BİLİMSEL YÖNTEM, BİLİMSEL
DÜŞÜNCE
BUNLARIN KULLANIM ALANLARI HAKKINDA
Halûk Akçam – 20 Mart 2004
-Giriş-
Bilimin ve ilgili
kavramların tanımında, 19. yüzyılın ilk
yarısında yapılmış ve o dönem için oldukça sofistike
sayılan akademik açıklamaları günümüzde tekrardan gözden
geçirdiğimizde, bunların artık bir işe yaramayacak kadar
kısır ve dar kapsamlı olduğunu görüyoruz. Nitekim, bugün
için derin anlamlı ve açıklayıcı olduğunu
varsaydığımız yeni tanımlamaların da ileri bir
tarihte işlevlerini yitirerek kullanılmaz hale geleceğini
unutmamamız gerekir. Zira, sonuç olarak konunun temelindeki ana öğe,
kendimizi ve çevremizi daha kapsamlı biçimde tanımak uğruna
yaptığımız araştırmalardan ibarettir. Bu
araştırma sürdüğü müddetçe, kabuk değiştirir gibi her
aşamada eski zihniyet yerini yenisine terkedecektir.
Enformasyon
niteliğindeki birikiminin artmasına paralel olarak gelişen
teknolojik imkanlar, bize kısa zamanda daha fazla bilgi
depolayabileceğimiz ve bunları hızla analiz edebileceğimiz
bir ortam yaratmıştır. Bu sayede, belirli bir uzmanlık
alanındaki kişinin bile tek başına üstesinden
gelemeyeceği kadar, her alanda büyük bir enformasyon
yığılımıyla karşılaşmış
durumdayız. Bu özelliğinden dolayı,
yaşadığımız döneme “enformasyon çağı” da
denmektedir.
Bu hızlı birikimin sonucu
olarak, yaklaşık otuz-kırk sene önceki bilim
anlayışı ile günümüzdeki anlayış arasında da
gittikçe büyüyen bir uçurum oluşmaktadır. Ancak, daha çok teknolojik
açıdan ileri ülkelerdeki akademik çevrelerde dikkati çeken bu
gelişmenin, aynı yöndeki gelişimini tamamlayamamış
ülkeler için henüz bir anlamı olamıyor. Bu
farklılığın yarattığı kaçınılmaz
sonuç ise, bilime bakış açısının
“gelişmemiş” ülkelerde daha dar kapsamlı ve daha bağnaz
nitelikli kalmasıdır. Bir bakıma “geçmişte
takılıp kalmak” anlamına gelen bu gelişmemişlik,
elbette ki sözkonusu ülkelerin bütün kurumlarında da etkisini göstermekte
ve sonunda toplumsal açıdan “çağı yakalayamamak” gibi ciddi bir
uyumsuzluk içine düşmeye yol açmaktadır.
Çok ender görülen bazı
kişisel boyuttaki girişimlere zaman zaman rastlanıyor ise de,
genel olarak bir değerlendirme yapıldığında, ülkemizde
daha çok “geçmişte takılıp kalanlar” görünümüne uygun bir tablo
ile karşılaşıyoruz. Üstelik, bu durum bazı alanlarda
sadece otuz-kırk senelik bir gecikme ile kalmayıp, yüzyıllara
varan bir geri kalmışlık biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle, büyük iletişim kopukluklarına yol açmamak için,
aşağıda özet olarak değindiğim konularda orta bir yolu
seçmek zorunda kaldığımı belirtmek isterim. Aralara
serpiştirdiğim köprülerden geçenler olursa, onlarla öte
kıyıda birebir sohbet etmek elbette ki bana haz verecektir.
-Bilim Nedir?-
Dilbilim açısından “bilim”
sözcüğü; batı kültüründe Latince “scientia” (bilgi) sözcüğüne
dayalı ve “scire” (bilmek) kökünden gelen adın (İng. science,
Fr. science, İt. scienza, İsp. ciencia) Türkçe
karşılığıdır. “Das Wissen” (bilgi) ve “wissen”
(bilmek) kökünden Almanca karşılığı olan
“Wissenschaft” sözcüğünün farklılığı ise, bu dilin
gelişme döneminde Romen dilleri etkisinden uzak kalmasından
dolayıdır, ama anlam olarak değeri aynıdır.
İngilizce’deki eşanlamı da “to know” (bilmek) fiilinden
(know+lock > +leche > +ledge =) “knowledge” (bilgi) olarak, Romen
etkisinde kalmamış hali ile varlığını uzun süre
“science”a eşdeğer biçimde korumuştur. Kültürel olarak bizi
etkilemiş Arap dilindeki “ilm”, Osmanlıca’dan İstanbul
Türkçesi’ne geçişte “ilim” biçimine dönüşmüş olup, ayn harfi ile
başlayan ve Arapça 3. tekil geçmiş zaman çekimindeki “alame” (bildi)
fiilinden türemedir. Cumhuriyet döneminde belirlenen Yeni Batı Türkçe’si
kurallarına göre “bilmek” fiilinden türetildiği zannedilen “bilim”
sözcüğünün Orta Asya’daki Türkçe karşılığı ise
“bilig” olup, dilbilim açısından “bilim” sözcüğü
‘neologia’dır, yani uydurmadır. Osmanlıca’daki “ilim”den
esinlenerek uydurulmuş “bilim” sözcüğünden sonra, “dilmek”ten
“dilim”, “basmak”tan “basım” gibi uydurma sözcükler yerleşerek
–im/-ım sonekinin doğmasına yol açmıştır.
Kısacası, aslında Fransızca “école”den uydurma olan ama
“okumak”tan türetildiği zannedilen ‘okul’ gibi, ‘bilim’ sözcüğü de
uydurmadır. Zira, ad oluşturan -im/-ım soneki diye bir ek yoktur
Ana Türkçe’de. Ancak, Batı Türkçesi’nde Türkiye’nin önderliğinde bu
ekler dilbilim kuralları olarak kabul edilmiştir.
Kültür öğesi olarak, sosyolojik
açıdan bilginin sistematik biçimde toplandığını ve
yöntemli olarak işlendiğini, Batı dünyasında ilk kez Eski
Yunan’da ve yaklaşık M.Ö. 500 yıllarından itibaren
görüyoruz. Daha önceki dönemlerde de elbette ki bilginin nesiller boyu
aktarılması sözkonusuydu. Ancak, burada ayırdedici faktör, atalardan miras kalan gelenek ve görenekler
biçimiyle devrolunan hünerlere sahibiyetten, kişisel araştırma
yolu ile deney sonucu oluşan bilgi birikiminin ortak kullanımına
geçiştir. Yani, Batı dünyasında ilk kez Eski
Yunan’da, hünerin pekiştirilerek bir sonraki seçilen kişiye
aktarılmasından farklı olarak, deneme-yanılma yolu ile
kişilerin ürettiği bilginin belirli bir formasyon içinde ve
çoğunluk tarafından kullanılabilir nitelik kazanması
aşamasına gelinmiştir. Nitekim, bunun sonucu olarak, daha
doğrusu “karşılıklı etkileşimi” olarak, bu
aşamada ilk defa demokrasi modelinin oluştuğunu da
hatırlamalıyız. Zira, hünerin aynı zamanda toplumu kontrol
eden gücün önemli bir bölümünü oluşturması yüzünden, bilginin
toplumda belirli bir yönetici sınıfın tekelinde kalmasına
yönelik çabaların görüldüğü ortamda, sosyolojik uygulama
açısından ancak belirli yönetim modellerinin
varlığından sözedilebilir. Yine Batı dünyasında,
Ortaçağ dönemine baktığımızda, Roma
İmparatorluğu’nun çöküşü ile oluşan feodal yapıda,
tekrardan eski modele dönme gereksinimine paralel olarak, toplumda bilimin
yerini hurafelerin aldığını görmekteyiz. Keza, Eski Yunan’a
kaynak oluşturmuş Eski Mısır veya Mezopotamya
uygarlıklarında da bilgiden bilime geçişin
varolmayışı, bu toplumlardaki yönetim modellerinin doğal
bir sonucu olarak anlaşılmalıdır.
Eski Yunan’da hünerden bilgiye ve
bilgiden de bilime geçiş, elbette ki o toplumun sosyal bir değişim
yaşamasıyla bağlantılıdır. Ancak, bu
değişimin nedenlerine girersek, bu kez konu iyice
dağılacak. Dolayısıyla, Eski Yunan’daki ekonomik dengeler
ve koloni ticaretinin sağladığı toplumsal refah ve
farklı görüşlerle karşılaşmak gibi etkenlerin
irdelenmesini okuyucuya bırakıyorum. Keza, bu değişimin
neden ilk kez çağdaş ve zengin ama dağlar arasındaki içine
kapalı Pers İmparatorluğu’nda değil de Ege Denizi’nin
kıyılarında yeşermiş denizci bir ulusta ortaya
çıktığını da araştırmanızı
umarım. Hiç kuşkusuz, Pers halkı da Grekler kadar zekiydi. Bu
problemi çözdükten sonra, aradaki 2500 yılı bir hamlede atlayıp,
bizim toplumumuzun da çağdaşlarıyla aynı zeka düzeyinde
olmasına karşın, özellikle Batı toplumlarında
doludizgin ilerleyen bilimin karşısında neden bu denli ilgisiz
olduğunu daha kolay anlayabileceğinizi zannediyorum.
Şimdi de, hüner-gelenek ve
bilgi-bilim kavramlarını daha farklı bir açıdan ele
alalım. Temel olarak, bu bölümde konumuz aslında bilim felsefesinin
alanına giriyor. Ancak, ben genellikle insanın ortak geçmişi
tanıyarak, kullandığı araçları zamanla nasıl
geliştirdiğine bakarak, yani antropolojik yönden ele
alındığında konunun daha iyi
anlaşılabileceği kanısındayım. Bilim felsefesi de
iyidir, ama alışık olmayan için biraz can
sıkıcıdır. Epistomolojik tahliller ise zaten bu makalenin
maksadını aşar.
-Bilgi Nedir?-
İster kırkbin yıl önce
isterse altmışbin yıl önce olsun, homo erectus’tan sonra bize
benzeyen ilk atalarımızın ne zaman ortaya
çıktığı hiç önemli değil. Ancak, o devirden beri
içimizde süregelen bir dürtü ile yaşadığımıza göre,
hala aynı prototipin bir örneği sayılırız. Bu dürtü,
hayatta kalma veya üreme dürtüsü değildir. Zira, bu özellikler bütün
canlılarda var. Kanımca, insan türü olarak bizdeki dürtü,
“imajinasyon” yani tahayyüldür. (Sanırım,
yeni Türkçe’de buna imgeleme deniyor, ancak bu sözcük bende güçlü bir
çağrışım yapmadığı için kullanmak gelmiyor
içimden. Ama, bu yazımda yeni sözcükler kullanmaya ne denli özen
gösterdiğimi de bilmenizi isterim.)
Onbinlerce yıldır, hayatta
kalmak için diğer canlıları öldürüp onların bedenlerini
yiyoruz. Diğer canlılara yem olmamak, veya soğukta
hastalanıp telef olmamak için barınaklara
sığınıyoruz. Tehlike karşısında
varlığımızı sürdürebilmek için aramızda
dayanışma kuruyoruz. Bu gibi ortak davranışlarımıza
bakarsak, gelişmiş memeli hayvanlardan hiç farkımız yoktur.
Dahası, şempanze benzeri ileri primatlar gibi, aletler yapıp
gereksinimlerimizi kolay biçimde elde etme yeteneğimiz bile bizim onlardan
neden farklı olduğumuzu açıklamaya yetmiyor. Buna yanıt
arayan eskiler, sonunda işin içinden çıkamayıp adına “ilahi
güç” dedikleri ve hayvanlarda olmayan tanrısal bir özelliğe sahip
olduğumuzu varsaymışlar. Eğer imajinasyon tanrılara
has bir özellik ise, varsın adı öyle olsun.
“İmajinasyon,
algıladığımız nesnel ortamın verilerini
kullanarak, o ortamda algılanamayan nesnelerin
varlığının zihnen farkına varmaktır” dersem, bu önerme ontolojik
açıdan bazılarının hoşuna gitmeyebilir. Ancak,
vaktiyle birilerinin imajinasyonu, “algıladığımız
nesnel ortamın zihnimizdeki öznel yansıması” olarak
tanımlamasıyla, eğer bugün dijital ortamda
yarattığımız yapay zeka modellerine bakarsak, insandan çok
androitlerden sözeder duruma düştüklerini de belirtmek gerek. Zira günümüzde,
nesnel gerçekliğin öznel yansımasına olanak veren bilgisayar
programları yazabiliyoruz, ama bu programların hiçbirisi “insan”a
benzemiyor!
Daha ilerde eksik bir tanımlama
olduğunu anlasak bile, bu aşamada sadece fiziksel anlamda
bedenimiz ile dış dünyayı, yani nesnel ortamı
algıladığımızı (perceptio) düşünelim. Hatta
bu tanımlamayı daha da kısırlaştırarak, nesnel
ortamı sadece duyu organlarımızla algıladığımızı
dahi söyleyebiliriz. Örneğin, bir nesnenin uzayda kapladığı
alanı gözümüzle görürüz, sertliğini veya
sıcaklığını elimizle hissederiz, kokusunu burnumuzla
duyarız, v.s. Dış dünyadaki nesnelere ait bu tür veriler bilgi
değildir, nesnelerin durumuyla ilgili bize ulaşan
işlenmemiş enformasyondur. Bu veriler,
karşılaştırılma ve sınıflandırılma
gibi zihinsel işlemlere tabi tutulduktan sonra, kullanılabilir
enformasyon niteliğiyle belleğe yerleştirilir. Böylece
belleğimizde, gerektiğinde başvuracağımız bir
enformasyon deposu oluştururuz.
Örneğin, “elma
ağacının yaprağının rengi nedir?” diye sorsam,
bana yeşil olduğunu söylersiniz. Günlük yaşamda bu, sizin elma
yaprağının rengini bildiğiniz anlamına gelir.
Genellikle doğrudan edinilmiş bu gibi enformasyonun
yanısıra, dolaylı olanlar da vardır. Örneğin,
“ugubugu” ağacının yaprağının rengini sorsam,
bilemezsiniz. Çünkü yaşamınız boyunca bu nesne ile
karşılaşmamışsınızdır. Ancak, “ugubugu”
yaprakları mavidir dersem, bana olan güveniniz oranında doğruluk
payı vererek, belleğinize bu nesnenin rengiyle ilgili bir
enformasyonu kaydedersiniz. Oysa, bu adı taşıyan bir ağaç
hiç de varolmayabilir.
Şimdi de, enformasyondan bilgiye
geçişi görelim: Eğer farklı ve çok sayıda meyva
ağaçlarını görmüş ve bunların yaprak renkleriyle
ilgili bir sınıflandırmayı belleğinizde
oluşturmuşsanız, bu sınıflandırma size bir
genelleme yapma olanağı verecektir. Burada da düşünme dediğimiz
zihinsel bir işleme başvurursunuz. Belleğinizdeki “elma
yaprağı yeşil, armut yaprağı yeşil, erik
yaprağı yeşil, ...” biçiminde düzenli olarak
sınıflandırılmış enformasyonu biraraya getirerek,
yani hatırlayarak, mantık yolu ile meyva
ağaçlarının yapraklarının yeşil olduğu
hükmüne varırsınız. Zihinsel olarak
vardığınız bu genel hüküm aslında öznel bir
varsayımdır ve size ait bilgi olarak nitelendirdiğiniz bir düşünce
ürünüdür. Yani, sizin veya herhangi birinin kişisel gözlemlerine
dayanarak yaptığı genellemeye bilimsel anlamda bilgi
denmez. Ancak, günlük hayatımızın büyük bir
kısmını bu tür varsayımlarla geçirdiğimizi de
unutmayalım.
Meyva yapraklarının rengiyle
ilgili olarak sizin gibi düşünen milyonlarca insan olsa bile, sonuçta
sizin kişisel varsayımınızın sadece genel bir
varsayım olduğunu söyleyebiliriz, ama bunu bilimsel anlamda bilgi
olarak niteleyemeyiz. Ancak, bu genel varsayımın artık yeni bir
adı olur ve buna da inanç deriz. Zira, içinde bulunduğunuz
toplumda artık sizin gibi milyonlarca insan bu varsayıma
inanmaktadır. Toplum olarak
doğruluğuna veya yararlılığına inanılan
varsayımlardan da kuşaklar boyu aktarılan gelenek ve görenekler
doğar.
Uygarlıklar da bu gelenek ve
göreneklerle yuğrulmuş kültürlerde oluşurlar. Coğrafi
açıdan bölgelerarası yaşam koşullarının
gösterdiği farklılığa göre, bir toplumun gelenek ve
görenekleri ile diğer toplumunkiler arasında farklılıklar
oluşması da bu yüzden doğaldır. Ancak, tarihte örnekleri olan bu tür birbirinden
farklı uygarlıkların hiçbirinde bugün
anladığımız biçimde bilim yoktur, fakat hepsinde de “sanat”
vardır. Sanatın bilimle ilişkisini ilerde ele
alacağım.
Şimdi artık
bazı tanımlamalar yapabiliriz: Bilimsel anlamda bir
varsayımın bilgi sınıfından sayılabilmesi için,
öncelikle çok sayıda birey tarafından gözlemlenebilir kaynaklardan
elde edilerek ortaklaşa uzlaşılan bir varsayım
biçimine gelmiş olması gerekmektedir. Ancak, bu da yetmez. Ortak
varsayımın bilgiye dönüşebilmesi için, bu varsayımın
yine aynı ortamda anlaşılacak biçimde, yani ortaklaşa
uzlaşılan bir ilkeye (örneğin, nedensellik ilkesine) göre kanıtlanabilir
olması koşulu aranır. Bu da yeterli değildir.
Doğruluğu anlaşılabilir biçimde kanıtlanmış
ortak varsayımın, deneysel uygulamada belirli koşullarda daima
aynı sonuçları verecek nitelikte ölçülebilir olması
gerekir. Kısacası bilim, bilgi
değil ama doğru olduğu zannedilen ortak varsayımlar üzerine
kurulmuştur. Bilimin
teorik amacı, bu ortak varsayımlardan bilgiye
ulaşmaktır. Pratik amacı ise, insanın içinde
yaşadığı ortamı daha etraflıca anlayarak, bu
ortamı insanın isteklerine yanıt vermeye uygun bir ortam
haline dönüştürmektir.
-Bilimin Oluşumu-
Algılayabildiği
nesnelerden oluşan ortamı anlamaya çalışmak (comprehensio),
her canlıda var olan bir dürtüdür. Bunun en gelişmiş halini de
insanda görüyoruz. Bilim ise, algılanabilenin anlaşılabilmesi
için insanın ortaklaşa yarattığı bir yoldur. Bu
yüzden, algılanamayanı anlamak için bilim yolunu seçmeyiz.
Algılamanın
beden aracılığıyla, hatta bedendeki beş duyu
aracılığıyla olduğunu belirtmiştik. “Perceptio”
karşılığı olarak kullanılan algılama,
Arapça’da “idrak-ül-mahsuse” (duyu organlarıyla anlama) yani
“ihsas”tır. Osmanlıca’da da böyle kullanılır. Ancak,
bazı yarı cahillerin marifetiyle, algılamanın idrak
anlamına geldiği zannedilir oldu. Kef ile “edreke” (vakti geldi,
ulaştı) kökünden gelen “idrak” kelimesi ise “kavrayacak hale gelmek,
anlamına ulaşmak” demektir.
Algıladıklarınızı
sistemli bir biçimde gözlemliyor, deniyor, ölçüyor ve bu işlemlerin
sonuçlarından, belirli bir mantık çerçevesinde, gözlemlenen nesne
veya olaylara ilişkin genel kurallar çıkarmaya
çalışıyorsanız, bu yaptığınız işe
bilim denebilir. Eğer bu yaptığınız iş
başkaları tarafından da uygulandığında aynı
sonuçlar elde ediliyorsa, yani doğrulanıyorsa bunun adı bilim
olur.
Bir
uğraşın bilimsel, yani bilime uygun olup
olmadığına karar verebilmeniz için, burada sayılan
işlemlerin hangi kurallara göre yapılması gerektiğini
bilmek zorundasınız. Yani, gözlem – deney – ölçme ile ilgili
olarak izlenecek yolun, bu verilere bakarak genelleme yaparken uygulanacak
yöntemin ne olduğu bilim açısından belirlenmiştir. Bu
kurallara uymadığınız anda, yaptığınız
iş bilimsel olmaktan uzaklaşır. Bilim açısından,
uygulanması gereken en vazgeçilmez kural ise bilimsel yöntemdir.
Bilimsel yöntemin
klasik tanımı -
hernekadar bu tanım günümüzde önemini yitirmiş ise de –
şöyledir: Bir konuya ilişkin gözlem veya deney yoluyla elde edilen
veriler dikkatle ölçülerek toplanır ve
sınıflandırılır. Sonra bu işlenmiş veriler,
bu alanda yapılmış diğer benzeri işlem
sonuçlarıyla karşılaştırılarak, sözkonusu nesne
veya olayın genel
tanımlanmasına yarayacak bir yorum yapılır. Özelden genele
ulaşmayı sağlayan ve adına indüksiyon denilen bu yöntemle
varılan yorum, sözkonusu nesne veya olay grubundaki benzeri nesne veya
olayların durumunu da kapsaması gereken bir açıklama
olduğundan, o grupla ilgili bir ilke olarak benimsenir. Buraya kadar
indüktif (tümevarımsal) özellikte olan yöntem, bu aşamadan sonra ise
dedüktif, yani tümdengelimseldir.
İndüktif olarak
elde ettiğiniz ilkenin, yani genellemenin doğru olup
olmadığını anlamak için, bilimsel yöntemin ikinci
aşamasını uygularsınız. Burada da, sözkonusu nesne
veya olay grubundaki diğer elemanlar, yani diğer nesne veya olaylar
üzerindeki denemelerle ölçümler yaparak bu genellemenizi oluşturan
tanımlamaların doğruluk oranını görürsünüz. Eğer
yaptığınız genellemenin doğruluğu
kanıtlanırsa, bu genelleme artık kesin bir ilke olarak kabul
edilir.
İlk
bakışta çok etkileyici gibi görünen bu klasik tanımın
detaylarına indiğinizde, pratik açıdan eksik ve yetersiz
olduğunu anlarsınız. Zira, indüksiyon ve dedüksiyon,
aslında birdiğerinin tersine işletilen aynı yöntemi
göstermektedir ve bu yöntemle yeni bir buluşa varmak olasılığı
yoktur. Oysa buluşlarda, gözlem ve deney dışında kalan, gözlem
veya deney sonuçlarına bağlı kalmaksızın ortaya
atılan bir genellemeden yola çıkılmaktadır. Örneğin,
Newton’un bulduğu gravitasyon yasasını elde etmek için ne kadar
çok gözlem veya deney yaparsanız yapın, onun önceden
olasılığını akıl ettiği kütlesel çekim
ilkesini indüksiyon yoluyla gösterecek bir genellemeye varamazsınız.
Ama, Newton gibi önceden bir çekim gücünün varlığından
bahsederek, yani indüksiyonu bir kenara atıp kendiliğinizden
olası bir ilkenin varlığından sözederek işe
başlarsanız, dedüktif yolu izleyerek kanıtlayıcı
sonuca ulaşabilirsiniz. Newton ve benzerlerinin aklına bu gibi
kaynağı indüktif olmayan olası ilkelerin nereden geldiğini
de günümüzdeki bilim ile açıklayamayız.
Bu ve benzeri
örneklerde görülen ve gözlem veya deney yoluyla elde edilmemiş bir
varsayımın nereden çıktığı bilimsel olarak
açıklanamadı. Ama bu suretle, bilimsel yöntemin klasik
tanımlamasının yetersiz kaldığı
anlaşıldı. Bu örnekler arasında en sık görülen bir
diğeri de Toriçelli’nin kuyudaki suyun ne kadar yukarı çıkabileceği
probleminde, o devirde gözlem yolu ile anlaşılamayacak bir etkeni,
yani hava basıncının olasılığını
nasıl farkedebildiğidir. Bu işleme sonradan “retrodüktif” yöntem
adını verdiler, ama nasıl yapılacağını kimse
açıklayamadı. Oysa, kanımca burada insana has imajinasyonun
büyük bir rolü vardır. Ancak, bu aşamada, imajinasyonda etkenlerin
neler olduğundan sözedecek donanıma henüz kavuşmadık.
Örneğin, inspirasyonun ne olduğunu bilmiyoruz ve bu yüzden konuyu şimdilik
geçiyoruz.
Burada değinmemiz
gereken önemli bir konu daha var: Analojinin bilimdeki yeri. Dar
kapsamıyla analoji; her iki nesne veya olayın ortak bir veya
birkaç niteliği barındırması durumunda, sözkonusu nesne
veya olaylar arasındaki benzerliklerin
sınıflandırılmasıyla, sadece birinde gözlemlenen
niteliğin diğerinde de varolabileceğini önermektir. Bilimsel bir
yöntem olarak, indüksiyonun yetersiz kaldığı yerde analojiden
faydalanmak, genellemeler açısından yardımcı olur. Ancak,
bu genellemelerin de dedüktif yoldan kanıtlanması koşuluyla.
Örneğin, elma ve
armut gibi meyvaların ortak niteliklerine bakarak, bu meyvalara benzeyen
diğer doğa ürünlerinden de besin olarak faydalanabileceğimiz
sonucunu çıkarırken analoji yapmış olursunuz. Ama, elmaya
benzeyen tanımadığınız bir meyvayı salt bu
benzeyişten dolayı denemeden yerseniz, zehirlenebilirsiniz.
Dolayısıyla analoji, bilimsel bir yöntem olarak tek başına
kullanılamaz. Diğer yandan, bilimin ulaşamadığı
alanlarda analojinin önemli bir yeri vardır.
-Bilimsel Düşünce-
Günlük
yaşamımızda bilimle uğraşmayız. Bilim,
bilimadamı denilen konusunda uzman kişilerin mesleğidir. Ancak, uygulama açısından bilim günlük
yaşamımıza ne denli yansıyorsa, olayları
değerlendirirken kullandığımız yöntemler de o kadar
doğru olur. Bu yüzden, bir toplumda bilimin önemi, sadece
akademik çevrelerde görülen ilerleme ile sınırlı kalmaz. Toplumsal ilişkilerin kalitesi ve toplumun
yaşam düzeyi, bilime verilen önemle doğru orantılı olarak
artar.
Bilimin
yaşamımıza katkısından sözederken, teknoloji ile
farkını da vurgulamalıyız. Bilimdeki gelişmenin
kapital ile birleşmesinden doğan teknoloji ürünleri, genellikle
yaşamımızı kolaylaştırmakta ve bazen daha
eğlenceli hale de getirebilmektedir. Ancak, teknolojinin çoğu kez
toplumların yaşamını cehenneme çevirdiğini
unutmayalım. Benim burada değinmek istediğim, cep telefonundan
dizüstü bilgisayarına kadar uzanan teknoloji ürünlerinin yararları
değil. Buradaki konu, yaşamı anlamaya çalışırken
bilimin bize kazandırdığı düşünme biçimidir.
Örneğin,
eğitimimiz boyunca bilimle ilgili farklı konuları ezberleriz,
sonra da yaşam uğraşı içinde yuğrulurken bunların
çoğu belleğimizden silinir gider. Fakat, kalıcı olan bir
şey vardır ki bize yaşam boyunca eşlik edecektir. O da, farkında
olmaksızın edindiğimiz düşünme biçimi
alışkanlığıdır.
Bilim disiplinine uygun bir eğitimden geçen kişiler, daha sonra
yaşamlarında olayları değerlendirirken, ister istemez
bilimsel bir yöntemle düşünmeye başlarlar. Olayların nedenlerini
mantık ölçülerine göre irdeleme gereğini, nedenlerle sonuçlar
arasındaki bağıntının farkına varabilmeyi,
kısacası doğruyu yanlıştan ayırabilmeyi bu sayede
öğreniriz. Yani, günlük yaşamımızda artık fizik
veya matematik problemi çözmek gibi sıkıcı bir ödevimiz yoktur
ama, vaktiyle ders diye yaptığımız bu
alıştırmalarda uyguladığımız yöntemler
sayesinde günlük yaşamımızın problemlerini daha kolay
çözebilir hale geliriz. İşte bu yüzden, ezbercilik temeline
dayanmayan bilimsel bir eğitimin yaşamımıza büyük
katkısı vardır.
Bilimsel ölçütleri
kullanmayan, bilim yerine inançları ön plana çıkaran bir eğitim
sistemi de bize klişelere göre düşünme
alışkanlığını kazandırır. Örneğin,
“büyüklerimiz demiş ki...” diye başlayan ve
tartışılması ayıp veya günah olan formülasyonları
ezberleyerek geçen bir eğitimden sonra, yaşamımızda
karşılaşacağımız problemleri de bu klişe
sözleri hatırlayarak çözmeye çalışmaktan başka bir
seçeneğimiz olamaz. Bu tür öğüt ezberine dayalı bir
eğitimin kişiye vereceği şey, sadece zihinsel bir
yoksulluktan ibarettir. Dolayısıyla, eski çağlardaki din
temeline dayalı eğitim sistemi terkedilmiş ve bilim temeline
dayalı olana geçilmiştir. Bu meyanda, kişilerin dinsel
eğitimleri kişisel bir seçenek olarak serbest
bırakılırken, bilimsel eğitim kişinin yararına
zorunlu hale getirilmiştir.
Diğer yandan,
sadece kendi çıkarını gözeten çevreler, toplumda düşünen,
araştıran, sorgulayan insanların çoğalmasının
kendi emellerini gerçekleştirmeleri açısından
sakıncalı olduğunu bilirler. Bu yüzden de bilimsel düşünme
alışkanlığının aşılanması sonunda
haksız kazançlarının ellerinden alınacağını
anlayarak, özellikle gençlerin sadece öğüt ezberine dayalı bir
eğitiminden geçmeleri için her türlü bahaneyi kullanırlar. Ancak, bu
tür bir sürükleniş sonunda, o toplumların giderek esaret altına
girdiklerini ve aralarındaki anlaşmazlıkları da kavga ederek
çözmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu yüzden, bilimsel
düşüncenin aynı zamanda zihinsel özgürlük ve anlayışta
eşitlik getirdiğini de söyleyebiliriz. Özgürlük ve
eşitliğin sağlandığı yerde de insanlar
itişmek yerine kardeş gibi yaşamanın zevkini tadarlar.
İşte bu
yüzden, bir toplumda bilimsel düşünce vazgeçilmez temel bir
alışkanlık haline gelirse, o toplumdaki her birey geleceğe
huzur ve güven içinde bakarak yaşayabilme şansını
kazanır.
-Bilim ve Dil-
Bir toplumda bilimin
kullanılabilir hale gelmesi ve bilimsel düşüncenin
yerleşebilmesi için, bireylerin düşünürken kullandıkları
araçların kalitesi büyük önem taşır. Bu araçların en
önemlisi de anadilidir. Zira, biz dil aracıyla düşünen bir
canlıyız. Dil, bireyler arasındaki iletişimi sağlayan
ve belirli kurallara göre kullanılan sözcüklerden ibaret olduğu
kadar, bireyin düşünme ve problem çözme faaliyetinde de
kullandığı zihinsel bir araçtır.
Dilin nasıl
ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur.
Ancak, insanın algıladığı nesne ve olayları
zihninde depolarken, ileri primatlardaki gibi basit bir kodlama tekniği
uygulayarak işe başladığı zannedilmektedir. Daha sonra
da, atalarımızın her bir kodu sesli olarak tanımlama
gereğini duyarak sözcükleri yarattıklarını varsayabiliriz.
Elbette ki, bu sırada anatomik olarak gırtlak kemiğinin insan
türünde aniden değişime uğramış olduğunu da
unutmamalıyız. İleri primatlarda görülmeyen bu gırtlak
yapısı değişiminin nasıl ve neden ortaya çıktığı
bilinmemektedir. Bu değişim, kimine göre tanrısal bir lütuftur,
kimine göre de birilerinin insan DNA’sını kurcalaması sonunda
oluşmuştur. Ancak, tanrılar veya uzaylılar gibi
fantastik dış etkenler bir yana bırakılacak olursa, insanın kitlesel olarak gösterdiği
ısrarlı ve yoğun bir zihinsel çaba sonucunda kendi bedenini
amacına uygun bir hale getirebileceği
olasılığını da yabana atmamak gerekir.
Anadili, günlük yaşamımızda anlık
tepkilerimizi dile getirirken kullandığımız dildir. Ne
kadar çok sayıda dil bilirsek bilelim, zihinsel olarak sonuçta bunlardan
sadece birini kullanırız. Bu da doğumdan itibaren ilk
yıllarda belleğe yerleştirilen kodlama sistemidir. Sonradan
öğrenilen diller ise bir tür transformatör gibidir. Yabancı dildeki
bir enformasyonu, o dili bildiğimiz oranda kendi kodlama sistemimize
transfer ederiz. Birden fazla dilin konuşulduğu bir ortama doğan
çocuklar, uzun bir süre konuşamazlar. Çünkü, insan zihni sadece tek bir
kodlama sistemine göre çalışabilir ve bunun hangisi
olacağına karar verirken, kendine örnek seçtiği benzerlerinde,
genellikle ebeveyninde her bir kod için sadece tek bir sözcük
karşılığı arar. Örneğin, “elma” diye
bildiğimiz nesnenin ses karşılığına aynı
anda evde baba “elma” derken anne “apple” diyorsa, boş olan çocuk
belleğinde o nesnenin ses karşılığı olarak
yerleşecek sözcük uzun süre belirlenemez. Zamanla bu ses kodlaması
yerleşince, daha sonra nesnelerin algılanması veya
anımsanması halinde çağrışım yoluyla ses
karşılıkları, yani o nesneye karşılık olan
sözcük bellekten zihne ulaşır.
Belleğin, nesne
ve olayların ses karşılığını kodlaması
sırasında, bir de bu kodlamaya ilişkin kavram dosyası oluşur.
Zihinsel bir işlem, sadece algılama (perceptio) sonucunda ortaya
çıkamaz. Bu maksatla, algılanan nesne ve olayların
tanımlanması da gerekmektedir. Kavrama (conceptio) dediğimiz bu
işlemde zihin, algılanan nesneye aynı zamanda bir tanım
(definitio) yükleyerek onu belleğe yerleştirmektedir. Tanımlar
aynı zamanda bir kavramı diğerinden ayırtetmemizi
(discriminatio) sağlar. Örneğin, elma dediğimiz nesne grubundaki
her bir eleman için, ortak kavramın adı “elma”dır. Ama, bu
grupta yeşil elma, ekşi elma, çürük elma gibi alt gruplar
oluşturabilmek için ayırtedici sıfatlarla alt kavramlar
oluştururuz. Bu alt kavramlar da sınıflandırılarak
ortaya tanımlamalar çıkar. Esasen, kavramlar geneli,
tanımlar da özeli belirleyen diskriminatörlerdir.
Zihinsel bir
işlemin doğruluğu, belleğe depolanmış
kavramların sayısı kadar tanımların
açıklığıyla da doğru orantılıdır.
Algılanan nesnelerle ilgili olarak, kavramlara ilişkin tanımlar
genellikle açıktır. Ancak, kaynağı algılanamayan
kavramların tanımlarında açıklık
olmadığı sürece, bu kavramlarla yapılan zihin
işlemlerinin mantıksal doğruluğu kuşkulu
olacaktır.
Örneğin,
“elmanın kabuğunu soyarak yemek” gibi bir olayın
anlaşılabilmesi; “elma – kabuk – soymak - yemek”
kavramlarının yeterince tanımlanabilmesine
bağlıdır. Ancak, ilk elemanın ses kodunu
değiştirip “tappuh” yaparsam, “tappuhun kabuğunu soyarak yemek”
dediğimde, zihninizde bu olayın açık seçik bir imajı
oluşamaz. Zira, “tappuh”un ne olduğuna dair bir kayıt yoktur
belleğinizde. Ama, ses benzerliğinden, buna en yakın olan “tapu”
kavramı çağrışır ve zihninizde çelişik imaj
etkisi denilen ve zihinsel işlemi yanlış yönlendiren bir
durum ortaya çıkar. Oysa “tappuh”, İbranice elma demektir.
Genellikle, herkesce
algılanabilen nesnelerle ilgisi olmayan, soyut nitelikli kavramlar
kişilere göre farklı tanımlamalar taşırlar. Bu yüzden,
aynı dili konuşsalar bile, bu gibi kavramları kullanırken
kişiler birbirleriyle iletişim kuramakta zorlanabilirler.
Dahası, kavramlara ilişkin tanımlamaların bulanık
veya belirsiz olduğu hallerde, kişi kendisiyle bile doğru
iletişim kuramaz hale gelir ve böylece zihinsel işlemleri verimsiz,
hatta kendisi için zararlı olabilir.
Bu bakımdan,
kullanılan dilin gerek vokabüler kısmına gerekse gramer ve
sentaks kısmına vukuf ile düşünce verimliliği arasında
büyük bir bağ vardır. Bir toplumda kullanılan ortak dile ait
sözcüklerin anlamlarının bireylere göre farklılaşması,
sözcüklerin hangi kurallara göre dizileceğinin belirsizleşmesi gibi
yozlaşmalar sonunda, o toplumda bireyler arası iletişimde de
kopukluklar başlar.
Günümüzde sık
rastladığımız bu gibi yozlaşmalardan bazı
örnekler seçerek, sosyal iletişimin nasıl koptuğunu ve
düşünme kapasitesinin nasıl
sığlaştığını görebiliriz. TV
yayınlarında sık görülen bir örnekle başlayalım:
“Teröristler rehineyi acımasızca infaz ettiler” biçiminde verilen
haberde, şiddet uygulayarak düzene karşı çıkan birilerinin
rehin aldıkları kişiye acımaksızın bir şey
yaptıklarını duyuyoruz. Ancak, sözlüğe
baktığımızda “infaz etmek” fiilinin bir emri veya hükmü
yerine getirme anlamına geldiğini görürüz. Bu fiilin uygulamadaki
kullanım alanı da daha çok mahkumiyet veya ölüm gibi cezalara
ilişkin yargı kararlarıyla sınırlıdır.
Dolayısıyla, “kişinin infaz edilmesi” diye bir kavramdan
sözedilirse, aynı dili kullanan kişiler arasında bunun ortak bir
tanımı olmadığından iletişim kopukluğu
kaçınılmaz olacaktır. Anlam kaymasından ötürü bu fiil
zamanla “katletmek” veya “öldürmek” olarak toplumun belleğine
yerleşince de “cezaların infazına ilişkin uygulama” gibi
bir ifade bu kez anlamsız hale gelecektir.
Başka bir örnek:
“Onunla sohbet etmekten acayip keyif aldım.” Buradaki “acayip”
sözcüğü belki abartı derecesinde “çok” veya “olağanüstü”
anlamına gelebilir. Ama, sohbetin “keyif verici” olmasından
muradın ne olduğu anlaşılmamaktadır. Zira, keyif veren
maddeler listesindeki narkotik etkili droglar arasında sohbet yoktur.
Burada anlam kaymasıyla “haz duymak” olarak nitelenen “keyif almak”
teriminin yaygınlaşması, bireylerin belleğinde “keyif“
sözcüğünün kapsamını genişleterek, zamanla narkotik
kullanımının sıradan ve toplum adabına uygun bir fiile
dönüşmesine yol açacaktır.
Düşüncenin
bilimsel bir değer kazanabilmesi ve düşünme yetisinin
verimliliği, kullanılan kavramların nitelik ve nicelik
zenginliğine, ne denli anlaşılabilir özellikte olduklarına
ve ne ölçüde açık tanımlamalarla diğerlerinden
ayırtedilebildiklerine bağlıdır. Bu sebeple, düşünürken kullanılan dilin
zenginliğine ve kullanıcının bu dile hakimiyetine göre
düşünce ürünü değer kazanacaktır. Kısacası, kişi
ne kadar zeki olursa olsun, eğer araç olarak elinde yapısı güçlü
ve zengin bir dil yoksa, bu zekanın değerli bir düşünce ürünü
vermesine olanak yoktur.
Dil zenginliği,
toplumların kültürel temellerini oluşturan öğelere
bağlıdır. Örneğin, atçılık ve binicilikte
kullanılan terimler açısından Türkçe zengin bir dildir. Bu
sayede, eğer dilimizi iyi biliyorsak, binicilikle ilgili dile getirmek
istediğimiz düşüncemizi etraflıca ve doyurucu bir biçimde iletme
şansımız vardır. Keza, Arapça da çöl
yaşamının özelliklerine göre geliştiğinden,
örneğin devecilikle ilgili tanımlamalar açısından bu dil
çok zengindir. Diğer yandan, Arap kültüründe başlangıçta
kişisel böbürlenmelerden ibaret olan belâgat sanatının zamanla
çok önemli bir değer kazanmasına karşın, eski Türk
kültüründe güzel sözler söyleyip övünme açısından fazla gayret
gösterilmemiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak, zaman geçtikçe
Arapçanın dil zenginliği soyut kavramların çoğalması
yönünde artarken, Orta Asya kökenli eski Türk dili de göçebe
yaşamının nesnel niteliklerine bağlı olarak
zenginleşmiştir.
Bilimsel
düşünmede ise, yaşamın algılanabilen somut nitelikleri
kadar bunların soyut düşünsel kavramlara yansımasındaki
zenginlik de önemlidir. Örneğin “sebeb”, eski Arapçada çadırı
yıkılmasın diye ana kazığa tepeden sıkıca
bağlayan ipe verilen ad iken, daha sonra soyut kavramlarla düşünme
gereği ortaya çıktığında, bugün yanlış
olarak “neden” diye adlandırdığımız “sebep” (ratio) anlamında
kullanılmıştır. Oysa, Arap dilinde bir de “illet” (causa)
vardır ki genellikle bu sözcüğün Türkçe
karşılığına “neden” denir. Arap kültüründe “sebeb” ile
“illet” arasındaki anlam farkı kesin olarak bellidir ve eğitimli
bir Arap bunları birbirine karıştırmaz. Keza, Batı
kültüründe de bu böyledir. Ancak, ülkemizde felsefe ile uğraşanlar
bile zaman zaman sebep ve neden kavramlarını birbirine
karıştırdığını görüyoruz.
Doğru
düşünebilme açısından, kavramların içeriğine
ilişkin tanımlamalarda toplum tarafından benimsenmemiş yeni
sözcüklere sıkça yer verilmesi, aslında bireylerin bir konu
hakkında düşünüp karar verebilme özgürlüğünü kısıtlama
artniyetinden başka bir anlam taşımamaktadır. Bu alanda
çaba gösteren tekelci zihniyetli kişilere ülkemizde sıkça
rastlarız.
Bir sözcüğün
anlamını yeterince bilmezseniz, içinde o sözcüğün kullanıldığı
tanımlamayı yeterince anlayamazsınız. Bu yarımyamalak
anlaşılan tanımlamalarla da bilimsel nitelikte düşünmenize
olanak kalmaz. Çünkü, düşünce ürününün bilimsel olabilmesi için öncelikle
anlamı açıkça belli kavramlara gerek vardır.
Sonuç olarak, bir
toplumda kullanılan ortak dile ilişkin vokabüler malzemenin
zenginliği kadar, tanımlamadaki ayırdediciliğin
kesinliği ve açıklığı da aynı oranda önemlidir. Anlamları
kişiye göre değişebilen bir bulanıklık içinden
seçilmiş sözcüklerle, dilin gramer ve sentaks yapısı ne kadar
güçlü olursa olsun, toplumda kişilerarası doğru iletişimin
sağlanması mümkün değildir. Bu suretle, bilgi üretimine yönelik
kişisel çabalar olsa bile, bu bilgi toplumun ortak malı haline
gelemeyecektir.
-Bilim ve Din-
Bilimsel yöntemi günlük
yaşamımızın her alanında güvenle kullanabiliriz. Çünkü
bu yöntem doğru düşünmemizi sağlar ve alternatifi de yoktur. Bu
konuda kimsenin kuşkusu olmasın. Ancak, bilimin doğuşundan
beri süregelen bir uzlaşmazlık konusu, günlük yaşamda dinsel
uygulamaların bilimsel olamayacağı kanısını
yerleştirmiştir. Bu bakımdan, bilimsel yöntemin bu alanda ne
denli geçerli olabileceğini de dikkate almalıyız.
Genel kanıya göre
din (religio), inanç tabanı üzerine kuruludur. Batı dillerine Latince
“re + ligare” (sıkı bağlanma) kökünden gelerek yerleşen bu
sözcüğün semitik dillerdeki kökü ise tartışmalıdır.
Asur metinlerinde, “danu” sözcüğünün hükmeden anlamında
sık kullanıldığını biliyoruz. Eski
İbranice’de bu sözcük “DYN = din” olarak kutsal metinlerde hüküm
(iudicium) anlamında kullanılmıştır. Ancak, yine
Asurca’daki “şapatu / şiptu” (hakim / hüküm) gibi, İbranice’de
de “ShFTh = şafet / şefet” biçiminde eşanlamlı bir
kullanım da sözkonusudur. Arapça’da ise - sözcüğün muhtemelen kök
Arapça’da bulunmaması nedeniyle – gerçek anlamı üzerinde çok
tartışılmıştır. Kuran’daki “yawm-ud-din” (din
günü) ibaresinden yola çıkarak, “hüküm” anlamına geldiği
görüşü yaygındır. Bu arada, Arapça’da da (tı ile)
“şefate” fiilinin az kullanılmasına karşın (kaf, dzad,
ye ile) “kazae” fiilinin yaygınlığına bakılırsa,
“din” sözcüğünün farklı bir durumu yansıttığı
düşünülebilir. Bizim kültürümüzde ise, bugünkü anlamı ile “din”
(religio) sözcüğü, Fars dilinin orta döneminde kullanılan “den”
sözcüğünden gelmektedir. Zerdüşt dininin temeli olan Avestan dilindeki
“daena” köküyle ilgili bu sözcük, daha sonra Kuran’ı yorumlama
çağında Arap kültürüne de yerleşmiştir.
Esasen, kültürel
açıdan semitik kökenli olan İslam dini, sosyolojik açıdan
başlangıç dönemindeki anlayış ve uygulamalara
bakıldığında, Musevilik ile belirgin paralellikler
gösterir. Ancak, İslamın yayılma döneminde, özellikle
Zerdüşt öğretisinin temeli olan Avesta kültürüyle yuğrulmuş
İran’da, Kuran’ın yorumlanmasıyla ilgili büyük bir değişim
yaşanmış ve daha sonra bu baskın değişim Arap
kültürüne de yerleşmiştir. Buna benzer bir
çarpıklığı Hıristiyan dininde de görürüz.
Anlayış, yorum ve uygulama açısından Kilise öğretisi
ile Hz. İsa’nın öğrettiklerine göre yaşayan ilk
hıristiyanların uygulamaları arasında ciddi
farklılıklar vardır. Roma İmparatorluğu’da farklı
kültürlerin etkisinde kalmış çok yönlü pagan unsurların Kilise
tarafından benimsenmesinden önce, özellikle Hz. İsa’nın
öğretisini yaymakla görevli olduğu zannedilen Paulus, kendi
anlayışını maksatlı olarak yaygın ve
yerleşik bir hale getirmek uğruna büyük çaba sarfetmiştir.
Musevilik ise, doğduğu andan itibaren tarihi boyunca heretik
unsurlarla savaşmıştır. Hz. Musa’nın
sağlığında dahi ne denli sapmalar olduğunu bizzat Eski
Ahit kitapları anlatmaktadır. Daha sonra da, “Tanrı’nın
elçi göndermekten vazgeçtiği” uzun dönemde, heretik unsurlar baskın
çıkarak Talmud ve Mişna gibi yorum kitaplarının önem
kazanmasına olanak vermiştir.
Konumuzu fazla ilgilendirmediği için
ayrıntıya girmeyelim ve sadece şunu hatırlamakla yetinelim:
Kaynak itibarıyla ortak bir semitik kültürde yeşermiş olan üç
büyük dinin, doğuşundan kısa bir süre sonra temel
öğretisinden şu veya bu sebeple
saptırıldığını unutmamak gerekir.
Toplumsal açıdan
din, özel bir yaşam biçimini önerir. Kaynağı olan kitaplara
bakıldığında, dinin kişiye bir dizi ahlak
kurallarına göre yaşamayı öğrettiğini görüyoruz.
Ülkemizde genellikle semitik kökenli Musevilik, Hristiyanlık,
Müslümanlık gibi dinlerin tanınmasına karşın, Budizm,
Hinduizm gibi dinler daha çok Uzak Doğu’ya ait felsefi görüşler gibi
düşünülür. Burada da – yanlış da olsa – “kitabi” diye bilinen bu
üç semitik kökenli dindeki uygulamaları ön plana alacağız.
Bilimsel
düşüncenin dinsel uygulamada kullanılmasına olanak yoktur. Bu bakımdan, “din” kavramını bir
yaşam biçimi olarak ele aldığımızda, işin içine
gözlem, deney, ölçme gibi faktörler girdiğinde, bu tür bir yaşam
biçimi dinsel uygulamadan ilke olarak ayrılır. Ancak, burada bir
noktayı iyi irdelemek gerekiyor. Sözkonusu olan dinsel uygulama,
bağlı olduğu dinin temel öğretisini kendine kaynak olarak
gösterse bile, sonuç itibarıyla bu temel öğretinin
yorumlanış biçiminden ibarettir.
Dinin temel
öğretisi ile yorumundan çıkan uygulama arasındaki fark çok
önemlidir. Örneğin, İslam dinindeki namaz kavramına
bakarsak, uygulamada namaz adı altında yapılanların
hiçbirinin temel öğreti kaynağında, yani Kuran kitabında
yer almadığını görürüz. Dilimizdeki “namaz” sözcüğü
bile Kuran’da varolmayan bir terimdir. Kuran’da namaz yerine “salat” olarak
anılan bu uygulamanın sadece işlevinden bahsedilir ve kişiyi
Tanrı’ya yaklaştırdığı söylenir. Rekatlar, okunan
ayetler, secde, rüku gibi uygulanış biçimiyle ilgili teferruatın
hiçbiri Kuran’da yoktur. Kuran, kişinin namazı nasıl kılacağını
tarif etmediği gibi, bunu kimden öğrenmesi gerektiğini de
belirtmemiştir. Bu suretle, İslamın temel öğretisinde,
kişinin “Tanrı’ya yaklaşma” yöntemini kendi kendine bulma
seçeneğinin açık olduğunu anlarız. Oysa, uygulamaya
baktığımızda durumun tamamen farklı olduğunu
görüyoruz. Kuran’da yer almayan fakat kişilerin yorumlarına dayanan
bazı kurallar ortaya konmuş ve böylece kişinin seçme hakkı
elinden alınarak, uygulamada “Tanrı’ya yaklaşmanın”
nasıl olacağı belirlenmiştir.
Bu örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Keza, diğer dinlerde de aynı yöntemin
geçerli olduğunu belirtmek isterim. Maksadımızı
aşmaması için ayrıntılara girmiyorum. Bizim burada
ayırdetmemiz gereken husus, dini uygulama ile dinin temel öğretisi
arasındaki farktır. Merak eden okuyucular, yorum kitapları
yerine ilgilendikleri dinin temel öğretisini veren ve kutsal olduğuna
inanılan kitabın doğru bir çevirisini okumak suretiyle,
sorularına esas kaynağından yanıt bulabilirler.
Semitik kültür
ortamında doğan dinsel öğretileri asıl kaynaklarından
ve orijinal dillerinde incelemiş biri olarak, kısaca şu kanaati
edindim: Bu dinsel öğretilerin birbirinden hiçbir farkı yoktur.
Didaktik açıdan bakıldığında, hepsinde de kişiye
iyi ve doğru bir biçimde nasıl yaşaması gerektiği,
sebepleriyle birlikte, belirli bir mantık çerçevesinde
anlatılmaktadır. Stratejik açıdan
bakıldığında, beraberinde getirdiği mantıksal
düzenlemede de yanlış bir taraf yoktur. Ancak, bu son noktada
doğru karar verebilmek için, bilimselliğin güdük
kaldığı bir alanda epey yol katetmiş olmak gerekiyor.
Zira, dinsel öğretilerin kaynakları
hakkında herhangi bir bilginiz yoksa, durduk yerde bunlarla ilgili
varsayımlar uydurup zihinleri bulandırmaya da hakkınız
yoktur. Burada “kaynak” derken, sözkonusu kitapları
kasdetmiyorum. Esasen, bu mekanizmanın nasıl
çalıştığını bilmediğiniz zaman, o kitap
nasıl oluşuyor, kim kime neyi nasıl ve niçin vahyediyor gibi
konuları idrak edemezsiniz.
İdrakten yoksun olduğunuz yerde de, eğer gerçekten bilimsel
yöntemi uygulamak istiyorsanız, ahkam kesmek yerine susup
araştırmaya başlamanız gerekecektir.
Dinsel öğretinin
temelini oluşturan “iyi ve doğru bir biçimde” yaşama modelinin
geçerli olup olmadığını, bilimsel yöntemi kullanarak
bulamazsınız. En basitinden, “dürüst olmak” veya
“başkalarına yardım etmek” gibi davranış biçimlerini
günlük yaşamımızda tartışmaksızın
“doğru” olarak kabul ederiz. Ama, bu davranış biçimlerini
gözlem-deney-ölçme yöntemleriyle bilimsel açıdan incelendiğimizde,
doğru olup olmadıklarını hiçbir zaman
kanıtlayamayız.
Bu hususu bir örnekle
irdeleyelim ve sonra da bilimsel anlamda sosyolojik bir analiz yapalım:
Öncelikle bir davranışın “doğru” olduğunu hangi
kıstasa göre belirleyeceğiz? Eğer, ahlak kurallarından
sözedecek olursanız, bunların bilimsellikle bir ilgisi yoktur. Ahlak
kuralları, toplumların kültürel yapılarına göre
farklılıklar gösterir. Diyelim ki kendi toplumumuzun kriterlerini
esas alıyoruz. Hepimizin bildiği gibi, toplumumuzda rüşvet
vererek iş görme alışkanlığı yaygındır.
Haksız olduğunuz bir davada, adamını bulup rüşvet verdiğiniz
zaman, o davanın haklı tarafı haline gelirsiniz. Bilimsel
yöntemlerle bu durumu incelediğinizde de, gözlem-deney-ölçme sonunda,
amaca ulaşmak için bu toplumda yeri geldiğinde rüşvet vermenin
gerekli olduğu sonucunu çıkarmaktan başka seçeneğiniz
yoktur. Kısacası bilim, insan ilişkilerinde neyin doğru
neyin yanlış olduğunu tayin edemez.
Bir sürü mugalata ile,
rüşvet müessesinin toplumu yozlaşmaya iteceğinden dolayı
bunun yanlış olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama, bu
iddianızın da bilimsel açıdan kabulu için kanıtlanması
gerekmektedir. Bakın, senelerdir toplumun yakasına
yapışmış bir rüşvet furyası var. Ama, bu toplumun
varlığı hala aynen devam ediyor. Rüşvetin iyi veya
doğru olmadığını bilimsel olarak kanıtlayabilir
misiniz?
Hukuk, uygulamada
bireylerin haklarını korumak uğruna caydırıcı
hükümler ihdas etmek suretiyle toplum düzenini sağlar. Hukuk
kurallarının kağıt üstünde kaldığı bir
ortamda ise, caydırıcılık özelliği ancak başka
bir sistemin devreye girmesiyle mümkün olabilmektedir. Bir toplumda hukuk
kurallarının kağıt üstünde kalması, o toplumda
yönetimin değişik kademelerinde söz sahibi olan kişilerin kendi
çıkarlarından başka bir şey gözetmemelerinden
kaynaklanır. Bilimsel açıdan bu aşamada ne anlama geldiği
anlaşılmasa bile, bu tür kişilerin ruhen ilkel
varlıklar olduğunu varsayalım. İlkel varlıkları
caydırmanın bir tek yolu vardır: Onları, nasıl
çalıştığı bilinmeyen ama son derece güçlü olan bir
sistemin etkisinden bahsederek korkutmak suretiyle düzeni
sağlarsınız. İşte bu yüzden, ilkel insan için din sadece bilinmeyene karşı duyulan bir
korunma gereksiniminden değil; aynı zamanda bilinmeyenden korkmak
suretiyle birbirinin hakkını gaspetmemesi ve bu suretle herkese
yaşama olanağı tanınması için varedilmiştir.
İlkel
toplumlarda bireyin dinsel öğretiden anladığı tek husus,
korkutma esasına dayalı bir sistemin kaçınılmaz etkisidir.
Bilimsel olma uğruna, ilkel bir toplumda dinsel öğretiyi safsata
olarak nitelemeye başlarsanız, toplumun bireyleri üzerindeki korkudan
kaynaklanan engelleme de ortadan kalkar ve kaotik bir toplum yapısı
oluşmaya başlar. Bu sebeple, sosyolojik açıdan dinsel
öğreti ilkel bir toplumda temel gereksinimdir. Bir toplumun ilkellik derecesini, o toplumdaki bireylerin
temel hak ve özgürlüklerinin ne denli korunabildiğini ölçerek
saptayabilirsiniz. Diğer bir deyişle, bir toplumda gerçek anlamda
demokrasi kavramı ne denli yerleşmiş ise, o toplumda dinsel
öğretinin korkutma fonksiyonu da o denli gereksiz hale gelmiştir.
Hz. İsa’nın
öğretisinde temel kavram sevgidir. Oysa,
Hıristiyanlığın en yaygın biçimde
uygulandığı Avrupa’nın tarihini incelediğimizde, bu
dinin uygulamada yıllar boyu süren dehşet ve korkunun
kaynağı olarak kullanıldığını görürüz.
Engizisyon mahkemeleri, gücünü İsa’nın sevgi mesajından
aldığını iddia ederek sürüler halinde insanları en
vahşi işkencelerle öldürmüştür. Ancak, Avrupa’da bugün
engizisyon mahkemeleri yok. Olmayışını da sadece ekonomik
dengelerin değişimiyle açıklamak mümkün değildir. Bu
meyanda Hıristiyanlık, günümüzde Avrupa’da bilinmeyen korkutucu bir
etkinin habercisi olmak yerine sevginin yaratıcı gücü olarak
anlaşılmaya başlıyor. Oysa, aynı
Hıristiyanlık inancı, günümüzde dünyanın başka
yerlerinde görülen ilkel toplumlarda korku mekanizması olarak yine
varlığını sürdürmektedir.
Bu suretle, dinin
sosyal yapı içinde ne denli gerekli olduğunu unutmamak gerekir.
İyi bir gözlem sonucunda görülecektir ki, ülkemizde de bireylerin toplum
içinde düzenli bir biçimde yaşayabilmeleri için kağıt üstünde
kalan kanunlar yerine dinin caydırıcılığına gerek
vardır. Ancak, burada kasdedilen husus, gerçek anlamdaki dinî
öğretidir. Yani, çoğunluğun dinsel geleneklere göre
yaşadığı bir toplumda, eğer insan yapısı
kanunlarla düzeni sağlayamıyorsanız, insanüstü olduğuna
inanılan dinin caydırıcılığına
sarılmaktan başka çıkar yol yoktur. Ne zaman ki bu insanlar
birtakım gerçeklerin farkına varırlar, işte o zaman zaten
dinin caydırıcılık fonksiyonu da işlevini
yitirmiş olur. Bu bakımdan, aydın kişiye düşen
görev, ikide bir dinin safsata olduğunu gevelemek yerine, toplumu düzene
sokan güç olan dinî inancı hurafelerden ayıklayarak öz hali ile
bireylere tanıtmaktır.
-Bilim ve Sanat-
Bilimselliğin
güdük kaldığı bir diğer alan da sanattır.
İnsanın tarihi kadar eski olan sanat, belki dinsel kavramlardan ve
dilin oluşumundan bile önce ortaya çıkmıştır
denebilir. İnsanın yaşamında çok kapsamlı bir yeri
olmasından dolayı, sanatın değişik
tanımlamaları vardır. Ülkemizde genellikle, mikrofonu eline
kapıp sahneye fırlayan malum kişilere “sanatçı” denilmesi
yüzünden, sanat ve sanatçı kavramları oldukça saptırılmış
anlamlar içerirler. Oysa, insanlık tarihine
baktığımızda durum farklıdır.
Doğrusu “san’at”
olan sözcük, Arapça “sanea” (= yaptı, eyledi, işledi) fiilinden ve
sad-nun-ayn kökünden gelir. Arapça’da bu fiil yalnız akıl sahipleri,
yani insanlar için kullanılır. Hatta, daha da ileri giderek, bu fiilin
yalnız Allah’a mahsus olduğunu söyleyenler
çıkmıştır. Nitekim, Osmanlıca’da “Sani’-ul-âlem”,
evrenin yapıcısı anlamında kullanımı
yaygındır. İlginçtir ki, sanat anlamına gelen sözcük
Arapça’da “fenn”dir. Keza, Osmanlıca’da da özellikle “Dâr-el-fünûn”da
olduğu gibi son zamanlara kadar bu anlamda
kullanılmıştır. Sonradan, “fen” sözcüğüne bilim gibi
bir anlam verir olduk. Vaktiyle “sanatkâr” olan sözcük de sonradan “eskici”
veya “taksici” gibi garipleşerek “sanatçı” oldu. Bu meyanda,
eşyanın tabiatına uygun olarak, toplumumuzda sanatkârlar
azalırken sanatçılar çoğalmaya başladılar!
Arapça’da, “san’at”
sözcüğü, yaratıcılık gerektiren hünerle yapılan
işler için kullanılırken, aynı kökten galat “zena’at”
sözcüğü de sadece el mehareti ile yapılan işlere
ayrılmıştır. Romen dillerinin kökü Latince’de ise, sanat
karşılığı olan “ars, artem” (gen. “artis, artium”)
sözcüğünün çeşitli biçimlerde kullanıldığını
görürüz. Başlangıçta hem zenaat hem de sanat anlamına geldiği
gibi, sonraları bilimsel disiplin karşılığı
olarak da kullanılmıştır. Kök olarak “*ar_”, biraraya
getirmek, uygun biçimde birleştirmek anlamınadır. Bu sebeple
sanatkâr, yani “artist”, en uygun kombinasyonu bulup uygulayan kişi demektir.
Eski Grekçe’de ise “tekhne” (eta harfi sonda) sözcüğü el mehareti, sanat
anlamında kullanılırdı. Daha sonra, batıda “teknik”
anlamında kullanılan sözcüğün kökü budur. İngilizce’deki
“craft” ve Almanca’daki “Kraft” sözcükleri ise, Germen dil grubunda meharet,
kuvvet anlamındaki kökten gelir ve bugün zenaat anlamında
kullanılmaktadır.
Bu kısa etimolojik
açıklamanın da yardımıyla şu sonucu çıkarmak
mümkündür: Sanat, başlangıçta insanın el meharetiyle
yaptığı uygun nitelikli işlere verilen genel ad
olmuştur. Elbette ki, bu el meharetinin kendi başına hareket
ettiğini söyleyemeyiz. İnsana has bir cevher bu mehareti
yönlendirmiştir. Bu cevheri kendi anlayışınıza göre
tanımlayabilirsiniz.
Bugün daha çok güzel
sanatlar kapsamındaki yaratıcılık fonksiyonuna
bağlı olarak kullandığımız bu sözcük, muhakkak ki
sadece insana has bir özelliği tanımlamaktadır. Mesela,
insana genetik olarak en yakın memeli olan bir şempanzenin resim
yaptığını, sonat bestelediğini veya roman
yazdığını iddia etmek pek mümkün değildir. Hernekadar
gelişmiş maymun türlerinin yönlendirici bir eğitim sonunda resim
sanatından örnekler verdiği önesürülmüş ise de, bu oldukça
tartışmalı bir varsayım olarak kaldı. Nitekim,
kompüter teknolojisinde resim veya beste yapan yapay zeka sistemleri de
oluşturuldu. Ancak, bu ürünlerin tümünde eksik olan bir noktanın
daima ön plana çıktığını görüyoruz ki, birazdan oraya
geleceğiz.
El meharetini
yönlendiren cevherin sadece zeka olduğunu iddia edersek, zeka düzeyi
aynı olan kişilerin sanat açısından daima benzer nitelikli
ürünler verecekleri sonucuna varmamız gerekecektir. Zekanın
yanısıra, enformasyon birikiminin niteliğine göre bu ürünlerin
de değişiklik göstereceğini öne sürersek, bu kez de zekası
ve enformasyon birikimi eşit düzeydeki kişilerin benzer sanat
ürünleri yaratacaklarını kabul etmemiz gerekecektir. Bu yöntemle
düşündüğümüzde, sanat ürünlerinin yaratıcısı olan
bireylere göre farklılık göstermesinin nedenlerini
araştırırken, ortaya bir dizi etken
çıktığını görürüz. Mesela, bir sanat ürününün
diğerinden farklı olmasını, bireyin kendi
dışındaki etkenleri farklı yorumlaması ve iç dünyasındaki
bu yorumunu başkalarından farklı biçimde dışa
yansıtması olarak niteleyenler vardır. Bu suretle, sanat
ürünlerinin sınıflandırılması keyfiyeti ortaya
çıkmıştır. Empresyonist, romantik, v.s. gibi sanat
akımlarından söz edilmiştir.
Oysa, nasıl ki
bir böceğin hangi türden olduğuna karar vermemiz, onun niye böcek
olduğunun yanıtını karşılamıyorsa, bir sanat
ürününün de hangi ekole ait olduğunu belirtmemiz, onun neden sanat ürünü
olduğunu anlamamızı kolaylaştırmaz. Bilimsel
olduğu zannedilen materyalist felsefe çerçevesinde tanımlarken;
sanatın “nesnel gerçekliğin insan bilincinde imgeler halinde
yansıması”yla oluştuğunu ve bu imgelerin birey
tarafından estetiksel biçimde
düzenlenerek sanat ürününün yaratıldığını
söylemenin de pratikte bir anlamı yoktur. Zira, tek olan nesnel
gerçekliğin nasıl olup da bireye göre farklı ve
değişik imgeler halinde yansıdığını
açıklamak mümkün değildir. Keza, bu sığ açıklamaya
derinlik kazandırmak amacıyla ortaya sürülmüş olsa bile, biçim
veya imgelerin neye göre “estetiksel” nitelik kazandığını
da bilemeyiz.
Batı
dünyasında, Platon’dan Kant’a gelene dek estetik, doğru olanın
iyi uygulanmasıyla ortaya çıkan güzel ürüne ilişkin değer
yargılarından ibarettir. Diğer bir deyişle, sanatkârın
tezgahında örgüsü “mantık” ve “ahlak”tan oluşan
yapıtının biçimine ilişkin özellikleri estetik adı
altında inceleriz. Ancak, teorik bakımdan pek iddialı olan bu
tanımlamanın pratikte nasıl geçerli olabileceğini söylemek
kolay değildir. Zira, estetik ölçülerde hangi kıstasa göre neyin
doğru neyin yanlış olduğunu bilimsel yöntemle saptamak
mümkün değildir. İzafi (göreceli) olan iyi ve kötü kavramları
ise zaten bilimsel açıdan ölçülebilir nitelikler değildir.
Kant’ın
çağdaşı olmakla beraber, felsefede estetiği bir dal olarak
öne çıkardığı için önem taşıyan Baumgarden ise,
kelime oyunları yaparak sonunda estetiği “güzel üstüne
düşünme sanatı” olarak tanımlamıştır.
Bilimsel yöntemi uygulayarak neyin güzel olduğuna karar
verilemeyeceğine göre, böylece estetiğin de bilim değil ama
sanat olduğunu kabul etmekten başka çıkar yol kalmaz.
Çağımızda estetik anlayışına yeni bir boyut
kazandırmaya çalışmış Lukacs’ın bu konudaki dört
ciltlik eseri ise, üzerinde düşünebileceğiniz bol malzeme sergilemesi
bakımından ilginç sayılabilir.
Felsefe
açısından bakıldığında, evren (kosmos)
bizatihî estetiktir. Ancak, bu suretle evrenin “güzel” olduğu hükmüne
varamazsınız. Zira çirkin olan bir evrenle mukayesesine imkan yoktur. Evren (kosmos) içinde insan, kendini onun bir
parçası olarak (mikrokosmos) idrak edebildiği nisbette, bu
estetiği kendi yarattığı ürününde yansıtır. Sanat
ürününün “güzel” olması, evrene olan nesnel benzerliği ile
değil, yaratıcısının evreni idrak edebilmedeki
başarısına göredir. Dolayısıyla, herhangi bir sanat
ürününün güzel olup olmadığı hakkında hüküm verebilmek
için, sanatkârından daha şumullü bir biçimde evreni idrak
edebilmiş olmak gerekir. Keza, evrenin doğru veya iyi olma keyfiyeti
de yoktur. Doğru veya yanlış olma hali, nesneyi irdeleten
mantık sistemine göre geçerlilik kazanır. Oysa, burada sözü edilen
mantık sistemi, insana has bir değerlendirme biçimidir.
Sanatkârın hangi değer yargılarına göre evreni
irdelediğini anlayabildiğimiz oranda, ürününün doğru veya iyi
olduğu hakkında bir görüşümüz olabilir.
Evreni tanımaya
ve anlamaya çalışırken, estetik ölçüler edinmeye
başlarız. Bu ölçüler doğrudan bize aittir, yani kişisel
yorumlardan ibarettir. Sanat ürününü bu ölçülere göre
değerlendirdiğimizde de bu değerlendirişin bilimsel
olabilme şansı kalmaz, zira kişiye göre değişen
ölçütlerle bilimsel yöntemin genele ilişkin sonuçlar çıkarması
diye bir konu yoktur. Bilimsel bir sonuç değil ama genel bir kanı
oluştuğunda da, daha önce belirttiğim gibi, bu kanıya göre
yapılan uygulamalardan elde edilecek sonuçlar bile zamanla
değişmeye mahkumdur.
Sanatkârın
ürünü, bir bakıma evreni nasıl yorumladığını
anlatan iletişim aracı gibidir. Yarattığı ürün ile önce kendine daha sonra
da bir diğerine bu yorumunu iletmek arzunu taşır.
İletişim türü olarak sözcükleri seçtiğinde edebî bir ürün ortaya
koyar. Renkleri ve biçimleri seçtiğinde resim veya heykel tarzında
görsel bir ürün yaratır. Seslerle müziğe ilişkin bir ürün ortaya
çıkar, ve saire. Sanatkârın ürünü karşısında, bize
iletmek istediği mesajla yüzleşiriz. Ancak, sanatkârın bu
ürünü ile kendisine hangi mesajı verdiğini ise yeterince
anlamamıza imkan yoktur. Zira, evren içinde her insan, farklı bir
yerde durarak bu evreni incelemektedir. Sanatkârın durduğu yerde
bulunuyorsanız, ürünü karşısında onunla aynı duyguları
paylaşabilme şansınız vardır. Oysa, pratikte bu durum
genellikle ender rastlanabilecek bir özelliktedir. Bu yüzden, tek bir sanat
ürünü ile karşısındaki kişiye göre değişen
milyonlarca farklı mesaj oluşturulabilir. İyi bir sanatkâr, ürünü ile iletmek istediği mesajı, her
seviyeden insana hitap edebilecek biçimde yaratma gücüne sahip olandır.
Bilim ise, bu çok
yönlü mesaj iletebilme üstünlüğüne sahip değildir. Bireylere,
bulundukları yere göre farklı anlam kazanabilen mesajı iletecek
yegane araç sanattır. Dolayısıyla, evreni anlama ve yorumlamaya
ilişkin enformasyon üretiminde, sanatın bilimden daha üstün bir araç
niteliğine sahip olmaktadır. Diğer yandan, bu çok yönlülük
özelliği, sanat ürününden mesaj alan kişinin evren içindeki konumuna
göre mesajı doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya
çirkin olarak nitelenebilmesine imkan verir. Sanat ürününün
anlatımında, birine göre doğru iken diğerine göre
yanlış olabilme zenginliği vardır. Oysa, bilimsel
açıdan baktığımızda, bir şey ya doğrudur ya
da yanlış. İyi veya güzel kavramlarını da aynı
çerçevede değerlendirebilirsiniz.
Diğer yandan,
sanatın bilimden çok farklı bir disiplin olduğunu zannetmek
gerekmiyor. Sanatın içinde de bilimsel yönteme yer vardır. Sanatkârın
ürününü tasarlarken kullandığı yöntemler arasında bilimsel
nitelikli olanlara rastlayabilirsiniz. Ancak, sanat ürününün oluşum
aşamasında başka yöntemler de vardır ki bunların
bilimsellikle ilişkisini kurmak olanaksızdır. Sadece bilimsel
yöntemlerle bir sanat ürünü yaratmaya çalışırsanız, sonuç
başarısız olacaktır. Nitekim, bu yüzden kompüter teknolojisi
ile yapay zeka tarafından yaratılan ürünlerde sanatsal nitelik
bulunamamaktadır.
Bilimde olduğu
kadar, sanatta da imajinasyonun vazgeçilmez bir önemi vardır. Ancak,
imajinasyonu “nesnel gerçekliğin zihnimizdeki öznel yansıması”
olarak anladığımızda, robotların neden sanat ürünü
veremedikleri bilmecesini çözemeyiz. Zira, herhangi bir nesnenin ne
olduğunu anlamaya çalışırken aklımızı
kullanıyoruz, bu maksatla zihnimizde bir imaj oluşuyor ve bunu
yaparken de zekamızdan faydalanıyoruz. Ancak, herhangi bir
sanatkârın zihninde oluşan imajı, yeterince aklı ve
zekası olan birisinin neden kendi zihninde
oluşturamadığının yanıtını bilmiyoruz.
-Bilimsel
Bağnazlığın Ardındaki Korku-
Bilimsel açıdan
kanıtlanmamış olgu ve kavramların gerçek
olmadığını savunmanın ardında, bilinmeyene
karşı duyulan korku vardır. Herhangi bir şeyin bilimsel
açıklaması yok diye onun gerçek olmadığını iddia
etmemiz de bu yüzdendir. Dolayısıyla, insan psikolojisi
açısından baktığımızda, bilimsel düşünceden
sapmamak gerektiğini savunurken, içimizde korku duygusununun
oluşmasına fırsat vermemek için bir tür savunma
mekanizmasını harekete geçirmekteyiz.
Korkular,
bilinmeyen ile yüzleşildiğinde oluşur. Örneğin, ölümden sonraki yaşam ile ilgili yeterli
enformasyona sahip değilsek, üstelik bu konuda çeşitli kaynaklardan
gelen çelişkili ve yarım yamalak açıklamalarla
donatılmış isek, zihnimizde öldükten sonra ne
olacağına dair bir kuşku oluşacaktır. Bu
kuşku, değer yargılarımız yüzünden, kısa zamanda
korkuya dönüşür ve içinde düştüğümüz bu rahatsız edici
duygudan kurtulabilmek için kendimize bir çıkış noktası
ararız.
İşte bu
noktada bilimselliğe sarılmak, bizim için iyi bir
kurtuluş aracı olur. Ölümden sonrasını
araştırmak gibi gerçekten bilimsel bir yöntemi seçmeksizin,
herşeyin maddeden ibaret olduğunu ve canlı organizmanın
ölüm denilen son aşamasında herşeyin bittiğini kabullenmeyi
yeğleriz. Zira bu suretle, bir ömür boyu sürse de sonuç alınması
oldukça kuşkulu görünen bir maceraya girmek yerine, bir lâhzada bu
ürkütücü kavrama bilimsel olduğunu sandığımız
damgayı vurmak, son derece rahatlatıcı bir davranış
olmaktadır.
Ölümden sonraki
yaşam gibi, araştırılıp incelenmesi için büyük
zahmetlere katlanılması gereken diğer bilinmeyen konularda da
aynı mekanizmayı çalıştırırız. Oysa, bu
yöntem ile aslında gerçeği örtmekten başka bir şey
yapmıyoruz. Ama, psikolojik olarak bu yolu seçmek suretiyle
rahatladığımız için, sonunda bir de bu
davranışımıza bilimsel olmak gibi bir etiket takarak,
yaptığımız şeyin kendimize mantıklı gözükmesini
de sağlarız.
Materyalist
felsefenin ardında yatan da işte bu korkudur. Oysa, bilimsel yöntemleri kullanmanın veya
bilimsel yoldan sapmamanın bir gereği olarak ortaya
çıkmamıştır materyalizm. Evrenin madde olarak
bildiğimiz kısmının ötesinde kalan gerçeklerle
yüzleşmekten korktuğumuz için, madde dışında
kaldığını zannettiğimiz konuları
araştırmayı “bilimsel değildir” diye bir çırpıda
damgalamak işimize gelir. Oysa, istediğimiz kadar gözümüzü kapamaya
çalışsak da, o gerçekler daima var olduğundan, ikide bir idrak
alanımıza girerek, rahatlamak uğruna
yarattığımız yalan dünyasının dengesini bozarlar.
Materyalist
görüşleri savunanlar, durmak bilmeksizin bu yapay dengeyi korumak
uğruna tezler üretirler. Diğer tarafta ise, maneviyatçı
olduklarını savunanlar, yine gerçek anlamda bilimsellikle hiçbir
ilişkisi olmayan varsayımları ve dogmaları öne sürerek,
belirli bir disiplin oluşturduktan sonra, bilinmeyen
karşısında aynı psikolojik rahatlamayı yaratmaya
çalışırlar. Kısacası, ne materyalist görüşün
ne de maneviyatçılık edebiyatı yapanların bilimsel bir
yoldan gittiklerini söylemek mümkün değildir. Bu iki karşıt
ekolde hakim olan tek şey, bilinmeyen karşısında duyulan
korkudan kurtulma çırpınışıdır.
Materyalistler,
korktukları şeyden kurtulmak için onu yok sayarlar.
Maneviyatçılar da korktukları şeyi kabul edip, onunla ilgili
fantazilerle oluşturdukları bir takım tabiatüstü sistemleri öne
sürerek, bu korkulan şeyden nasıl kurtulunacağına dair
dogmalar üretirler. Her iki
tarafta da, bu dogmaların araştırılmasına yer
verilmez. Daha doğrusu, araştırma adı altında
yapılan faaliyetlerde, bilimsel yöntemleri kullanmak yerine,
inandıkları görüşü doğrulayacak maksatlı
kanıtlama çabaları vardır.
Zira, korkular
yüzünden üretilen dogmalar, bu kişilerin psikolojik dengelerini
koruyabilmeleri için, defans malzemesi olarak kullandıkları hayalî
ama gerekli olan araçlardır. Bunların bilimsel olarak
irdelenmesine izin vermezler, çünkü bu suretle korunma uğruna
kurdukları hayal alemlerinin yıkılacağını
bilirler. Dolayısıyla, korkudan kaynaklanan materyalist veya
maneviyatçı inançların temelinde bilimsel bir yöntem veya zihniyet
bulunamaz. Bu yolda olanları bilimsel çalışmalara davet
etmenin de bir faydası yoktur. Zira, sağlıklı bir bilimsel
araştırmanın sürdürülebilmesi, öncelikle psikolojik açıdan
sağlıklı kişilerin eşliğinde mümkün olabilir.
Korkan bir insandan, korktuğu konuya ilişkin araştırma
yapmasını bekleyemezsiniz.
Esasen, bilim
adamının mesleğinde inanca yer yoktur. Bilim ile
uğraşan bir kişi, materyalist veya maneviyatçı
olduğunu öne sürdüğü anda, bilim adamı olma özelliğini
yitirir. Zira, inançların ardında sadece dogmalar vardır. Evreni ve insanı tanımlayan modeller
yaratıp bunları varılacak son nokta olarak kabul ettirmeye
çalışan her görüş veya öğreti dogmatiktir. Bu
dogmalara inandığınız zaman, neyi
araştırırsanız araştırın,
yaptığınız işin bilimsel bir değeri kalmaz.
Çünkü, farkında olmaksızın inandığınızı
doğrulayacak sonuçlar üretmeye çalışırsınız.
Farkına
vardığımız veya varamadığımız
korkularımız olduğu sürece, bu korkularımızın dayandığı
konu veya kavramlarla ilgili bir alanda yapılan araştırmalara da
tarafsız bir gözle bakma şansımız yoktur. Çünkü,
psikolojik açıdan ruh sağlığımızı
koruyabilmek, bizim için gerçekleri öğrenmekten daha önemlidir. Aslında,
gerçekleri öğrendiğimizde korku duygusuna yol açan yanlış
enformasyondan kurtuluruz ve böylelikle korkmamıza da gerek
kalmadığını anlarız. Ancak, “ya korkularımı
haklı çıkaracak gerçeklerle karşılaşırsam”
kuşkusu yüzünden, bunları öğrenmeyi dahi göze alamıyoruz.
Gerçeklerle
bağdaşmasa da, eğer inandığımız
şeylerin ruh sağlığımızı korumamıza
yettiğine kanaat getirmişsek, onları gerçekmiş gibi
benimseme yolunu seçeriz ve bırakmak istemeyiz. Bu aslında insana has temel bir korunma
mekanizmasının gereğidir. Ancak, genellikle kişi bu mekanizmanın
farkında olmaz. Nasıl ki nefes alıp vermesi
yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olduğu halde bunu
farkına varmadan yaparsa, ruhsal dengesini korumak için
oluşturduğu bu mekanizmayı da farketmez.
Aslında, bu tür
bir davranış, bulanık bir şuur halinden, kişinin
kendini yeterince bilememesinden kaynaklanır.
Farkındalılık, uyanıklık veya şuur
açıklığı dediğimiz hali sürekli olarak koruyabilmek
zordur. Dolayısıyla, çoğunlukla
yaşamımızı bu bulanık şuur hali içinde, neyin ne
olduğunu farkedemeden tüketip gidiyoruz.
-Bilimsel Yöntemin
Geliştirilmesi-
Son olarak şunu
söylemek isterim: İnsan olarak, bizim idrak alanımıza giren
her şey sadece madde kapsamı içindedir. Maddenin
dışında ne olduğunu, veya maddeden farklı bir şey
olup olmadığını bilemeyiz. Bu husus, insan seviyesindeki
bir varlığın mukadderatıdır. Diğer bir
deyişle, insan özellikleri taşıyan varlıklar, bu
özelliklerinin doğal bir sonucu olarak, madde dışında
kaldığını zannettikleri hususları kapsamlı bir
biçimde idrak etmekten yoksundurlar. Ancak, bunları sezebilirler.
Sezebildikleri ölçüde de, bunların sayesinde maddeye ilişkin idrak
kapasiteleri artar.
Dolayısıyla
“sezgi”, bilimsel yöntemin ötesine taşan bir araç olarak insana has
bir farkına varma özelliğidir. Sezgi yoluyla bazı gerçeklerin
farkına varılabilmesi ise, ancak bu yola uygun belirli yöntemlerin
uygulanmasıyla mümkündür.
Bilimsel yöntem
sayesinde menfaat mekanizmasını en verimli biçimde
çalıştıracak hale gelmiş bir insan, sezgiye ilişkin
yöntemler ile vicdan mekanizmasını tanımaya başlar.
Hayatta kalma esası üzerine kurulu olan menfaat mekanizması, genel
olarak bir tür korunma işleminden ibarettir. Oysa, hayatı
anlama esasına dayalı olan vicdan mekanizması, en basit
tanımı ile koruma işlemidir. Neye karşı kendini
koruduğunu anlayabilen kişi, hayat bilmecesinin ilk
kısmını çözmüş olur. Ancak bu aşamadan sonra, neyi
koruması gerektiğini anlamaya başlayacaktır.
Gerçek anlamdaki
sezgiler, hayatın anlamına ilişkin değerleri tanımamızı
sağlarlar. Bunları bilimsel yöntem ile idrak edebilmek mümkün
değildir. Bu yüzden, sezgiler ile hayatın manevi yanının
farkına vardığımız söylenir. Oysa, hayatın maddi
ve manevi olan iki cephesinden bahsetmek ile bunların her ikisini de
anlayamamış olduğumuzu ortaya koymaktayız. Bu düalite
yanılgısından sıyrılabilmek için, öncelikle
sezgilerimize fırsat vermek zorundayız. Nasıl ki
başlangıçta bilimsel yöntemi uygularken bir sürü yanlış
yapıyorsak, sezgilerimizi geliştirmeye çalışırken de
benzeri yanlışlar içinde bocalamamız mukadderdir. Zira, yanlış
yapmadıkça doğru olanın farkına varamıyoruz.
Sezgiler yolu ile
hayatı anlamaya çalışanlar, karanlıkta yürümeye cesaret
edebilenlerdir. Fakat, ilkin bilimsel yöntemi doğru olarak uygulayıp
bu suretle önce nasıl yürüneceğini öğrenmek gerekiyor. Daha
aydınlıkta yürümesini bile beceremeyen bir çocuğun
karanlıkta yol almasına elbette ki imkan yoktur. Zaten,
eşyanın tabiatı gereğince, çocuk karanlıktan korkar ve
buna yeltenmez.
Dolayısıyla,
herbiri birer çocuk misali sağa sola yalpalayan insanların önce ve
sadece bilimsel yöntemi yeterince talim etmesi gerektiği
unutulmamalıdır. Yürümesini öğrendiğiniz zaman, yolu
farkedersiniz. Yolda ilerledikçe de karanlığın sadece bir
yanılgı olduğunu anlarsınız. İşte, size
bu anlayışı sağlayan faktör sezgidir, bilimsel yöntem
değil.
―――oOo―――