınızda, kırmızı çöküntü alanları
ile R-4'deki yeşil yerleşim alanlarının gösterdiği eşleşmeyi
farkedebilirsiniz. Earth Observing System (EOS)
projesinin Terra uydusuna monte edilmiş Advanced
Spaceborne Thermal Emission and Reflection Radiometer (ASTER)
cihazı ile 2001 Temmuz ayında tamamlanan data birikiminin JPL
tarafından işlenmesiyle oluşmuş bu görüntüyü (Cat.No:
PIA02665), renk kalibrasyonu yöntemi ile daha kolay anlaşılabilir
hale getirdim. Aşağıdaki InSAR görüntülerine eşlik eden
haritalar, bunun geniş ölçeklisinden alınmadır. Orijinali 32 MB olan yüksek çözünürlükteki
görüntü dosyasını NASA-JPL web sitesinin arşivinde verdiğim
katalog numarası ile bulabilirsiniz.
|
|
|
|
|
|
R-5a
ve R-5b:
Yukarıda,
Ataköy'deki derenin doğu kesiminde kalan önemli bir
yerleşim alanının problemli olduğunu görüyoruz. Bakırköy
ve Bahçelievler'den Zeytinburnu'na kadar
uzanan üçgende, yüzey hareketinin ciddi boyutta olduğu söylenebilir.
Keza, Küçükçekmece Gölü'nün batısındaki Avcılar ve
uzantısının da hızlı biçimde değişim gösterdiği belli
oluyor. Ancak, Yeşilköy'den göle kadar uzanan kesimde
herhangi bir çöküntü olmaması ilginçtir.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
okuyacağız.
|
|
|
|
|
|
R-6a
ve R-6b:
Kentin
en yoğun bölgelerinden biri olan Haliç çevresini
yukarıda görüyoruz. Özellikle dere yatağı ve kıyılarında
Balat-Hasköy bölgesinden itibaren yukarıya doğru önemli
oranda çöküntüler oluşmuş. Keza, Kasımpaşa iskelesinden
yukarıya doğru eski dere yatağı boyunca çöküntüler var.
Eski bir dolgu alanı olan Sirkeci kıyısında da normal
olarak çökme oranı yüksek görünüyor. Nitekim, Yenikapı'da
ve nisbeten Kumkapı'da da benzeri bir hareket var.
Boğaza
baktığımızda, Üsküdar'da iskele meydanından eski
Reji binasına kadar olan sahil kesiminde ciddi bir kayma olduğu
söylenebilir. Birinci köprünün Anadolu yakası ayağının güneyi
de dikkate alınması gereken bir alan. Ama, Çengelköy sahilinde
daha yaygın bir gelişme sözkonusu. Avrupa yakasında da
Arnavutköy'ün eski kısmında ise daha sınırlı ama yoğun
bir hareketlilik görüyoruz. Yukarılarda ise, Anadoluhisarı
ile Kanlıca arasındaki sahil şeridi ve çevresinde yine
geniş bir alanda hareket göze çarpıyor. Karşısında ise
Rumelihisarı Kalesi bölgesinde incelenmesi gerekli bir
alan var.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
göreceğiz.
|
|
|
|
|
|
R-7a
ve R-7b:
Burada
da önce Beyoğlu semtindeki iki bölge dikkati çekiyor:
Kalafatçılar Caddesi'nin olduğu kesimde - ki Unkapanı köprüsünün
Azapkapı ayağı burada - tehlikeli bir alan var. Ayrıca,
Karaköy meydanından Kabataş'a kadar, özellikle
Tophane'den yukarıya doğru olan bölge de aynı oranda önem
taşıyor. Keza, Haliç'in Balat ve Hasköy kıyılarının da
ne denli belirgin olduğunu burada tekrar görüyoruz.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
okuyacağız.
|
|
|
|
|
|
R-8a
ve R-8b:
Son
olarak, Anadolu yakasının Marmara sahilinde Kurbağalıdere
bölgesini görüyoruz. Dere ağzında yayılan, ama dere
yatağı boyunca sadece sınırlı bir şeritte kalan çökme ve
kaymalar var. Dere ağzındaki Fenerbahçe Stadı'nın
konumu bu yüzden önem taşıyor. Kadıköy meydanında sahile
yapılmış yeni dolgu alanının da kaydığını görüyoruz.
Prens Adaları'na dikey olarak bakan sahil şeridinde ise durum
daha dikkati çeken bir halde. Gereği olmaksızın doldurulan
bu şerit, elbette ki sonunda böyle bir manzara ile karşılaşmamıza
yol açtı. Küçükyalı'dan Kartal'a kadar uzanan bu şeridin
özellikle Maltepe-Kartal kesiminde önemli hareketlilik görülüyor.
Bu
konu ile ilgili güvenilir açıklamaları, bilimsel rapor yayınlandığında
göreceğiz.
|
|
|
|
Sonuç:
Plan
ve programı olmayan yerleşim alanlarının mantar gibi çoğaldığı,
çoğu kırsal kesimden gelen onaltı milyon insanın otuz-kırk
sene içinde tıka basa doldurduğu bir şehirde, elbette ki bir
sürü problem çıkacaktır. Bu problemlerden biri de InSAR
teknolojisi sayesinde gözler önüne seriliyor. Şehir
planlaması, elbette ki içini dolduran fertlerden ziyade
belediye ve hükümet inisiyatifiyle gerçekleşir. Özellikle,
daha önceden kent yaşamına alışık olmayanların akın ettiği
bir beldede, vatandaşın oyu ve vergisiyle varlığını sürdüren
kurumlarda bulunması gereken uzman nitelikli görevlilerin dürüst
biçimde bu işin üstesinden gelmesi beklenir. Oy toplama kaygısı
olmayan, cebini doldurma tutkusundan çok halkın refahını ve
güvenli bir biçimde yaşamasını dikkate alan kişileri seçmeyi
öğrendiğimiz zaman, bu problemlerden de kurtulacağız. Burada
dikkatinize sunduğum resimler, sadece konuya ilginizi çekebilmek
içindir. Bunların hepsi, kısa bir süre önce medya kanalıyla
halka gösterildi. Elbette ki bu özel yöntemle hazırlanmış
haritaların bilimsel incelemesini sadece konunun uzmanı
olan yetkililere bırakmak zorundayız. Zira,
ne burada sözü edilen teknolojinin detayları hakkında
bilgimiz var, ne de bu teknolojinin uygulanması sonunda elde
edilen enformasyonu doğru olarak değerlendirebilecek bilgi
birikimimiz var. Dolayısıyla, "İstanbul
çöküyor" gibi aslı astarı olmayan yaygaralar koparmak
yerine, toplumun çıkarını gözetmek ve toplumu
bilgilendirmek gibi bir görevimiz olduğunu düşünüyorsak,
bilimsel çalışmaları sadece yetkili ağızlardan ve saptırmadan
topluma iletmeyi amaç edinmeliyiz. Bu
çalışmaları doğru olarak değerlendirebilmek için sadece
bilim adamı olmak da yeterli değildir. Örneğin, astronomi
dalında yetişmiş biri olarak benim burada sözünü ettiğim
teknolojiyi anlayabiliyor olmam, sadece konunun önemini
kavrayabilmemi sağlar. Kısacası, her bilim adamının
jeofizik dalında uzman olması, her jeofizikçinin de InSAR
teknolojisinde uzmanlaşmış olması mümkün değildir. Burada
bize düşen görev, bu konuda yapılan bilimsel çalışmaların
önemini kavrayarak desteklemek ve sadece konunun uzmanı olan
yetkili kişilerin sözlerine itibar ederek seçtiğimiz kişilerin
bu doğrultuda ne gibi önlemler aldığını dikkatle izlemek
olmalıdır. Size
kısaca görüntülü olarak sunduğum bu konunun ülkemizde en
yetkili uzmanlarından birisi olan Prof. Dr. Mustafa Aktar,
ekibi ile birlikte yaptığı çalışmalarının raporunu yakında
açıklayacak. Uluslararası bilim literatüründe çalışmaları
dikkatle izlenen bu seçkin bilim adamımıza vereceğimiz en büyük
destek, yapmakta olduğu çalışmaları gönül rahatlığıyla
sürdürebilmesini sağlamaktır. Ülkemizde bilimsel çalışmalarda
en büyük eksiklik, gerekli imkan ve ortamın sağlanmasında görülen
aksaklıklar oluyor. Diğer yandan, medyanın reyting uğruna
yaptığı asılsız yakıştırmalar da bilim adamının rahat
çalışmasını köstekler niteliktedir. Dolayısıyla, araştırma
süresi içinde bilim adamını rahat bırakıp, raporunu yayınladıktan
sonra da sözlerini çarpıtmadan aktarmakla yükümlüyüz. Gözlem
ve ölçmeye dayanan veriler ışığında, Prof. Dr. Mustafa
Aktar'ın yayınlayacağı araştırma raporunun güvenilirliği
hakkında hiç kuşkum yok. Çünkü, bu bilim adamının uzmanlığı
uluslararası platformda verdiği eserlerle kanıtlanmış. Beni
asıl endişelendiren konu, bu rapor doğrultusunda acaba
topluma karşı sorumlu idareci sınıfın ne gibi önlemler
alacağıdır. İşte, medyasıyla ve sivil toplum örgütleriyle
birlikte, bizim görevimiz aslında bu gibi bilimsel sonuçlar
karşısında idarecilerin yapacaklarını yakından izlemek ve
sıkı bir biçimde denetlenmesini sağlamaktır.
|
|
Haluk Akçam 2005
Copyright
© 2005 Haluk Akçam - Bu sitede yer alan her türlü yazı, resim, grafik,
program ve bilginin telif hakkı MİSKET yazılım ve danışmanlık Ltd.Şti.ne
aittir.
|