BEDRİ RUHSELMAN
M. Halûk
Akçam
(Bu yazının hazırlanmasında büyük ölçüde, Ruhselman’ın
yakın arkadaşı Feridun Tepeköy’ün “Büyük Vazifeli Dr. Bedri Ruhselman” isimli yayınlanmamış
eserinden faydalandım.)
Kuzey Kafkasya'da yaşayan Çerkes'lerin Şapsığ kabilesindendir. Babası
Cemalettin efendi 1860'da Kafkasya'da doğmuş ve beş yaşındayken ailesiyle
birlikte İstanbul'a göçmüş. Annesi Safiye hanım 1881'de doğmuş. Cemalettin
efendi kolağası olarak harb gemilerinde askeri cerrahlık yapmış, 58 yaşında
ölmüş. Safiye hanım da 76 yaşında ölmüş. Aile lakabı olarak “Zabaç”
kullanılmış. İki küçük kızkardeşi var: Bedriye (1901-1927) ve Hidayet (1904).
Aile fertlerinde müziğe karşı istidat varmış.
İsmail Bedrettin efendi ismiyle rumî 1314 (1898) yılında, İstanbul'un
Fındıklı semtinde doğmuş. Üç yaşındayken ilk kızkardeşi dünyaya gelmiş. Bu
sırada geçmiş hayatına dair hatıraları var (Ruh ve Kainat: sh. 944). Dört yaşına
kadar İstanbul'da kalmış ve bu arada ilkokula başlamış. Babasının vazifesi
icabı 1902'de Çanakkale'ye gitmişler. Orada ilk ve ortaokulu okumuş. Altı
yaşındayken ikinci kızkardeşi doğmuş. Ayrıca, on yaşındayken alaturka keman
dersleri almaya başlamış. Oniki yaşında eline geçen “Cinlerle Muhabere”
ismindeki bir kitabı gizlice okumaya başlamış. Babası bu konularla
ilgilenmesini istemiyormuş. Onbeş yaşında babasının ve ahbablarının önünde bir
masa tecrübesi yapmış, irtibatta harbin çıkacağı bildirilmiş.
1914'de harbin başlaması üzerine okuldan ayrılıp, ailesi tarafından bir
denizaltıya bindirilerek İstanbul'a yollanmış. 1915'de Kabataş lisesine
yazılmış. 1916'da tasdikname alarak ayrılmış. Aynı sene Tıb Fakültesine
kaydolmuş. Bu arada, alafranga keman dersleri almaya başlamış. Yine bu devrede
Çanakkale harbine katılarak, şehit olup cennete gitmek arzusuyla askere gönüllü
yazılmış. Ama, eniştesi bu kaydı iptal ettirmiş. Gençliğinde koyu bir
Müslümanmış. Namaz kılar, oruç tutar ve Kuran okurmuş. Ayrıca asabî ve fevrî
bir insanmış. Bu asabiyeti ömür boyu devam etmiş. 1918 yılında babası ölmüş.
Tıbbiyenin üçüncü sınıfındayken, keman hocası ona Prag'a giderek müzik
tahsil etmesini tavsiye etmiş. Bu sırada, pansiyoner olarak kaldığı evin genç
Rum kızına aşık olmuş, fakat kız başkasını seviyormuş. Mısırlı bir prensesin
maddi desteği de sağlanınca, 1336 (1920) Aralık ayında Prag'a gitmiş. İmtihanı
kazanıp konservatuara kaydolmuş. Öğrenimi sırasında pansiyoner olarak kaldığı
evde yapılan ruhi irtibat celselerini takib etmiş. Spiritualizmle ilgilenmesi
bu devreye rastlar. 1923'de Dresden'de konserler vermiş ve oradaki
konservatuarda kompozisyon dersleri almış. Bu sırada evli bir kadın olan ev
sahibesiyle hissî yakınlık kurmuş. Mezun olmasına bir buçuk sene kala, Mısırlı
prensesin maddi desteği kalkınca geri dönmek zorunda kalmış.
1926'da Türkiye'de Musiki Mektebinin açıldığını duyup Prag'dan ayrılmış.
Türkiye'ye döndüğünde kendisine Bedri Cemal bey de deniyormuş. 1926 sonundan
1935 başına kadar çeşitli mekteplerde musiki hocalığı yapmış. Sekiz buçuk sene
zarfında, Anadoluda durmadan yer değiştirmiş. 1927'de “Yeni Şarkılar” isimli
bir müzik kitabı yayınlamış. Aynı yıl, kızkardeşi ölmüş. 1928'de Anadolu'da
yolda kar fırtınasına tutulup ölüm tehlikesi atlatmış. 1931-1933 arasında
Adana'dayken hipnoz denemeleri yapmış. Bir tekinsiz ev olayına şahit olmuş.
Reenkarnasyon vakalarına ait materyal toplamış. Bu arada, halkın müziğe karşı
olan yabaniliğinden dolayı mesleğinden soğumuş. Keza bu devre buhranlı bir
periodu işaret eder. Bir keresinde intihar etmeyi bile düşünmüş. 1935'de
İstanbul'a gelip Tıbbiyeye yeniden kaydolmuş ve bu sebepten hocalık işine son
vermişler.
Tıbbiyedeki tahsili boyunca, İstanbul'da Türkçe hocalığı yapmış. Talebeliği
sırasında Bakırköy Akıl Hastanesi'nde yatıp kalkmış ve aynı yerde entern
asistan olarak çalışmış. 1936'da irtibat celselerine başlamış. Arkadaşları ile
bu konuda devamlı toplantılar yapmış. 1938'de Tıbbiyeden mezun olmuş. Aynı sene
“Fener” mecmuasını neşretmiş (altı sayı). Bu arada, dahiliye ihtisasını
tamamlamış. Kasım 1940 - Ekim 1941 arası yedek yüzbaşı tabib olarak askerliğini
yapmış. 1942 başında ihtisasını bitirerek bir-iki yerde çalışmış. Bilecik PTT
müdürü Nizamettin Nefesli ile bir önceki hayatlarında iki arkadaş olarak
yaşadıklarını tesbit etmiş. Bu arada görülüyor ki, 1936-1943 arasını devamlı
araştırma ve okuma ile geçmiş, toplantılar düzenlenmiş ve celseler yapmış.
Fransızca, Almanca ve biraz İngilizce bilmesi, yabancı literatürü takip
etmesini sağlamış.
Afganistan'ın doktor talebi üzerine, hükümetin teşvikiyle, mesai arkadaşı
Sevil Akay ve diğer doktorlarla 1943 Mart başında Kabil'e gitmiş. Sanatoryuma
başhekim tayin etmişler. 1945 Ocak ayında geri dönmüş. Bu sırada Hindistan'da
doktorluk yapmak üzere İngilizlere müracaat etmiş, casusluk endişesiyle
reddetmişler. Afganistan'da geçen iki sene boyunca celse çalışmalarına devam
etmiş. Dönüşünde onu evlendirmek istemişler, ama kabul etmemiş. Keza, “Ruh ve
Kainat” isimli kitabının hazırlanması bu devreye rastlıyor. Doğu'daki
tecrübelerinin faydalı olduğundan bahsetmektedir. İstanbul'a döndüğünde ruhsal
araştırmalarda bulunacak bir merkez kurmak için bina yaptırmak üzere
Afganistan'da para biriktirmiş.
Dönerken bu parayla kürk, altın ve elyazması Kuran satınalmış. İskenderiye
kanalıyla geri dönmüş. Kürkleri satmış, elyazmaları ise değersizmiş. Elde
ettiği 20 bin lirayı kitabın basılması için kullanmış. Bu arada dizanteriye
yakalanmış ve ölümle pençeleşmiş. Hastalığı sırasında ölebileceğini düşünerek,
kitabın basılması için Sevil Akay'ı görevlendirmiş. Kitap üç cild olarak
1946'da yayınlanmış. Parasını bu işe harcayınca tekrar çalışmak zorunda kalmış.
Akrabaları İzmir'de olduğu için oraya gidip serbest doktorluk yapmak istemiş.
1947'de İzmir'de bir çalışma grubu meydana getirmiş. Celselere ve araştırmalarına
devam etmiş. İstanbul'daki grubuyla da irtibatı devam ediyormuş. İkinci bir
kitap yazmaya başlamış. Ancak, serbest doktorluk mesleği ticari açıdan başarılı
olmayınca, Hindistan'a veya Endonezya'ya gitmek için teşebbüs etmiş. Sonra
vazgeçerek Deniz Yolları'nda gemi doktorluğu görevini almış. 1947-1954 arası
celse çalışmaları bakımından en yoğun devredir.
Gemi doktorluğu görevinden Haziran 1948 - Mart 1949 arasında ayrılarak
kendisini tamamıyla çalışmalarına vermiş. İzmir ve İstanbul'da yapılan celseleri
değerlendirmiş. Sonunda, 1949'da “Ruhlar Arasında” isimli kitabını yayınlamış.
Sekiz buçuk aylık bu çalışma devresinde, İstanbul'da devamlı toplantılar
yapmış. Resmi bir kuruluşa gerek duyulduğuna karar vermişler. Tekrardan gemi
doktorluğuna başlamış. Onbeş günde bir, üç gün kadar kaldığı İstanbul'da
devamlı celseler yapmış. İrtibatlarda, bir cemiyet kurulması için tavsiyeler
almış. Zorlukla bir yer bulmuşlar ve içerisini tadil ederek kullanılır hale
getirmişler.
30 Mart 1950 günü “Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Cemiyeti”
kurulmuş. Kurucular: Dr. Bedri Ruhselman, Dr. Sevil Akay, Av. Suat Pilevne,
Mali Müş. Muammer Bayurgil, Nurettin Özmen. Celse irtibatıyla, tüccarlardan
para yardımında bulunmaları için teklif götürülmesi tavsiye edilmiş. Fakat bu
teşebbüs başarısızlıkla sonuçlanmış. Yine aynı kanaldan, bir medyumun
materyalizasyon denemesi için kullanılarak üniversite üyelerine bir gösteri
düzenlenmesi ve ilgi çekilmesi tavsiye edilmiş. Tavsiye edilen medyumla yapılan
deneyler boşa çıkmış. Sonuçların başarısız oluşu üyeleri etkilemiş. Suat
Pilevne ayrılmış. Huzursuzluk başlamış. Ruhselman da bu devre içinde bir ara
tereddüde düşmüş.
Bu arada bir vaka var: 1949-1952 arasında kendisinden otuziki yaş küçük
olduğu söylenen Mualla isminde bir kızla birlikte Çengelköy'deki bir evde
yaşamış. Kız, Ruhselman'a âşık olduğunu ve reddederse intihar edeceğini
söyleyerek kendisini kabul ettirmiş. Sonunda ikna olarak başka birisiyle
evlenmiş ve olay kapanmış. O sıralarda Ruhselman'da bir görev anlayışının belirmiş
olduğu düşünülürse, bu olayın önemli olmadığı düşünülebilir.
1951 yılında “Allah” isimli kitabını ve “İç Varlık” mecmuasında çeşitli
makalelerini yayınlamış. Bu arada, cemiyeti IFS (International Spiritualist
Federation) üyesi yapmışlar. Eylül ayındaki federasyon kongresine bir rapor
yollamış. Bu raporun Türkçesini de 1952'de “Medyomluk” ismiyle yayınlamış.
Üniversitenin bu konularla ilgilenmesini temin etmek için M.E.B.'na bir yazı
göndermiş, fakat sonuç alamamış. Yine aynı sene, Ekim ayında “Ruh ve Kainat”
mecmuasını yayınlamış. Mecmua onsekiz sayı çıkmış ve 1954 Haziranında kapanmış.
Cemiyetteki diğer üyelerin bu çalışmalara pek katkısı olmadığı ortadadır.
Ruhselman devamlı olarak tek başına çalışmış gibi gözüküyor.
1952'de gemi doktorluğundan ayrılarak, Denizcilik Okulu'na doktor olarak
girmiş. 1953'de Harb Akademisi sivil doktorluğuna getirilmiş. Aynı sene Nisan
ayında “Mukadderat ve İcabat” isimli kitabını yayınlamış. 1954'de mecmua
kapanmış ve eski üyeler de cemiyetten ayrılmaya başlamışlar. Keza, önemli
celselerin sona ermesi de bu yılın baharına rastlar. Yeni üyelerin yetişmesi
için dersler vermiş, konferanslar tertib etmiş. 1955'de “Altın Kitap”
mecmuasında makaleler yayınlamış. Aynı yıl, tekrardan gemi doktorluğuna
başlamış. Bu suretle, onbeş günde bir uğradığı cemiyetteki çalışmaları da
yavaşlamış. Bu sırada Ruhselman'da bir durgunluk devresi görülüyor.
Çevresindekileri konuya inisiye etmenin gerektirdiği çalışmalar dışında,
düşünceli bir hali varmış. Zaten, konuya ilgi duyanlar da azalmış.
31 Ocak 1957'de annesi ölmüş. 5 Mart 1957'de cemiyetten istifa etmiş.
Böylece, Harbiye'deki bir apartmanın bodrum katında son çalışmalarına başlamış.
Önce, çeşitli medyumlarla celseler düzenlemiş. Rafet Kayserilioğlu
medyumluğuyla Ekim 1957 - Mart 1959 arasında "Meşale" ismindeki bir
bedensizden yüzden fazla tebliğ almış. Bu arada, Akdeniz seferine çıkan gemide
doktorluk yaparken, 1958 Haziranında bir enfarktüs krizi geçirmiş. Cenova'daki
hastanede iki ay yatmış. Dönüşünde, istirahat etmesi gerektiğinden gemiden
ayırmışlar. Fakat, medyumlarla yaptığı çalışmalarına hastalığına rağmen devam
etmiş. Eylül 1958 - Temmuz 1959 arasında Atilla Güyer'in medyumluğu kanalıyla
"Önder" ismindeki bir kaynaktan tebliğler almış ve bunlarla bir kitap
derlemiş. Kitabı üç kişiye emanet ederek çalışmalarını kesmiş.
Çalışması bittikten sonra İzmir'e gidip tanıdıklarıyla görüşmüş, tekrar
İstanbul'a dönmüş. Son celse çalışmasında, artık görevinin bittiği ve geri
döneceği söylenmiş Ruhselman'a. Öleceği vakti beklerken boş durmamak için
İngilizce çalışmış, müzik dinlemiş. Bu altı aylık devrede sıkıldığını devamlı
olarak söylemiş ve hep ölümünü beklemiş. Hastalığına karşı ilaç bile almamış.
16 Şubat 1960 akşamı saat 21'de bir enfarktüs krizi sonunda ölmüş. 18 Şubat
günü Zincirlikuyu mezarlığına gömmüşler.
Şahıs erkek olup hiç evlenmemiştir. Çocuğu yoktur. Kısa boylu, topluca, beyaz tenli, saçları arkaya taranmış ve beyaz, 3.5 miopi gözlük takan, bıyık ve sakalı olmayan, mavi gözlü birisidir. İyi keman çaldığı ve başarılı bir dahiliyeci olduğu söyleniyor. Günlük hayatında biraz derbeder ve ev işlerinde beceriksizmiş. Kıyafetine önem vermezmiş. Hoşsohbet olduğu ve biraz sıkılgan davrandığı belirtiliyor. Bilhassa çalışmalarına çok düşkün olduğu ve bu konuda aşırı gayret gösterdiği dikkati çekiyor. Keza, son derece asabî ve kırıcı bir insanmış. Kendisi, bu dünyaya bir vazife uğruna geldiğini birkaç defa belirtmiş.
“Yeni Şarkılar”: 1927. 16 sh. - İstanbul.
“Ruh ve Kainat”: 1946. 1063 sh. - İstanbul. Üç
cild.
“Ruhlar Arasında”: 1949. 195 sh. - İstanbul.
“Allah”: 1951. 124 sh. - İstanbul.
“Medyomluk”: 1952. 66 sh. - İzmir.
“Mukadderat ve İcabat”: 1953. 347 sh. - İstanbul.
“(?)”: (yayınlanmamış bu kitap hakkında ilerde
bilgi verilecek)
31 Ocak 1957: Annesi öldü. 5 Mart 1957: Cemiyetten istifa etti. 17 Ekim
1957: R. Kayserilioğlu medyum, Meşale planı. 1 Eylül 1958: Attila Güyer medyum,
Önder planı. Haziran/Temmuz 1958: Kalp krizi, Cenova hastahanesi. Mart 1959: R.
Kayserilioğlu çalışması bitti. 1 Temmuz 1959: A.Güyer çalışması bitti, metnin
daktilosu. 10 Ağustos 1959: Kitabın daktilosu bitti. 18 Kasım 1959: Üç aylık
hasta raporu. Aralık 1959: İzmir'e gidiş. Ocak 1960: İstanbul'a dönüş. 16 Şubat
1960: Kalp krizi ve ölüm. 18 Şubat 1960: Defin töreni.
Medyumlarla çalışma yaptığı devrede tesbit edilen isimler: Rafet
Kayserilioğlu, Mehmet Fahri Öğretici, Hikmet Omay, Attila Güyer, Doğan Tuğcu.
Aşağıdaki bölümler son çalışmasıyla ilgili olup, Feridun Tepeköy'ün
hazırlamış olduğu “Büyük Vazifeli Dr. Bedri Ruhselman” ismindeki
yayınlanmamış kitabın 608 sahifelik müsvetteleri arasından çıkartılmıştır:
(III:6-d) “Kitap”:
Ölümüne tekaddüm eden çalışma devresinde, yüksek ruh âleminden aldığı
bilgileri derleyerek meydana getirdiği ve henüz neşredilmemiş, noterde mahfuz
bulunan kitap.
Doktor Bedri Ruhselman, 5.3.1957 tarihinde cemiyetten istifa etti. Bu
tarihten sonra Harbiye Çimen sokaktaki apartmanın kira ile tuttuğu ufak bir
dairesinde çalışmalarına başladı ve bu çalışmaları ölümüne kadar gittikçe artan
hummalı bir tempo içinde sürdü. Gerçi burada ölümüne kadar demek pek doğru
olmayacak. Zira, 16 Şubat 1960 perşembe günü akşamı bu dünyadan ayrılmasından
altı ay kadar önce, derlediği kitap üzerindeki yoğun çalışmalarını bitirmiş,
kitabı vazifelendirilen üç mesai arkadaşının mesuliyetine teslim ettikten sonra
da bir nevi istirahat (daha doğrusu ölümü bekleyiş) hali içinde günlerini
doldurmaya çalışmıştır.
Kendisine, vazifesinin bu dünyada son derlediği eser ile bitmiş olduğunu ve
esasen bu hayatını bu işi tamamlamak için yaşamış olduğunu, bu güne kadar
yaptığı bütün çalışmalarının ve yayınladığı eserlerinin sadece birer hazırlık
mahiyetinde oldukları açıkça tebliğ olarak bildirilmişti. Bu bekleyiş devresi
içinde, bir ara bir İzmir seyahati yaptı. Kızkardeşi (Hidayet), yeğeni ve
çocuklarını ziyaret etti. Bir ara da vakit doldurmak için lisan çalışmaları
yaptı, müzik dinledi, vs.. Mütevekkil ve belki de memnun, dünyadan ayrılacağı
saatin gelmesini sükûnet ve vekar içinde bekledi.
İşte, 1958 ile 1959 yılları onun en kesif çalışmalarına
sahne olmuş en verimli yılları olarak kabul edilebilir. Zira, bu çalışmaların
neticesinde “Kitap” ortaya çıkmış ve İstanbul Karaköy semtindeki 5. Noter'e
hıfzedilmek üzere emanet edilmiştir. Kitabın noterde muhafazası konusunda,
yılların meydana getireceği yıpranma ve tahribatın önüne geçilmesi için herhangi bir tedbirin alınıp alınmadığı hususunda,
sayın Attila Güyer, “böyle bir tedbire lüzum hissetmediklerini, verilmiş
talimata uygun olarak hareket ettiklerini” beyan etmektedir. Bu talimatın
dışında, bütün mesuliyetin plana ait olduğu bildirilmiştir.
Kitabın üç nüshası ayrı ayrı zarflara konarak, üzerlerine üç vazifelinin
isimleri yazılmış ve üç nüshası da ayrıca ağzı açık bir zarfa konmuştur. Her
biri ayrı ayrı kitabı alabilecektir. Kitap, daktilo ile üç nüsha olarak teksir
edilmiş ve Hüsrev Bilgioğlu, Metin Sakik ve Attila Güyer'in ayrı ayrı tasarruf
ve mesuliyetlerine emanet edilmiştir. Sayın Metin Sakik, bu çalışmanın sonunda
kitabın tapaj görevini üzerine alarak yerine getirmiş ve kitabı bir asıl iki
kopya olarak daktilo etmiştir. Kitabın bu üç şahsın mesuliyetlerine tevdi
edilişi bizzat “Önder” planının “sizler bu iş için seçildiniz” demesi üzerine
olmuştur. Bu, planın son celsesinde söylenmiş ve üç şahıs böylece
seçilmişlerdir.
Bu vazifeli üç arkadaştan her hangi biri veya ikisi daha önceden bu
dünyadan ayrılacak olursa - ki bu ihtimal de hesaba katılmıştır - geri kalan,
üzerine aldığı vazifesini tek başına ifaya yetkili kılınmıştır. Telif hakkı, bu
üç vazifeliye ayrı ayrı verilmiştir. Muhafaza edilmek üzere İstanbul 5.
Noterliğine emanet edilen söz konusu kitabın, noterliğin kasasında saklandığı
ve her yıl bu görev için noterliğe bir ücret ödendiğini de zikredebiliriz.
Kitabın ne zaman neşredileceği, ne zaman dünya dillerine tercümesinin yapılacağı
ve hangi emare ve ikazlarla harekete geçileceği gizli tutulmuştur. Zemin ve
zaman müsait olduğu anda, beklenen işaret ve ikazların değerlendirilmesinden
sonra faaliyet başlayacak ve kitap insanlığın malı olacaktır.
Üç vazifeli şahıstan her biri hayatta iken, ilk önce Attila Güyer faaliyeti
başlatmakla görevlendirilmiştir. Kimseye danışmadan, kitabın noterden
alınmasıyla faaliyet başlatılmış olacaktır. Eğer Attila Güyer ölmüş ise bu
takdirde Metin Sakik bu görevi üslenmiş olacaktır. Şayet Metin Sakik de ölecek
olursa bu takdirde hiç beklemeksizin (derhal) Hüsrev Bilgioğlu noterden kitabı
alacak ve hemen faaliyeti başlatacaktır. Bu hususları Bedri Ruhselman bir
talimatname ile açıkça tesbit etmiş ve üç vazifeliye vermiştir.
Kitap hakkında yeterli bir bilgiye sahip değilim. Mesuliyetini almış sayın
vazifeli dostlarımdan müsaade almadan bildiklerimin hepsini açıklamaya da hiç
bir suretle mezun değilim. Ancak, bilinen bazı hususları burada kaydetmekle
iktifa ediyorum.
Kitap, insanlığın mukadderatı ve tekamül hamlesi sağlamasını temine yarayan
çok kıymetli açık bilgileri ihtiva etmektedir. Bu bilgiler, doğrudan doğruya
ilahi yüksek ruhi planın (Önder planı) insanlığa tebliğ ettiği bilgiler olup,
medyum (Attila Güyer) vasıtasıyla ve Bedri beyin derleyişiyle ortaya çıkarılmış
ve insanlığın istifadesine sunulmuştur.
Kitap, - hacım itibarıyla orta boyda bir kitap olarak düşünülecek olursa -
takriben 350 sahifelik bir hacmi işgal edeceği tahmin edilmektedir.
Kitabın derlenişi konusunda yaptığı açıklamalarla bu noktayı aydınlığa
kavuşturan sayın dostum Attila Güyer, bu konuda ezcümle şunları söylemektedir:
“Kitaptaki bilgiler, benim aracılığım ile ‘Önder’ ismi verilen yüksek
idareci bir plan tarafından verildi. Bu verilen tebliğlerin Bedri bey
tarafından önce anlaşılmasına yardım edildi. Sualler sorulmasına izin verildi.
Yapılan açıklamalarla konular vuzuha eriştirildi. Konunun planı verildi ve bu
plan gereğince Bedri beyin konuyu kaleme alması sağlandı. Kaleme alınan
bölümler plana okundu ve tasvibi alındı. Böylece derleme faaliyeti tamamlandı.”
Sayın Attila Güyer'in yaptığı bu açıklama, “derleme” kelimesinin manasını
gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kitabın derlenmesini ancak Bedri bey
muvaffakiyetle başarabilirdi. Verilmiş bilgilerin eski bilgilerle telif ve
sentezini ancak Bedri bey selahiyetle tamamlayabilirdi. Ancak onun kapasitesi,
vazife şuuru ve azmi böyle bir çalışmanın altından kalkabilirdi. Dikte ettirme
yerine derlenme yolundan kitabın hazırlanışının elbette ki bir sebebi
olacaktır. İcabetseydi, öyle yapılırdı elbet! Nitekim, idareci ruhsal
planlar daha evvelden bu yoldan faydalanmışlar ve dikte ettirmişlerdir.
(Kuran'ın dikte ettirilişi buna bir misaldir.)
Kitabın nasıl hazırlandığı hususu üzerinde, sayın genç dostum Attila Güyer
ile yaptığım konuşmanın bir bölümünü ve özellikle kitabın derlenişine,
tebligatın aktarılışına vazifelik etmiş bir vazifeli medyum sıfatıyla bana
yaptığı açıklamaların bir kısmını, önemine binaen aşağıda tetkiklerinize
arzetmek istiyorum. Önemli bir noktanın aydınlığa çıkmasına hizmet edeceğinden
fayda umduğum bu açıklamaların alakalı kısımlarını takdim ediyorum:
“Bedri bey, ruhi bir irtibatın olup olmadığını, ayrıca hangi seviyeden bir
irtibatın mevcud bulunduğunu derhal anlayabilecek bir bilgi ve liyakat sahibi
bir insandı. Kendine mahsus bir takım metodları da vardı. Ama, teşhis gücü
sadece tecrübe ve bilgisine dayanıyordu da denemez. Ben, kitabın derlenişi
sırasında ondokuz yaşındaydım. Medyumluğum öylesine süratli gelişmişti ki
hepimiz şaşırmış ve korkmuştuk da.”
“Bedri bey o sıralarda Adana civarındaki sel hadisesi ile ilgili kehanetle
meşguldü. Kendisine açıkça ikazda bulunuldu: ‘Senin fonksiyonun budur, halbuki
sen nelerle uğraşmaktasın. Bu mu senin işin!’ Bedri bey o sıralarda çalışıyordu
ama huzursuzdu. Asıl yolunu bulamamıştı. İnsanlara hizmetle ilgili yapacağı bir
iş hakkında bir idraki vardı. Bir noktaya kadar gelmişti, fakat ne yapması
lazım geldiğini kesinlikle tayin edemiyordu. İşte böyle bir durumda planın
ikazı onu şaşırttı. Toparlandı ve derhal mevzuua girdi. Kitabın derlenişi
faaliyeti başladı. Böylece Bedri bey hayatının gayesini bulmuş oldu.”
Sual: Kitap, Bedri beyin ne çeşit bir çalışmasıyla
meydana gelmiştir? Yani, tebliğler bir sıraya göre olduğu gibi mi yazılmıştır,
yoksa açıklayıcı pasajlarla birlikte mi tertiplenmiştir?
Bu sualime Attila Güyer şu cevabı verdi:
“İkisi de değil. Yukarısı evvela bir plan verdi. Bölüm bölüm bu planın
konularını anlattı. Bedri bey ‘şunu koyalım’, dedi. Plan ‘hayır, bunu
koymayacaksın’, dedi. ‘Biz direkt bilgi veriyoruz, bunları yazacaksın’, dendi.
Bedri bey de yukarının ağzı ile bunları derleyerek yazdı. Aslında, kitapta
direkt alınmış tebliğler de yoktur. Bedri beyin kendi görüş ve tefsiri de
yoktur. Verilmiş genel bilgiler Bedri bey tarafından derlenmiştir.”
Sual: Derlenme fiilinin daha iyi anlaşılması için biraz
daha açıklamada bulunur musunuz?
“Tam, motamot dikte ettirme yoktur. Mesela bir fikir veriliyor; kainatın
kuruluşu, maddenin yapısı hakkında bir plan veriliyor. Bu plana göre verilen bilgiler
derlenecek, deniyor. Anlayamadığı noktalar izah ediliyor. Yani, fikirler,
bilgiler yukardan veriliyor. Fakat, motamot yazdırılmıyor. Bedri bey bunları
kaleme alıyor, derliyor.”
“Tekrarlayayım:
Konu ve plan veriliyor. Konu hakkındaki bütün bilgiler anlatılıyor, işleniyor,
izahlar yapılıyor, misaller veriliyor. Sonra, ‘bunları yazacaksın’ deniyor ‘Şu
şu şekilde yazacaksın, verdiğimiz misallerin ışığı altında şu, şu şekilde
yazacaksın’ deniliyor ve bırakılıyor. Burada Bedri beyin fonksiyonu şöyle: Gelen bilgileri evvela anlıyor, hazmediyor ve kendisi yeniden
kaleme alıyor. Yukarısı, ‘tebliği aynen koyacaksın’ demedi. Bunu istemedi
hiçbir vakit. Müteakib celselerde, Bedri beyin kaleme aldığı kısımlar plana
okundu ve tasvibi alındı.”
“Şunu da söyleyeyim ki, hiçbir vakit Bedri beyin kaleme aldıkları
(derledikleri) parçalar ‘plan’ tarafından ‘olmamıştır’ diye geri çevrilmedi. Bu
vazifesini Bedri bey pek mükemmel bir şekilde yapıyordu. İyice idrakine
varmadan hiçbir vakit kalemi eline alıp yazmaya başladığını görmedim. Bazen üç
ay bir konu üzerinde münakaşa edildiği olmuştu. Anlayamadıklarını anlayabilmek
için sualler sormaktaydı.”
Sual: Yani, bu izahata göre celselerde verilen tebligat
kitaba motamot konmuyor.
“Hayır, konmuyordu.”
Sual: Yani, Bedri bey tarafından, gelen fikirler evvela
hazmediliyor, sonra kompoze ediliyor.
“Tamam. Mevzu iyice anlaşılıncaya kadar misaller veriliyor, çeşitli yönleri gösteriliyor. Mevzu iyice anlaşıldıktan sonra bırakılıyor, ‘bunları şimdi derleyin’ deniyordu. Kendisine, bu derleme çalışmalarında hiçbir vakit ‘burada hata yaptın’ denmedi.”
Sual: Öyle sanıyorum ki, kitabın derlenme yoluyla
verilmiş olması, şöyle bir maksadı gütmüş olabilir: Bir insan olarak, Bedri bey
verilen bilgileri hazmetmekle, bu bilgilerin insanlar tarafından anlaşılabilir
bilgiler olduğunu tatbiki olarak göstermiştir.
“Evet. Bu hususu hiç düşünmemiştim. Gerçi, Bedri bey büyük bir
fonksiyonerdi ama yukarının karşısında son derece zayıf bir kimseydi. Bu öyle
bir plandı ki, orada belki de Bedri bey gibi onbinlerce varlığın idraki ve
şumulü vardı. Onun için ‘Önder’ diyoruz. Kendisi de zaten ‘Kainatın vazife
planı’ olduğunu bize ihsas ettirdi.”
Sual: Kitap, tamamıyla değişik bir bilgi temeline dayalı yeni
bir açıdan bir kainat görüşü ve bu görüşe uygun yürünmesi gerekli yolları mı
açıklamaktadır, yoksa bu güne kadar verilegelmiş olan bilgilerin mânâlarını mı
vuzuha kavuşturmakta ve sembolleri, dogmaları mı kaldırmaktadır?
“İkinci dediğiniz daha doğrudur. Aslında, belki yepyeni bir görüş koyuyor
ortaya. Ama, bu koyduğu eskileri yıkmıyor. Eski realiteleri olduğu gibi kabul
ediyor. Bunların, madde kainatı içinde gerekli kademeler olduğunu belirtiyor.”
“Bir dağın eteklerindeki görüş ile zirvesindeki görüş elbette ki
birbirinden farklıdır. Evet, kitabın bir bilgi kitabı olduğu söylenebilir. Ama
detaylı bilgiler veren bir ders kitabı şeklinde değil. Bir matematik veya bir
fizik kitabı gibi konuları incelemez. Genel kanunları açıklar. Mesela madde
kainatı hakkındaki Einstein'ın genel ifadesi gibi bir görüş, bir prensip
getirmektedir. Yani, genel bilgiyi göstermektedir. Dinler muayyen realitelerin
icaplarına göre yukarıdan - vazife planından - verilmiş bilgileri yayarlar.
Kitaptaki bilgilerse dinlerin öğrettiklerini toplayacak ve onların manasını
açıklayacaktır. Dolayısıyla nakz ve reddetmek asla bahis konusu değildir.
Sadece ufku daha genişletecek. Faraza bir insan Müslüman olsun, Hıristiyan
olsun, bu kitap karşısında kendi dininin esaslarını daha iyi anlayabilecektir.
Böylece insanlar birbirlerini daha iyi anlayabilecek ve anlaşabileceklerdir.”
Kitabın derlenişi, daktilo edilişi ve notere tesliminden sonra Bedri bey
memleket dışında bulunan seçilmiş beşyüz kadar adrese (ki bu adresler
cemiyetler ve şahıslardan seçilmiştir) gönderilmek üzere bir bildiri kaleme
almıştır. Bu açıklamasında, derlediği kitap hakkında bazı ön sezgileri
verdirecek ipuçları vermiştir. Nitekim, bu bildirisine gelen cevaplar arasında
8-10 kadarının, Bedri beyin kapalı olarak sezdirmeğe çalıştığı düşüncelerini
iyi bir şekilde değerlendirmiş olduğu anlaşılmıştır.
Kitabın neşri, şüphesizdir ki vazifeli üç şahsın inisiyatifine bırakılmış
değildir. Hüsrev Bilgioğlu'nun yaptığı açıklamaya göre, kitabın insanlığa
sunuluşu, medyum Attila Güyer'in zamanı geldiğinde kitabı tebliğ eden plandan
(“Önder” planı) direkt olarak bir ikaz ve tebliğ almasıyla başlayacaktır. Bu
hususta sayın Attila Güyer şu açıklamayı yapmaktadır:
“Biz, verilen talimatla birlikte bu kitaba bağlıyız. Bunun dışında, bizim
hiçbir fonksiyonumuz yoktur. Telif hakkı her üçümüze bırakılmıştır. Bu da
talimat gereğince yapılmıştır. Yukarının talimatını bizler aynen tatbik
ediyoruz. Elimizde talimat var. Onun dışında bir şey yapamayız. Talimat
dışında, şahsi olarak idraklerimizin yapacağı her şey büyük hata olacaktır.
Talimat yukarıdan verilmişti. Bedri bey de bizlerin bu talimata göre aynen
hareket etmemizi söyledi.”
(III:l-30) Attila Güyer'in şahitliği:
“Bedri beyi ilk defa Hüsrev ağabey vasıtasıyla tanıdım. Bende bazı
anormallikler vardı. Anlatmıştım. Çocukluğumdan beri bazı anormalliklerim
vardı. Mesela geceleri uykuda gezerdim, gece uykumda konuşurdum. Çok enteresan
bulmuştu. ‘Gel, seni Bedri beyle tanıştırayım’, demişti. Benim bu sahada
tecrübi çalışmalar yapmak hususunda arzu ve niyetim yoktu o zamanlar. Mevzu ile
kendime göre alakadardım. Bazı tetkiklerim vardı, ama hepsi o kadar. Konuların
içine gömülmüş değildim. Buna rağmen Bedri beyle tanışmayı istedim.”
“1958 senesinin sanırım Kasım ayındaydı. Bir gün Hüsrev ağabeyle önce
cemiyete uğradık. Oradan da doğru Bedri beyin Harbiye, Çimen sokağında
oturmakta olduğu evine gittik. O zamanlar cemiyetten ayrılmış, yalnız başına
çalışmakta, celseler yapmaktaymış. Ben o sıralarda, Edebiyat Fakültesi talebesi
on dokuz yaşında bir gençtim. Rafet Kayserilioğlu, M. Fahri Öğretici, Doğan
Tuğcu ile ruhi irtibat celseleri çalışmaları yapılmaktaymış. Adana'daki sel
felaketiyle ilgili kehanet tebliğleri ve bunun değerlendirilişi gibi çalışmalar
yapılmaktaymış. Sonradan daha iyi idrakine vardım ki, o zamanlar Bedri bey
huzursuzdu. Çalışmalarından tatmin olmuyordu. Bu çalışmaların adamı değildi
Bedri bey. Bu intibaı o zaman almıştım.”
“Bedri beyin havası bambaşkaydı. Çok değişik ve enteresan bir hava ve
intiba bırakmıştı bende. Sanki normal bir insan değildi de, acaip bir dünyanın
varlığıydı. Çalışma odasına girdiğimde, tavana dört ucundan iple gerilmiş beyaz
bir bez dikkatimi çekmişti. Bunu soba kurumunun başına dökülmemesi için germiş.
İşte bu müşahedem, bende ilk nazarda Bedri bey hakkındaki intibalarıma bambaşka
bir yön vermişti.”
“Bedri beyle hemen ilk tecrübe çalışmalarına başladık. Temasa geçtiğim ilk
bedensiz varlıktan bir türlü ayrılmak istemiyordum. Hissi bir yakınlık beni cezbediyordu.
Varlık, ‘benim işim burada bitti, bu vazifedeki işimiz sona erdi, muhakkak ki
organizasyon içinde beraberiz ama bu işimiz burada artık bitti.’ diyordu. Fakat
ben gene de ondan ayrılmak istemiyordum. Bu varlık, tek bir varlıktı. Beni
hazırlamakla görevliydi. Beni bir noktaya kadar alıp getirdi. Sonra üçlü bir
gruba verdiler beni. Daha sonra da kitabın tebliğlerini veren ‘Önder’ planıyla
temasa geçtim.”
“Bu planla irtibatın sağlanması için, evvelkiler bir nevi hazırlık
safhasıydı. Size bunun hakkında bir misal vermek üzere şunları söyleyebilirim:
Başlangıçta tahammül edemiyordum. O kadar parlak ve keskin geliyordu ki,
yaklaşamıyor, temasa geçemiyordum. Alıştırma safhalarından birini anlatayım:
Üzerime tıpkı füze gibi ışık demetleri geliyordu. Gözlerim kamaşıyor, sağa sola
kaçıyor, kurtulmaya çalışıyordum. Bunları bayağı görüyor ve hissediyordum.
Büyük bir ışık kütlesinin üzerime geldiğini hissediyordum. İşte, asıl planın
kademesine yaklaşıncaya kadar, bu şekilde egzersizlerle alıştırmalar yaptım. Işıktan
bir bulut gibiydi o yer. Üçlü varlık, hem bilgi yönünden beni yetiştirdi hem de
o plana hazırlamış oldu.”
“Celse adabına aykırı hareket ettiğim zamanlarda bana kızardı: ‘Kardeşim,
buraya yorgun geliyorsunuz, olmaz böyle şey!’, diyordu. Haklıydı, kırk senelik
bilgilerinin tamamen aksine bilgiler alıyorduk. ‘Olmaz’ diyor, kızıyordu. Bunun
üzerine, ‘plan’ celseyi kesiyordu. Ama öyle enteresandı ki, ben ‘plan’ın sanki
gülümsediğini hissediyordum: ‘Peki’, diyordu. Haftaya tekrar celseye
başladığımızda (haftada bir, bazen de iki veya üç celse yapılıyordu), Bedri bey
o bir hafta içinde verilen bilgileri hazmetmiş, yerine oturtmuş olarak
karşımıza çıkıyordu.”
Sual: Bedri bey düşüncelerine tamamen zıt olan bu
fikirleri nasıl hazmediyordu?
“Üzerinde düşünüyordu, idrakine varıyordu. Eskileri atıp yerine yeni
bilgileri koyabiliyordu. Bu kabiliyet vardı onda.”
Sual: Zıt gelen fikirler temel bilgilere mi, yoksa
teferruata mı taalluk ediyordu?
“Temellere! Ama, nüans farkları şeklinde. İlk bakışta tamamen tersine imiş
gibi görünüyorlar.”
Sual: Tersine gibi mi görünüyorlar, yoksa gerçekten
tersine miydiler?
“Gibi görünüyorlar. Mesela, biz vahdet-i vücûd felsefesini kabul etmiyoruz.
Bu düşünceye zıt gibi görünen bazı fikirler karşısında, Bedri bey kızar ve
‘kardeşim, burada keselim’ derdi: ‘Yanılıyorsunuz, iyi nakledemiyorsunuz!’
Fakat, sonradan, söylenmiş olanlar üzerinde düşünüyor ve yerine oturtuyordu.”
“Bedri beyle birlikte geçirdiğim günler pek kısa olmuştur. Aşağı yukarı,
münasebetlerimiz bir yıl sürdü. Sonra ben ayrıldım ve askere gittim. 1960
senesi Ocak ayında gitmiştim. Fakat, münasebetlerimiz bu kadar kısa sürmüş
olmasına rağmen, aramızda çok derin ruhi bir bağın mevcud olduğunu
söyleyebilirim. Nitekim, ölümüne rastlayan saatlerde başımdan geçen bir olay
bunu teyit eder: Bedri beyin öldüğü gün, ben yedek subay okulundaydım. O gece
koğuşta yatıyorduk. Ben feryad etmeye başlamışım. Bağırıyorum. Uyandırıyorlar.
Ama uyandığımın farkında değilim. ‘Ne oldu’, diye soruyorlar. Tekrar yatıyoruz.
Bu defa canhıraş feryatlar atıyorum. Çocuklar yine uyandırıyorlar. Bir ara
canavar düdüğü gibi acaip sesler çıkarıyorum.”
“Bedri beyi ben ancak celseler esnasında tanıdım. Münasebetlerimiz bu
sınırlar içinde kaldı. Celseler bitince, ‘Allahaısmarladık efendim’ derdim. O
da ‘Gülegüle kardeşim’ der ve bizi yolcu ederdi, o kadar.”
“Bizim öyle bir dostluğumuz yoktu. Sadece celseler dolayısıyla münasebetlerimiz
oluyordu. Pek tabiidir ki birbirimizi severdik. Hürmet ederdim. Ama, bazen
kızdığım da oluyordu. Onun idrakine ulaşamamış oluşum, onun bazı davranışları
karşısında kızmaklığıma sebep olmaktaydı. Sonradan üzerinde düşündükçe, haklı
olduğunu, kızmamın yersizliğini anlamışımdır. Celseler esnasında ters bilgiler
verildiği zamanlarda da kızardı. Huzursuz olurdu. Medyumlara çatar, vazifelerini
müdrik olmadan, medyumluğun gerektirdiği şekilde hareket etmediklerini söyler,
tenkid ederdi.”
(III:l-29) Metin Sakik'in şahitliği:
Bedri bey hakkında herhangi bir düşünce ve kanaatin - prensip olarak -
açıklanmasına pek taraftar değildi. Bu düşüncesini bana şu cümlelerle açıklamıştı:
“Bedri beyin dünya üzerindeki beşeri şahsiyetinin bilinmesi bence
lüzumsuzdur. Zira, onun beşeri şahsiyeti çok önemsizdir. Sadece bir vazife
adamı olarak kıymetlidir, o kadar.”
“Bedri beyi ilk defa cemiyette gördüm ve tanıdım. 1953 Temmuzuydu. Askerlik
görevimin verdiği fasıla hariç, ölümüne kadar Bedri beyle beraber oldum.”
Sual: Bedri beyin insanlığa yaptığı hizmet?
“Bıraktığı kitaptır. Bittabi o da, bu vazifesiyle sadece yukarıya vasıtalık
etmekten başka ve ileri bir iş görmemiştir.”
“Bedri bey, neşredilmiş eserlerinin yeniden basılmasına taraftar değildi.
Son çalışmalarında ortaya çıkan tebligat kanalıyla verilmiş bilgiler
muvacehesinde; tamamlanmamış bilgiler, noksanlıklar ve hatta yanlış tefsirlerin
eski kitaplarında bulunabileceğini düşünmüştür. Bu sebeple yeniden basılmasının
büyük bir fayda sağlayacağı kanaatinde değildi. Son çalışmalarıyla, “derleyen”
sıfatıyla hazırladığı kitap bütün bilgileri ihtiva etmekteydi. Bu sebeple,
kendi eserlerinin yeniden basılmasını istememiştir. Bu kitapta hepsi mevcud.
Seviye diye bir şey mevzuubahis değil. Anlayan anlayacak bu kitabı. Herşey
apaçık yazılmıştır burada. Görecek olan görecektir bunu! Kitap gayet açıktır.
Yeter ki, insanların idrakleri gelişmiş olsun. İnsanları bu kitabı anlamaları
için yetiştirmeye lüzum yoktur.”
Sual: Kitabın derlenişiyle ilgili son devre
çalışmalarının karakteri nedir?
“Bedri bey bu devrede de bir bilgi çalışması yapmıştır. Birçok medyumlarla
çalışmıştır. Ama esas medyumu bir taneydi: Attila Güyer. Bu devre çalışmaları,
tam hatırlayamayacağım ama, sanırım 6-7 ay kadar sürmüştür. Netice itibarıyla,
bu çalışmalarında Bedri bey sentezciydi. Esas bilgileri o tek medyumdan almış
ve sentezini yapmıştır. Yani, Bedri beyin esas fonksiyonu bu bilgileri
derleyip toparlama, değerlendirip sentezini yapmaktı.”
Sual: Bedri beyin biyografisinde mutlaka zikredilmesi
lazım geldiğine inandığınız bir hususiyeti var mıdır?
“Vazife idraki mutlaka belirtilmesi lazım gelen bir husustur. Bedri bey
vazifeli bir varlıktı. Ama, gerçek vazifeli bir varlık. İnsanlığa birşeyler
verebilmek için üst kademelerden gelmiş bir vazifelidir. Bedri bey, derlediği
son kitaba isminin konmasına taraftar değildi. Koymamak kararındaydı. Ancak, planın
direktifiyle ismini koymuştur. Esas olarak söylediği şuydu: ‘Bu büyük vazife
içinde benim yaptığım bir hiç mesabesindedir. Benim yaptığım şu çok cüzi bir
işe karşılık kitaba ismimi koymam lüzumsuzdur.’ demişti. Ancak planın,
insanların durumu yönünden bir isim konması lazım geldiğini açıklaması üzerine
ve ‘siz isminizi derleyen sıfatıyla zikrediniz’ denmesi üzerine ‘Derleyen
Bedri Ruhselman’ denmiştir.”
Sual: Kitap insanlığın hangi cephesine hitabetmektedir?
“İnsanlığın idrakine hitabedecek. İdrakini genişletecek. Ne olduğunu, ne
yapması lazım geldiğini insanlara gösterecek.”
Sual: Bilgi temeline dayalı bir idrak ve moral yücelişi
mi sağlayacak?
“Moral yüceliği de sağlayacaktır pek tabii. Bir
istikametleniş verecektir insanlığa. Değer ölçüleri verecektir.”
Sual: Yüzyıllar boyunca insanlığın uyarılması, eğitilmesi ve
istikametlenmesi için idareci ruhsal planların çalışmaları mevcuttur. Bunların
arasında en önemlileri semavi dinlerdir. Din kanalıyla yapılmış irşadlarla,
kitabın yapacağı fonksiyon arasında bir paralellik var mıdır? Yok, eğer bir
fark varsa, bunun vasıfları nelerdir?
“Bunu ben de ifade edemiyeceğim. Ama, aykırılık diye bir husus mevzubahis
olamaz bir kere.”
Sual: Dinlerin vazettikleri prensipler yetersiz miydi ki
bu kitap insanlığın istifadesi için tertiplenmiştir?
“Bilgiler, bugünkü insanlığa hitap edecek şekilde sunulmuştur. Mühim olan
budur. Bugünkü insanlığın idrakine, seviyesine hitabedecek şekilde
derlenmiştir. Din devri kapanmıştır. Ama verilen bilgiler onların dışında
değildir. Ancak, bugünün insanlığı ne şekilde bu bilgileri alabilecekse o
şekilde verilmiştir.”
Sual: İnsanlığın tekamül yolundaki yücelişinde, insanlığı eğitip yöneten
aynı idareci planların yeni bir hizmeti ve yardımı olarak kabul edilebilir mi?
“Bunu bilemem tabii. Ama muhtemelen öyledir. Bunun tefrikini elbetteki
yapamayız. Muhtemelen öyledir. Ancak, kitabı - her türlü yanlış tefsirlere mani
olmak düşüncesiyle - mukaddes dini kitaplar (semavi dinler) arasında bir
dördüncü kitap olarak mütalaa edemeyiz. Söylediğim gibi, din devri kapanmıştır.
Her insan kendi kendisine, kendi cehit ve arzusu ile yürüyecektir. Kendi
kendisine anlayıp idrak edecek seviyeye ulaşacaktır. İdraki açılmış olanlara,
bu kitap ihtiyacını duydukları bilgileri apaçık verecektir. Biz vazifeli üç arkadaşın
vazifeleri ise, sadece kitabın en iyi bir şekilde insanlığa sunulmasını
sağlamaktan ibarettir. Bizlerin durumumuz budur. Bu vazifenin ifası için plan
bizleri seçmiştir. Kitabın çıkış zamanı ile ilgili birşey bilmiyoruz. Ne zaman
çıkacak, nasıl talimat verilecek, ne olacak, bir şey bilmiyoruz. Tamamen
serbest bırakılmış gibiyiz, ama hiç de değiliz. Vazifemizi iyi bir şekilde
yapabilirsek, ne mutlu bize.”
Sual: Kitabın yayınlanmasıyla ilgili vazifenin ifasında,
bu işle ilgili üç vazifelinin mutlaka bir fonksiyon göreceğini düşünebilir
miyiz?
“O hususda da bir garanti yok. Ama, her halde bu üç şahıstan en az biri
kitabın neşri faaliyetinde bulunacaktır. Belki üçü, belki ikisi, ama biri
mutlaka bulunacak. O şekilde teslim edilmiştir. Ama ne var ki, o tek şahsın
vazife ve fonksiyonu sadece kitabı bırakıp gitmek şeklinde de olabilir.
Neşredildi deyip bırakabilir. Bu hususda hiçbir şey bilmiyoruz. İşte, Bedri bey
böylesine devasa bir vazifenin vazifeli bir fonksiyoneri olarak dünyada
yaşamıştır.”
(III:1-3l) Hüsrev Bilgioğlu'nun şahitliği:
Geçirmekte olduğu ruhi bir bunalımın sarsıntıları içindeyken, tanışmak ve
dertlerini dökmek ihtiyacı içinde, 1950 yılında ilk defa karşılaştığı Bedri
beyden bundan sonra bir daha ayrılmamış ve onun adeta dert ortağı olmuştur. Bedri
bey hakkında yaptığı açıklamaları banda aldım. Ertesi günü bana bir mektup
gönderdi. Telefonla, kendisinden izahat rica ettim: “Bedri bey hakkında
konuştuklarımı kaale almayınız. Sadece bunu belirtmeniz kifayet eder.” dedi.
Mektupda şöyle deniyordu:
“Bedri Bey İnsanlığın ihtiyacı olan Müteal bilgiyi vermek üzere dünyamıza
enmiş böyük vazifeli bir varlık idi. Bedri Bey tarafından kitabın yazılmağa
başlandığı tarih. 1-9.1958. biddıgi tarih ise 10-8.1959.” (Not: H.Bilgioğlu -
daha önce H.Nurlu ismini kullanmış - ermeni ve ilkokuldan
ayrılma bir vatandaştır. Orijinal el yazısının aynısını kopya ettim. M.H.A.)
Değerli dostumun biraz da haklı bulduğum arzusuna uyarak, açıklamalarını
aynen değil de sadece bir özetini aşağıda tetkiklerinize arzediyorum:
Sual: Bedri beyin karakteri hakkında ne düşünüyorsunuz?
“Bedri beyin karakteri anlatılamaz. Ona aslında karakter de dememek
lazımdır. O bir idrakti! Bundan başka bir şey söylenemez.”
Sual: Bedri beyin beşeri yönden tanıtılmasını nasıl
yaparsınız?
“Beşeri açıdan nesini anlatabilirim ki?”
Sual: Yani, bedenli olarak, bir insan olarak nasıl
tanıyorsunuz?
“Bedri bey tarife sığmaz ki! Tevazuun da ötesinde,
tevazuu üzerinde bir bedenliydi. Bundan başka birşey söyleyemem ki.”
Sual: İnsanlığa yaptığı hizmet hakkında ne söylenebilir?
“Kısaca şöyle denebilir: Bedri bey bütün bir beşeriyet üzerinde - enkarne
olacaklar da buna dahildir - büyük bir vazifeliydi. Buna ikinci bir misal verilemez.”
Sual: Ne yönden vazifeliydi?
“Bilgi
yönünden.”
Sual: Son devre çalışmalarının karakteri
nasıldı?
“Ayırmak doğru değil. Cemiyetteki
faaliyetleri nasıl idiyse, aynı faaliyetlerine dışarda da devam etti. Bedri bey
için cemiyet içi ve dışı diye bir mevzuu yoktu. Kitap çalışması da aynen
olmuştur. Kitabın derlenişi kutsal bir vazifeydi. Kalbinden rahatsız olmasına
rağmen gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Bu faaliyeti dokuz ay devam etti.
1.9.1958'den 10.8.1959'a kadar.” (Not: Verilen tarihe bakılırsa, yaklaşık 11.3
ay devam etmiş olmalı. M.H.A.)
Sual: Bedri beyin biyografisinde mutlaka zikredilmesi
lazım gelen sizce hangi husustur?
“Bedri bey, dünyaya inmiş büyük vazifeli bir
bedenli idi. Bunun dışında bir şey söyleyemem. Bundan başka birşey düşünemem.
Söyleyemem!"
Sual: Kendisinin bir vazifeli olarak dünyada
bulunduğunu biliyor muydu?
“Kitap tebliğ olunduğu andan itibaren
verildi, tamamen açıklandı.”
Sual: Kitabı, kitabî dinler kademesinde bir
dördüncü kitap olarak vasıflandırabilir miyiz?
“Hayır.”
Sual: Ne bakımdan hayır denebilir buna?
“Çünkü, bilgidir kitap! Diğer kitaplarda
tarihler, izahlar, semboller var. Halbuki bu kitapda bilgiden başka bir şey
yok. Tamamiyle saf bilgi! İşte bu sebeple o kategoriden mütalaa edilemez.”
“Ölümü 16.2.1960 perşembe günüdür. 18.2.1960
cumartesi günü defnedildi. Derlediği kitap, ölümünden altı ay evvel tamamlandı.
Kitabın medyum (Attila Güyer) aracılığıyla tebliğine 1.9.1958'de başlandı.
10.8.1959'da tamamlanarak vazifeli üç arkadaşa teslim edildi. Kitap, tek medyum
ile verilmiştir. Evvelki çalışmalarında iştirak eden medyumlar ve alınan
tebliğlerin kitapla hiçbir ilgisi yoktur. Bedri bey kitabın derlenişinde
anlaşılamayan noktaları celsede sualler tarzında vazeder ve açıklamalara göre
hareket ederdi.”
“Bir defasında ‘Allah’ kelimesinin mutlaka
kelime olarak zikredilmesi zaruretini hissetmiş ve bu kelimeyi kullanıp
kullanmamakta tereddüde düşmüştü. Celsede bu hususdaki düşüncelerini açıkladı.
Aldığı cevab mealen şöyleydi: ‘O kelimeyi tam o yerde, sadece bir defaya mahsus
olmak üzere kullanabilirsiniz. Böylece onun tekliği de tek yerde kelime olarak
zikredilmiş olmasıyla anlatılmış olacaktır.’ Gerçekten de, kitapda sadece bir
tek yerde ‘Allah’ kelimesi geçmektedir. Kitabın tebliği esnasında sual sormak
ihtiyacı doğduğunda, tebliğe o noktada ara verilmekte, sual izah edildikten
sonra bırakılmış olan noktadan devam edilmekteydi.”
“Bedri beye kürre üzerinde kıyamet tatbikatı
yaptırıldı. Yedi celse sürdü. Bazı tashihler yapıldı. Kıyamet, dünya mihverinin
23.5 derecelik meyli değişmeden, eksenin istikameti değişmekle vuku bulacak ve
dört günde sular her yeri kaplayacak. Bu arada, üç-beş kişi maya olarak
kalacak. Keza, nebat ve hayvanlardan da birer çift. Tıpkı Nuh tufanı gibi.
Kalan insanlarda şuur kalmayacak. Saç-sakal uzamış, örtünme bilmeyen bir
iptidailikten başlayacaklar. Dünya nüfusu yedi milyar olunca bu işler olacak ve
bu işi bizzat Bedri bey yapacak. Zira, onun mensubu bulunduğu 'Biz' planı
mensupları bu işi teker teker yapmak mecburiyetindedirler. Bittabi, kitap bu
olaydan çok çok evvel çıkmış olacak. Ancak üç-dört enkarnasyon sonra bu kıyametin vukuu muhtemeldir. ‘Biz’ planı, kainatları idare eden, dünyayı var eden bir plandır.”
“Bedri bey, kitabın derleme çalışmasında,
celse esnasında sualler de sormuştur. Tebliğe o noktada ara verilmekte, izah
edildikten sonra bırakılan noktadan devam edilmekteydi. Bir yerinde, Bedri bey
Allah kelimesini kullanıp kullanmamakta tereddüd ediyordu. Plana bunu sordu:
‘Kalemimi yürütemiyorum’, dedi. Plan da, ‘tam o yere bir defaya mahsus olmak
üzere o kelimeyi koyabilirsiniz. Böylece, tek oluşu da anlaşılmış olacaktır’,
dedi. Gerçekten de, kitapda bir yerde bir tek defa Allah kelimesi geçmektedir.”
(III:1-28,32) Dr. Rafet Kayserilioğlu'nun şahitliği:
Bedri beyi 1949'da tanımış, 1954'den sonra birlikte çalışmışlar.
“Fiilen çalışmalara iştirakim ise 1954'e rastlar. O sıralarda cemiyette
dersler veriliyordu. Hipnotizma denemeleri de yapılıyordu. Süjelerden birisi
Metin Sakik’di. Sonraları bu çalışmalar cazibesini kaybetti, monoton olmaya
başladı, takip edenlere birşeyler vermez oldu. Sonra, Bedri bey bu çalışmaları
kısıtladı. Daha sonraları da cemiyet çalışmalarıyla ilgisini azalttı. Nihayet,
istifa etti. Sonra, benim medyumluğum başladı. ‘Meşale’ isimli bir varlıkla
temas kuruldu. O sıralarda Bedri bey bir ümitsizlik devresindeydi. Bedri bey bu
devre esnasında bizlere bilgi vermiyordu. Meşale’nin celseleri, haftada bir
yapılmak üzere, iki yıl kadar sürdü ve yüz küsur celse teşkil etti. Sonra,
Mehmet Fahri Öğretici’nin celseleri başladı. Bir süre Hikmet Omay’la çalışmalar
yaptı. En sonunda da Attila Güyer’in medyumluğu ile ‘Önder’ planının celseleri
yapıldı. Ve malum kitabı tamamladı.”
(III:1-2) Hikmet
Omay'ın şahitliği:
Bedri beyi ilk defa 1946-47 senesinde tanımış.
“Ben bazen, bu adam bana nasıl inanıyor, diye çok düşünmüşümdür. Yazıyorum,
ama bütün bu yazıp söylediklerim hakikaten ruh aleminden mi geliyor, yoksa ben
de birşeyler katıyor veya hepsi benden mi çıkıyor, diye düşünmüşümdür.”
(III:1-21) Hidayet Ruhselman'ın şahitliği:
Bedri beyin kızkardeşidir.
“Medyumlar vasıtasıyla alınan bazı tebliğlerde, ‘senin vazifen bittikten
sonra bu âlemde artık işin kalmayacak, ondan sonra geleceksin’ denmişti.”
———oOo———