BİLİNMEYEN GÜÇLER
Halûk Akçam
Bravo dergisi, sayı 28-30 –
1983 Ekim-Aralık
(Üç bölümlük
bu uzun makalemde, ropörtajlar ve düzenleme açısından sayın gazeteci Aydan Sümercan'ın yardımı olmuştur.)
1. BÖLÜM
15 Aralık 1961
Cuma günü, İstanbul'da Metapsişik Derneği çalışma salonunda, Dr. Refet Kayserilioğlu yönetiminde
bir medyum vasıtasıyla ruhsal âlemle irtibat kuruluyor.
Celseyi izleyen konuklar sessizlik içinde, transa geçen medyumun ağzından
konuşan ruhu dinliyorlar:
"Derin bir karanlık içindeyim. Ne oldu bana? Bu şangırtı nedir? Etrafta cam parçaları
görüyorum. Her şey darmadağınık... Bacaklarım yanıyor galiba... Altında kaldı.
Ah...Kurtulsa şu bacağım!..."
"Kiminle görüşüyoruz?"
"Ümit... Kurtarın şu bacağımı, altında kaldı."
"Neyin altında?"
"Tayyarenin altında... Yanıyorum... Yanıyorum..."
Konuşma uzadıkça,
ölen kişinin Ümit
Soysal adında bir pilot üsteğmen olduğu ve 20 Temmuz 1953'de, bir uçuş sırasında yere
çakılarak öldüğü anlaşılıyor. Ölen kişi, kaza anının etkisini devamlı
hatırlamakta...
Yine aynı dernek
binasında, 24 Şubat 1963 Pazar günü yapılan bir başka ruhsal irtibat
çalışmasında, adının Süleyman Altın olduğu öğrenilen ölmüş bir kişinin, medyum
vasıtasıyla anlattıklarını dernek kayıtlarından buluyoruz:
"Bizimle nasıl karşılaştınız?"
"Dolaşıyordum.
Işık gibi bir şey çekti beni, baktım siz varsınız. Sahi, nasıl konuşuyoruz biz?
Çok enteresan. Ben ailemle ilk başta o kadar çabaladım, bunu yapamadım.
Duymazlardı beni."
"Etrafınızı bize anlatabilir misiniz?"
"Bulunduğum yer alacakaranlık. Şafak yeni sökmüş gibi bir durum. Sizi böyle tepeden
seyrediyorum. Bulanık..."
Öldükten sonra insanın nereye gideceği sorusu, çoğumuzun yanıtlayamadığı bir bilmece gibidir. Aramızdan
ayrılan dostlarımızdan, yakınlarımızdan haber alamamanın verdiği ezikliğin
altında, ölüm olayına dokunmak isteyemeyiz çoğu kez. Oysa, bu konuyu
araştırarak bir açıklama bulmaya çalışanların sayısı hiç de az değildir.
İnsanın
ruhlarla ilişki kurma çabası ve ruhların varlığını kanıtlayan olaylar, tarih
boyunca her devrede karşımıza çıkmaktadır. Ama, özellikle 1948'de Amerika'da
meydana gelen bir olay, batı dünyasında kamuoyunun dikkatini çekti.
Fox ailesinin evlerinde, "bedensiz
bir varlık" iki küçük kızla
irtibat kurmuştu. Bu olaydan sonra, sistemli bir şekilde "ruhlarla bağlantı kurma" çalışmaları gelişmiştir. Yaklaşık bir buçuk yüzyıldan beri yapılan
araştırmaların sonuçlarına bakılırsa, ortada gerçekten bir bağlantı var, "öbür dünya" ile bizim aramızda. Batı ülkelerinde başlayan bu araştırmalar, giderek bütün dünyayı ilgilendirir
oldu. Böylece, "spiritizma"
deneylerinde yuvarlak masa etrafına toplanıp ruh
çağıranların açtığı yoldan, bugün süper devletlerin savunma projelerinde bile
yer alan "parapsikolojik güçler"in tanımını yapmaya kadar gelebildi
insanoğlu.
Ülkemizde bu tür olayların bilimsel açıdan incelenmeye başlanması yeni sayılır. Özellikle İslam
âlemi içinde yer aldıktan sonra, Anadolu'da "tasavvuf" anlayışının ışığında
yapılan açıklamalar, bize bu konularda geniş bir bilgi hazinesi bırakmıştır.
Örneğin, XVIII. yüzyılda yaşamış olan
Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi "Marifetname"sinde ölüm ve ruh hakkında şöyle diyor:
"Ruhun iki hali vardır. İsterse bedenine tasarruf eder, isterse etmez. Bedeni kullandığı zaman
hayat, kullanamayınca ölümdür. Melekler âleminden bu dünyaya gelen ruh,
olgunluğu öğrenip Allahını bilir, evvelki yerinden yükseğe ulaşır. Ölümden
sonra, ruhlar âleminde, dünyadaki işlerine ve ahlakına göre kalır. Dünyadaki
hal ve ahlakı kötüyse, acı bir zindan hayatı yaşar. Eğer işleri ve ahlakı
iyiyse, kâh melekler âlemine, kâh dünya âlemine sevinç ve huzur içinde uçup, gelir
gider."
"Ölümden sonra, ruh her iki
âlemin hallerini daha iyi anlar. Ruh bedenden ayrılınca,
uçup dolaşması kolay ve hızlı olur. Ölümün iç yüzünü, ruhun başlangıç ve sonunu
bilmeyen, bedenin erimesiyle kendinin (ruhunun) yok olacağını zanneden, ölümden
korkar ve kaçar."
Ancak, o devirlerin anlayışına göre, bu konuya eğilenlerin dini inançlara bağlı kalması ve geleneksel
açıklamalarla yetinmesi gerekiyordu.
Türkiye'de "Neo-Spiritüalizm"in
kurucusu olarak bilinen Dr. Bedri Ruhselman, 1946-1953 arasında yayınladığı beş eser ve ruhsal konularla ilgili araştırmalarında
gösterdiği başarısından dolayı, ülkemizde ilk ve belki de tek bilim adamı olma
niteliğini korumuştur.
Hayatı boyunca
ruhsal konularla ilgili incelemeler peşinde koşan Dr. Ruhselman, 1946'da "Ruh ve Kâinat"ı yayınlar, 1950 yılında da "Metapsişik
Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Cemiyeti"ni kurar. 1957'de
annesinin ölümü üzerine, kendi kurduğu dernekten ayrıldıktan
sonra da araştırmalarını ilerletmek için bazı medyumlarla çalışmaya devam eden
Ruhselman, 1958 sonbaharında tanıştığı 19 yaşındaki bir üniversite
öğrencisinde, ruhsal âlemle irtibat kurabilecek nitelikler görünce, onu
eğiterek medyumluğa hazırlar.
Bu genç medyum aracılığı ile ruhsal âlemdeki bir bilgi kaynağından aldığı bilgileri çok değerli
bulan Dr. Ruhselman, yoğun bir çalışma sonunda bir kitap hazırlar.
Müsveddelerini de üç nüsha halinde, 1959 yılında İstanbul'da bir notere, üç
arkadaşı adına emaneten bırakır. Sonra da, yurt dışında bulunan yüzlerce dernek
ve kişiye gönderilmek üzere bir duyuru metni hazırlar. Bu metne göre, kitabın
yayınlanması için uygun olan zaman, yine aynı medyum kanalı ile alınacak bir
uyarı işaretiyle bildirilecektir.
Yaklaşık
300-400 sayfadan ibaret olan bu kitabın içinde, bugüne kadar ruhsal konularda
bilinenlerin çok üstünde bazı açıklamaların olduğu ve bunlar sayesinde
insanlığın eriştiği düşünce alanının yeni boyutlara ulaşacağı zannedilmektedir.
Kendine göre
haklı bazı nedenlerle kitabının yayınlanmasında böyle bir yol
seçen Dr. Ruhselman'ın ölümü üzerinden 23 yıl geçti. Bu süre içinde Dr.
Ruhselman'ın açtığı yolda birçok grup türedi:
Örneğin bir
grup, dünyanın Sirius yıldızındaki bir "Rab mekanizması" tarafından
yönetildiğini iddia etmekte. Hatta Dr. Ruhselman da, grubun inancına göre,
mekanizmanın içinde bir yerdeymiş. Zamanı gelince açıklanacak olan kitap,
onlara göre, her tür din kitabından üstünmüş. Burada, uçan daireler de söz
konusu ediliyor.
Bir başka grup
da, 33 yıl önce Dr. Ruhselman'ın açtığı derneğin olanaklarından yararlanarak
çalışmalarını sürdürüyor. Onlar da "Psiloji Eğitim
Merkezi"ni kurmuşlar. Metapsişik Derneğinin
yayın organı, "Ruh ve Madde" dergisi, piyasaya sürdüğü pek
ucuz olmayan kasetler sayesinde şunları elde edeceğinizi garantiliyor:
"Psiloji eğitimi ile sizde bulunan, ama gereğince tanımadığınız psişik güçlerinizi
kullanmayı öğrenebilirsiniz. Tamamen kişisel çalışma ve araştırma yöntemine
uygun olarak, en yeni tekniklere göre hazırlanan 'Psiloji Eğitim Kasetleri'ni
dinleyiniz, uygulayınız, izleyiniz. Güvenli, huzurlu, güçlü yaşam ve gelişim
için psiloji eğitimi artık bir ihtiyaçtır."
"Psiloji eğitimi"nin, derneğin uzmanlık hizmeti olduğunu belirten bu
grubun, hangi uzmanlardan faydalandığını öğrenmemiz mümkün olmadı.
Kasetlere gelince: İlk iki kasetle durmadan gevşiyorsunuz. Sonra "psi" şuuruna ulaşıp derinleşerek beden dışına taşıyorsunuz. Daha sonraki kasetler de sizi, uzaktan
haber verecek, şuur altını yönetecek, telepatik şifalar yayacak bir güce
ulaştırıyor. Son üç kasetle birlikte, kendinizi hipnotize ederek fiziki
kontroller sağlıyorsunuz. Bu arada "kayıkla gezinti"ler, "balonla
yükselme"ler de söz konusu. Son kasetle birlikte "kozmik şuur deneyi" de başlıyor.
Ruhsal çalışmalarda,
irtibat kurulan ruhsal kaynak kadar, aracı olan medyumun güvenilirliği de önem
taşır. Deneyleri yöneten uzman kişi, birlikte çalıştığı medyumun dürüst, içten
ve çıkar gözetmeyen birisi olmasına özen gösterir. Türkiye'de, çalışmaları
boyunca bu nitelikleri korumuş değerli medyumlar arasında Macid Aray ve Recai Öktem beyleri
belirtmek gerek. Fakat, bu konu öylesine çetrefil bir duygu karmaşası yaratmaktadır ki, bazen çoğu medyumda görüldüğü gibi başında iyi niyetle
işe koyulan medyumlar, daha sonra çeşitli çıkarların peşinde arzularının esiri
olup aldatıcı birer vasıta haline gelebilmektedirler.
Ruhsal irtibatlar konusunda geniş deneyimleri olan Dr. Ruhselman, medyumlarla ilgili olarak şunları yazmış:
"Spiritizma celselerinden bir
insana gelebilecek yegâne zarar, o insanın
tecrübesizliği neticesinde kötü ve geri bir ruhun tesirine kapılarak ve o ruhun
yalan yanlış telkinlerini doğru zannederek, bütün davranışlarını o telkinlerin
istikametinde uydurmasıdır."
"Tahakküm hırsıyla yanan ruhlar, arzularını ancak münasebete girişebildikleri
insanların üzerinde tatbik etmeye çalışırlar. Eğer bir insan kendisine bu
cesareti verirse, o ruh, bu insana kuvvetle bağlanmış, onu da kendisine
bağlamış olur."
"Görünmeyen âlem"le ilişki kurmada en güvenilir yöntemlerden biri, "medyum"la yapılan çalışmadır. Yani, belirli frekanstaki radyo dalgalarını duyurabilmek
için nasıl bir radyo alıcısı araç olarak kullanılıyorsa, ruhsal âlemden yayılan
tesirleri algılayabilmek için de, ruhsal duyarlılığı diğer insanlardan farklı
olan medyum kullanılır.
Genel olarak herkeste ruhsal tesirleri
alabilme özelliği vardır. Ancak, belirli tesirlere konsantre
olup, bunları diğer insanlara aktarabilmek, herkesin yapabileceği bir iş değildir.
Bu işe uygun medyumlar da, çoğunlukla irtibat tekniğini iyi bilen bir uzmanın
kontrolünde çalışırlar.
Yine aynı
biçimde, öldükten sonra varlıklarını bedensiz olarak devam ettiren kişilerle de
irtibat kurmak mümkündür. Ölümden sonra yaşamın varlığına inanıp inanmamak bu
imkânı etkilemez. Öldükten sonra her şeyin bittiğine inanan bir varlık bile, "öbür dünya"da içine girdiği ortamda, yavaş da olsa, öldüğünün farkına varıp fiziki dünya ile ilişki
kurabilmektedir.
Ruhselman'ın "Ruhlar Arasında" adlı kitabından aldığımız bir deney, buna örnektir. Paris Spiritizma
Cemiyeti"nde Alan Kardec tarafından yönetilen medyum, 1858
Nisanında Paris'te, boğazını usturayla keserek hayatına son veren biriyle
ölümünden altı gün sonra irtibat kurmuştur:
"Şimdi
nerede bulunuyorsunuz?"
"Bilmiyorum, siz söyleyin, ben
neredeyim?"
"Spiritizmayla meşgul olan bir insan topluluğu içindesiniz."
"Ben yaşıyor muyum, söyleyin? Tabutumun içinde boğuluyorum."
"Bizim yanımıza gelmenize kim sebep oldu?"
"Yanınızda teselli
duyduğumu hissediyorum..."
"İntiharınızın
sebebi nedir? "
"Ben öldüm mü? Hayır, hâlâ bedenimdeyim. Merhametli bir el çıksa da, şu işi bitirse..."
"Hayatınızın sönmek üzere olduğunu hissettiğiniz an neler düşündünüz?"
"Hiçbir şey! Hem benim hayatım sönmüş değil ki! Ruhum bedenime bağlı.
Kurtların bedenimi kemirdiğini duyuyorum!"
Ölümle her şeyin
biteceğini zanneden bu adam, öldükten sonra bile, hâlâ içinde bulunduğu durumu
anlayamamıştır.
İstanbul'da
Metapsişik Derneği'nde, 13 Ekim 1961, 30 Mart 1962 ve 22 Haziran 1962
tarihlerinde, kalabalık bir dinleyici huzurunda yapılan deneylerde, ölen
kişinin zamanla hangi aşamalardan geçtiği görülmekte. Medyum, rehber varlığının
yardımıyla, dünyadayken ilkel duyguları olan biriyle ilişki kurmuştur:
"Dünyada hangi hüviyetle yaşadınız?"
"Ne dünyası?"
"Bizim dünya."
"Hadi canım... Ne yaşamasından bahsediyorsunuz? 26 yıl Trabzon'da hapis yattım."
"Sebebi neydi?"
"Camide birini vurdum, namaz kılarken... Erkek olan, insanın ciğerini sökmeli. Damardan fışkıran kanı seyretmek
ne büyük zevktir."
"Bunun neresi zevk?"
"Doğru
bulmuyorsanız, niye kurban kesiyorsunuz? Hepinizde bir parça bu zevk
var..."
Beş ay
sonra, aynı ölmüş kişi, dünyadayken yaşadığı olaylardan birtakım sonuçlar çıkarmaya
başlamıştır:
"...Sağına bakarsın kötüdür, soluna bakarsın kötüdür. Selam verirsin kötüdür, adam
öldürürsün kötüdür. Kötülük mevcut, iyilik mevcut değil. Mesela, beni mahkûm
eden o hakim iyilik mi yapıyordu?"
"Daha iyi bir şekilde anlarız kendimizi..."
"İhtiyacımız
kaldı mı ki artık kendimizi anlamaya?"
"Kasıt ile
adam öldürdüğünüz oldu mu acaba?"
"Oldu ya, söyledim sana. Ama kötü
bir şey. Hakkım yoktu
da, ondan. Sen söyledin bunu bana. Neden söyledin? Bırak, ne olursun, bırak
artık beni. Bıktım hepsinden. Bıktım bunlardan... İstemiyorum, düşünmeyi
istemiyorum. Konuşmayı istemiyorum..."
Önceki deneyden üç ay sonra, aynı ölmüş kişinin, hatasını anlayarak içine düştüğü vicdan azabını dinliyoruz:
"Yeter Rabbim, yeter artık... Neden terk ediyorsunuz, ha? Beni ne hallere getirdiniz... Siz değil,
yaptıklarım getirdi bu halleri..."
"Nasılsınız
şimdi?"
"Berbat! Layık değilim bunlara! Çektiklerimin olmaması lazımdı. Bitmeliydi artık.
Ah!..."
"Bu ıstırapları
çekince, bir daha hata yapmamaya alışıyoruz."
"Oh!... Yapmazdım, bir daha... Ama niye, niye böyle cezalandırılayım? Çok fazla bu."
"Kimse cezalandıramaz sizi."
"Evet, evet, evet.. Ben,
kendim... Ah!..."
Öldükten sonra, dünyadaki yaşamlarına benzer bir ortamın içinde olduklarını zannedenler de vardır. Dünya
yaşamına aşırı bağlı olanlar için öbür dünyadaki yaşam, buradakının bir devamı
gibidir. Aslında bu, dünya görüntülerini kendi şuurlarında aktif olarak
tutanların içinde bulundukları hayali bir ortamdır.
Örnek olarak, Metapsişik Derneği'nde 1963 yılında yapılan bir irtibat çalışmasında, gelen varlığın
anlattıklarını veriyoruz:
"Ayaklarınızı silin, kirlettiniz buraları..."
"Özür dileriz... Kiminle tanışıyoruz?"
"Ahmet Baran. Evimi beğendiniz mi? Ufacık! Tam kafamı dinlemek için. Üç oda, bir hol. Tek başıma
oturuyorum. Rahat ettim. Aşağıda bulamamıştım bu rahatı."
"Yani, dünya demek
istiyorsunuz..."
"Tabii! Oraya tepeden baktığıma göre... Dünya ayaklarımın altında. Ben de dünyada sayılmaz mıyım?"
Son bir örnek olarak da, dünyada iken
gururlu ve kibirli bir adamın öldükten sonraki durumunu, aynı dernekte
1963'te kendisiyle kurulan irtibattan izleyelim:
"Neydi adınız sizin, rica etsek..."
"Söyleyeyim: Sami derler
bana..."
"Nasıl
öldünüz?"
"Kızdım,
ayrıldım oradan. Kıymetimi anlamadılar, terk ettim dünyayı. Zaten bana dar geliyordu.
Kabiliyetlerimi gösteremiyordum orada."
"Orada başka varlıklar da var mı?"
"Var. Başka varlıklar da var, ukalalar da var. Sözde bana
yardım etmek istiyorlar. Onlar kim, ben kim?"
Anlaşıldığı kadarıyla,
bu dünyada ne kadar çok değişik tipten insan varsa, orada da aynılarına
rastlamak mümkün... Duygular ve geçen yaşama ait anılar, eğer ağır ve çok
hatalı birikimler yapmışsa, öbür dünyaya gidildiğinde bunların sıkıntısı da fazla oluyor.
Metapsişik
Derneği'nin en yoğun çalışma devresinde dernek başkanlığı yapmış olan kimyager Feridun Tepeköy ile yaptığımız görüşmede, spiritüel çalışmaların yalnız ruhlarla ilişki kurmak
anlamına gelmediğini de öğrendik. Kendisi, bu çalışmalardan alınan sonuçları
şöyle özetledi:
"Dünya hayatı, insan dediğimiz varlığın ruhsal tekâmülünde geçirdiği safhalardan biridir
sadece. Bildiğimiz maddeden ayrı bir cevherden oluşan 'ruh', insan safhasında
bedenlenir ve bu sayede fizik ortamda yaşayarak maddeyi tanıma ve ona tasarruf
edebilme imkânına kavuşur."
"Bu tecrübe, bir hayat içinde
yapılamayacak kadar değişik türden ve seviyeden
ilişkilerle kazanılabileceğinden, insanın tekrar tekrar bu dünyaya değişik
bedenlerle gelmesini gerektirmektedir. Her bedeni terk edişinde, yani her
ölümle birlikte, ruhun son hayatında yaşadığı olayların bir değerlendirmesini
yapabilmesi için, bir süre bedeni olmaksızın 'spadyum' denilen öbür âlemde
bulunması gerekmektedir."
"Dünya okulunda tekâmülünü
tamamlayan ruhların, sonunda artık tekrardan bedenlenmelerine
gerek kalmaz. Bundan sonra, daha ileri ve üst seviyelerde, ruh için tekâmül söz
konusudur. Ancak, insanın bencillikten ve maddeye olan tutsaklığından
kurtulabilmesi, defalarca dünyaya gelip gitmesini gerektirmektedir."
"Kâinatın içinde her canlı, belirli bir düzen ve uyum içinde kendi yolunda tekâmül
etmektedir. Bu düzen, ilahi irade kanunları ile tespit edilmiştir. Bu
kanunların işlerliğini sağlayan ruhsal idare mekanizması, tekâmül etmekte olan
varlıklara sürekli yardım etmekte ve onları gözetim altında bulundurmaktadır.
Tekâmül kanunlarına ters düşen her davranışımız, bize hatalı olduğumuzu
gösterir ve hatamızı düzeltmek için bize yeni bir tecrübe ortamı
hazırlanır."
"Bu ortamda eksiklerimizi
giderirken, çoğu kez acı çeker, üzülürüz. Ancak, bütün bu
sıkıntılar bizim şuurlanmamız için gereklidir. Bunları bir ceza olarak
nitelemektense, yaptığımız işlerin karşılığında, layık olduğumuz durumu
göstermesi bakımından, bir imkân olarak değerlendirmemiz gerekir."
2. BÖLÜM
Genç adam, uzmanın kontrolünde
transa geçmiş, günümüzden gerilere doğru gidilerek bebekliğine kadar
ulaşılmıştı. Karşılıklı konuşuyorlar, biz de sessizce onlan izliyorduk. Ancak,
A.H.M. adlı süje doğumundan üç gün öncesine gelince, oturduğu koltukta
kıvrılarak ana rahmindeki pozisyonunu aldı... Uzman, o anki bedeninin etkilerinden
onu telkinleriyle kurtardıktan sonradır ki, daha eski tarihlere doğru
yolculuk başladı:
"Şimdi
daha öncesini hatırlıyorsunuz... 1951 yılı Ekim ayının ilk
günü, öğle vakti, saat 12. Ne yapıyorsunuz?"
"Buradan dünyayı seyrediyorum. Çocukları olarak doğacağım annemle babamı tanımaya
çalışıyorum. Annem olanı daha önceden biliyorum, onunla birlikte daha önce bir
başka hayatımda beraberdim. Babam olanı ise yeni... Bu benim dünyaya ilk
gelişim değil."
"Bulunduğunuz yeri tarif edin!"
"Burası bedensiz varlıkların olduğu bir yer. Doğumdan önce biraz daha aşağıya
ineceğim. İndikçe etraf sisle kaplanıyor. Rahatım, bir sıkıntım yok."
"Şimdi
geriye gidiyoruz. 1949 yılı, Eylül ayının 24'ü, akşam vakti. Ne
yapıyorsunuz?"
"Burada öyle bir zaman ölçüsü yok
ki!... Dünyaya bakınca zaman anlaşılıyor, ancak. Ama, ben oraya
bakmak istemiyorum. Burada yeni gelenlere, yani orada ölüp de gelenlere yardım
ediyorum. Ne kadar da korkuyor zavallılar!... Oysa, zamanı gelince hepsi gidecek
yine oraya..."
"Şimdi
1947 yılındayız... Eylül ayındayız, ayın 15'i. Neredesiniz?"
"İçinde
bulunduğum ışıklı küre öylesine güzel ki, anlatamam. Uzun bir süredir buradaki
arkadaşlarımla kâinatın yapısını inceliyoruz. Çoğunu eskiden, çok eskilerden tanıyorum.
Burada tekrar buluştuk. Sanki, geçen asırlar arada eriyip gitmiş gibi...
Yakında daha aşağılara inmemiz gerekecek, orada bize ihtiyaçları var..."
"Şu an,
iki yıl daha geriye gidiyoruz. 1945 Eylül ayının 8''i. Sabah uyanıyorsunuz. Neler
hissediyorsunuz?"
"Sabah uyanmak için dünyada yaşamak gerekli. Daha dur bakalım kardeşim, oradan kurtulalı ne kadar zaman
geçti ki?... Dünyada çektiğimiz ıstıraptan yeni kurtulduk!... Ne vahşetti o, ya
Rab!... İstemem bir daha. Sabah uyanmak da istemem, yeniden oraya gelmek
de."
"Hangi vahşetten bahsediyorsunuz? Dünyadan ayrılışınızı
anlatın bize..."
"Hatırlamak
bile istemem! Şimdi burada rahatım. Tanrının yarattığı güzelliği görüyorum
artık. Beni bu güzellikten, adaletten, ışıktan kimse çekip
uzaklaştırmasın..."
Genç adam burada konuşmayı keserek, dua etmeye başladı. Devamlı Tanrıya şükrediyor, geriye dönmemek
için ona yalvarıyordu. Sakinleşmeye başladığında, uzmanın sorusunu duyduk
yeniden:
"...Şimdi yıl
1942... Eylül ayının 12. günü..."
"Geleli bir buçuk sene oldu, değil mi? Buraya geldiğimizden beri ikinci Roşhaşena... Ölümü istemek günah,
ama artık başka bir dileğim kalmadı. Zaten hepimizi öldürmeyecekler mi? Ne
bekliyorlar?... Yakop'la Yozef'ten artık hiçbir haber yok. Onları öldürdüler
mi?"
Alacakaranlıkta, yüzünün acıyla gerildiğini farkettik... Uzmanın, "Neredesiniz?" sorusunu duymamış gibi, konuşmasını sürdürdü:
"... Bu Naziler bizi yok
etmeye kararlılar... Bir buçuk senedir buradayım,
Auschwitz... Oradan oraya sürüklenip durdum. Sonunda Polonya'ya attılar bizi...
Öldürecekler... Ama, niye bu işkence?"
"İsminizi
söyleyin, lütfen! Nerede doğdunuz, kaç yaşındasımz?"
"Abraham Kohen. 1891'de Berlin'de
doğdum. Dini, felsefi kitaplar sattığım bir dükkânım vardı.
Ama, şimdi hiçbir şeyim yok. Karım Sara'yı öldürdüler... Bu Naziler..."
Artık
kendini o zamanın havasına kaptırmış, ağlıyordu... Uzman, onu sakinleştirmeye
çalışıyordu ama, genç adam bir süre daha İbranice dualar ederek ağlamaya devam
etti:
"Bu cellatlar... Yahve memit
morid şeol..."
A.H.M., uzmanın
telkinleriyle yavaş yavaş sustu. O andan itibaren, zamanımıza doğru bir başka
yolculuk başladı. Hepimiz kendimizi öylesine kaptırmıştık ki bu olaya, günümüze
hep birlikte geldiğimizi hissettik. Uzman, içinde bulunduğumuz yeri ve oturduğu
koltuğu bile ona telkin ettikten sonra A.H.M. transtan çıkabildi.
Daha sonra kendisiyle konuştuğumuz uzman, bize A.H.M. konusunda ilginç açıklamalarda bulundu:
"Burada verdiğimiz örnekteki
kişi, çocukluğundan beri üniformalı insanlardan ve
özellikle de askerlerden sebepsiz yere korkmakta, yine sebepsiz yere
yakınlarının her an ölebileceklerini düşünerek bunalıma düşmektedir. Buna
benzer sıkıntı ve kuruntularına hiçbir ruh doktoru çare bulamamış. Yaptığımız
'ekminezi' çalışması, sebepsiz korkularının kaynağını ortaya çıkardı."
"Bu genç, bir önceki hayatında Nazi Almanya'sında uzun süre sıkıntı çekmiş ve toplama kamplarında
öldürülmüş. O zamanlar dindar bir Yahudi olduğu bu seansta da belli oldu. Şimdi
de kendisi, dini değerlere önem veren bir Müslümandır."
"Bu örnekte de görüldüğü gibi, tekrar bedenlenmede bir önceki hayatın cinsel, kültürel ve ırksal
şartları sonraki hayatı da etkilemektedir. Hatta, bir sonraki hayatın nerede ve
nasıl olacağı konusunu da... İnsan, dünya değerlerinden ne derece kendisini
sıyırabilirse, o oranda sonraki hayatında değişik bir ortamda doğması
mümkündür."
Bu satırları
okurken kiminizin gülüp geçtiğini, kiminizin de içinden, "Acaba ben de daha önce
dünyaya geldim mi? Nasıl ve nerede? Neden hatırlamıyorum?" dediğinizi
görür gibiyiz...
Bilim adamlarına göre,
"Reenkarnasyon"
adı verilen yeniden bedenlenme olayı herkes için geçerli. Çünkü, tek bir
bedenle yaşamak, tüm dünya tecrübelerini insana kazandıramıyor! Bu nedenle de,
öldükten bir süre sonra, ana rahminde gelişen bedenle tekrar dünyaya dönmek gerekli
oluyor. Bilim
adamları, sürekli olarak tekrarlanan bu gidiş gelişler içinde,
her hayatta değişik bir kişiliğe bürünerek dünyada yaşadığımızı söylüyorlar.
Ama, şu anki kişiliğimiz ve içinde bulunduğumuz ortam, bir önceki ve daha
önceki hayatlarımızda yaptığımız şeylere göre biçimleniyormuş...
Eğer bu
düşünce geçerliyse, neden daha önceki hayatımızı hatırlayamıyoruz. İşte bütün
mesele bu noktada düğümleniyor. Bilim adamlarına göre, bu kaçınılmaz bir
sonuçtur. Olayların hatırlanması, olayı yaşayan kişinin beyninde biriken izlerle normal
yoldan mümkündür. Bu izler bozulduğunda, yaşanmış olayın hafızadaki kaydı
değişir ya da silinir. Bu durumda kişi, yaşadığı halde geçmişteki olayı
hatırlayamaz hale gelebilmektedir.
Eski hayatlara ait olaylarla ilgili
bilgiler insan şuurunda mevcut olduğu halde,
yeni bedenindeki şuur sahasında bu bilgilerin kaydı yoktur. Yeni beden
doğduğunda, henüz işlenmemiş bir gramofon plağı gibidir. Yaşayacağı olayları
derinlemesine değerlendirebilmesi için, kişinin bir önceki hayatıyla ilgili
olayları hatırlamaması gerekmektedir. Oysa, bir önceki hayatta edindiği
bilgiler kişinin şuurunda kaybolmamıştır. Ancak, ruhun olgunlaşması için geçmişteki olaylar değil, onlardan kazanılan bilgi gerekli
olmaktadır. Bu yüzden de, yeni hayatımızda eskiye ait olayların hatırlanmasına
yer yoktur.
Dr. Bedri Ruhselman'ın "Ruh ve Kâinat" adlı
eserinden özetlediğimiz bu açıklamada, geçmiş hayatların hatırlanmasının
yarardan çok zarar verebileceği de anlatılmakta:
"Önceki hayatında şimdikine oranla değişik bir ortamda yaşamış olan kişi, geçmişi
hatırladığında, gerek ihtirasları ve bencilliği yüzünden, gerekse yanlış
değerlendirmelere kapılması nedeniyle, sürekli bir özlem veya nefret içinde
kalabilir. Bu durumda da yeni hayatın getireceği olayları, hep eskisiyle
karşılaştırmaktan kendisini alamaz."
"Eğer
geçmişi hatırlayacak olsaydık, bu belki de çoğumuz için dayanılmaz bir ıstırap
olurdu. Bir tek hayatımızda bile, unutulmasını istediğimiz ne kadar çok olay
vardır... Bu bakımdan, her yeni hayatı yeterince değerlendirebilmek için,
geçmişte kalmış olayların unutulması gerekmektedir."
Bazen insan, ilk gördüğü yere daha önce gelmiş gibi hisseder kendisini. Bazen, gecelerimizi
açıklayamadığımız rüyalar doldurur... Hayatımız böyle açıklayamadığımız
duygular ve olaylarla akıp geçmekte... Bu nedenle, şimdi de spiritüalistlere kulak veriyoruz:
Spiritüalistlere göre de, insan yalnız canlı bir bedenden ibaret değildir. "Ruh", yani asıl öz,
bir beden kullanarak bu dünya ortamına girebilmekte. İşte, insanı canlı bir
beden olarak görebilmemizi sağlayan da bu özelliği. Ama, dünyaya bedenle
öylesine yoğun bir biçimde bağlanıyoruz ki, bu dünyadan başka bir ortamı idrak
edebilmemiz ya da bedenden ayrı bir özümüz olduğunu fark etmemiz bile
imkansızlaşıyor.
Ancak, zaman zaman bu yoğun ilişki gevşemekte. Özellikle uyku anında, ruh-beden ilişkisi değişik bir
boyuta uzandığında, rüyalar kanalıyla geçmiş hayatlara ait bölük pörçük anılar
hatırlanabilmekte. Eskiler, uyku için "küçük ölüm" deyimini bu nedenle kullanmış olmalılar... Çocukluk çağında, geçmiş hayatla ilgili rüyalara daha sık
rastlanıyor. Çünkü, çocuklarda henüz yeni hayatın olaylarıyla kalabalık bir
hafıza birikimi oluşmamıştır. Bu nedenle de, uyku anında "hatıralar kutusu" kolaylıkla açılıp eskiden kalma sahneler ortaya çıkabilmektedir.
Ama, insan büyüdükçe, yetişkinliğe doğru atılan her adımla birlikte, yaşanan
olaylar hafızada üst üste yığılarak bu kutunun giderek açılamaz bir hale
gelmesine yol açar.
Bazen, günlük yaşamda da
insanın başına gelir buna benzer hatırlamalar. Ancak bunu, psikolojide kullanılan
"déja
vu" (daha
önce görülmüş) terimiyle karıştırmamak
gerekir. Kişi daha önce hiç görmediği, işitmediği bir yerdeyken, ya da ilk kez
gördüğü bir eşya ile karşılaştığında, geçmişten bir şeyler hatırlarsa,
açıklayamadığı bir tanıma duygusuyla dolarsa, işte bu önceki hayattan kalma bir
anı olabilir.
Bu konuda uzmanların bir uyarısı var: Bazı insanlar geçmiş hayatlarında ünlü bir kişi
olduklarını iddia ederler. Üstelik, tarih kitaplarından edindikleri bilgileri
fantazileriyle süsleyerek anlatma yoluna giderler. Bu gibi sahte anılara değer
vererek bilimsel bir araştırma yapmanın imkânı yoktur.
Geçmişin
kişiye nasıl yaşatıldığını, yazımızın başında bir örnekle anlatmaya çalışmıştık.
Geçmişin hatırlanması için uygulanan yöntemlerden biri ve uzmanlara göre de en
güvenileni "ekminezi"
yöntemi. Ekminezi yapılacak kişinin önce hipnoz veya "psikolojik
infisal" yöntemiyle, bir uzman kontrolünde ruh-beden ilişkisi gevşetilir. Sonra
da, bu özel uyku hali içinde, zamanda geriye doğru gidilerek eski olaylar
zihinde yeniden yaşatılır. Uzmanlar, bu gevşeme halinde, zaman içinde geriye
doğru gidilerek doğum öncesine, bazen de yüzyıllar öncesine inebilmenin mümkün
olduğunu söylüyorlar.
Ülkemizdeki "yeniden
bedenlenme" olayları yabancı araştırmacılara da konu olmuştu. Reşat Bayer'in Hintli Dr. Banerjee ve ABD'den gelen parapsikolog Prof. Dr.
I. Stevenson'la birlikte Adana'da incelediği
yeniden bedenlenme olaylarının ilki, İsmail adındaki bir çocukla başlamıştı.
Konumuza iyi bir örnek olarak, küçük İsmail'in ilginç öyküsünü hep birlikte
izleyelim...
Adana'nın Bahçe
semtinde, Abit
Süzülmüş adında varlıklı bir adam, iki eşiyle birlikte
yaşarmış. 1957 yılında tarlasında çalışan iki işçi tarafından, ahırda başına
baltayla vurularak öldürülmüş. İlk eşi Şehide de, aynı
kişilerce katledilmiş. Suçlular yakalanmış ve bunlardan Ramazan adlı işçi
idam edilmiş.
Abit'in ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, olay yerinden birkaç kilometre uzaklıktaki Mıdık'ta Mehmet
Altınkılıç'ın bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuk doğduğunda, başında kapanmış bir
yara izi varmış. Küçük İsmail yürümeye başladıktan
sonra da, omzunda bir havlu taşımayı adet edinmiş. Daha sonraki
soruşturmalarda, aynı alışkanlığın Abit Süzülmüş'te de olduğu ortaya çıkmış. Dört yaşına
geldiğinde İsmail, sürekli olarak Abit'in ailesinden söz etmeye başlamış. Bu,
çevrede dikkat çekince, İsmail bilim adamlarının kulağına kadar gitmiş.
Bilim adamları çocuğu
olay yerine götürmüşler. Beş yaşındaki İsmail, ilk kez geldiği yerde, doğruca
ahıra giderek olayı anlatmış. Eski eşi Hatice'yi görünce, ona sarılarak
ağlamış, çocuklarını sevmiş. Ticaret yaptığı kişilere borçlarını hatırlatmış.
Araştırmayı
yürüten bilim kurulunun İsmail ile ilgili raporunda, aynı olayla yakından
ilişkisi olan
Cevriye Bayrı da yer alıyor. İsmail ile aynı yaşta olan Cevriye'nin babası,
kızının doğumundan önce bir rüya görmüş. Sağlığında sadece selamlaştığı Abit
Süzülmüş, rüyasında kendisine bir emaneti olduğunu ve ona iyi bakmasını öğütlemiş.
Adam rüyaya önem vermeyip, unutmuş.
Cevriye, başında bazı
yara izleriyle dünyaya gelmiş. Çocuk uykusunda sürekli kabus görüp, "Ramazan geliyor!" diye feryatlarla uyanıyormuş. Küçük kız bir süre sonra, kendisinin Şehide olduğunu ve çocuklarını
özlediğini söyler olmuş. Bilim adamlarıyla tanıştırılan Cevriye de, İsmail gibi,
Abit Süzülmüş'ün evine götürülmüş. Kız onlara ölümünü anlatmış, çocuklarını
görünce sevincinden ağlamış. Şehide'nin daha önce hiç görmediği akrabalarıyla
karşılaşınca eski anılarını anlatmış.
Bir keresinde, Şehide'nin
kız kardeşiyle karşılaştırılarak, Cevriye şaşırtılmak istenmiş. Kadın,
önceden öğretildiği gibi çocuğa şöyle demiş: "Madem ki sen benim kız kardeşimsin, neden evvelki hayatında ben hastalandığım zaman hastanede beni
yoklamaya gelmedin?" Cevriye bu sitem üzerine üzülerek şu cevabı vermiş:
"Nasıl gelmedim, Fehime? Üstelik, o gün bir de araba bulup iki çocuğumla
birlikte gelmedim mi?" Kızın söyledikleri karşısında, Şehide'nin
kızkardeşi heyecanlanarak olayın doğruluğunu belirtmiş.
Adana ve çevresinde tesbit edilmiş olaylardan sadece iki örnek, bunlar.
Prof. Dr. Ian Stevenson'un Güney Anadolu'da yapılan araştırmalarla ilgili raporunda 71 olay yer almakta. Ancak, Reşat Bayer ve
Zekeriya Kılıç'ın yardımlarıyla gerçekleştirilen incelemeler
sonunda, 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş.
52 olayda, önceki hayatlarını hatırlayan çocuklardan 44'ü erkek. 41 olayda, eski kişiliğiyle çocuk
arasında akrabalık yok. 39 olayda, bir önceki ölüm ani ve şiddetli olmuş. 28
olayda, bir önceki ölüme ait yara izleri var. 23 olayda, doğacak çocuğun annesi
hamileliğinde işaret edici bir rüya görmüş. 45 olayda, bir önceki kişilikle
ilgili tam bilgi toplanabilmiş. 50 olayda, kişinin önceki hayatındaki öldüğü
yaş ortalaması otuz. 34 olayda, ölümle doğum arasındaki ortalama süre dokuz ay.
Son sözü, yine bilim adamlarına veriyoruz:
"Reenkarnasyon, insan tekâmülünün
bir gereğidir. Reenkarnasyon olayında insan, yine
insan olarak bu dünyaya yeniden gelmektedir. Bir önceki hayatında başka bir
gezegende yaşamış olduğunu, ya da bir ev kedisi olduğunu iddia edenlere de
rastlanmakta. Ancak bu tür iddiaların şimdiye kadar deneylerle kanıtlandığı bir
olay yoktur."
3. BÖLÜM
İstanbul
Boğazı'nın Anadolu yakasında, dik bir yamacı tırmanıyoruz. Ağustos sıcağında, alnımızdan
sicim gibi ter süzülüyor. Eski tarikat şeyhlerinin kerametlerinden söz ederek,
Kadiri-Rufai şeyhi Zeynelabidin'in evine gidiyoruz... Evin bahçe kapısını açıp
içeri girdiğimizde, halılarla kaplı bir çardak çıkıyor karşımıza.
Çardağın
gölgesindeki adam, bizi görünce doğruluyor. Beyaz bir elbise giymiş yaşlı bir
adam bu. Aksakallı yüzünde beliren içten gülümseyişle, bizi beklediğini
söylüyor... Oysa, tanışmıyorduk kendisiyle. Görüşeceğimizi de kimseye
söylemeden, ansızın gitmiştik evine...
Bize ikram edilen soğuk şerbeti yudumlarken, bir an göz göze geliyoruz ve o an hiç aklımda
olmayan, düşünmediğim bir yakınımdan söz ederek bizi şaşırtıyor:
"İbrahim
beyin ameliyatını geciktiriyorlar, kalbinde bir arıza var, diye. İki ay sonra
prostatını alacaklar. Boşuna bekleyip adama ıstırap çektiriyorlar aslında.
Göreceksin, kalbi sağlamdır. Ama, bekleyip acıyı tatması lazım diye, Kadir
Allah böyle nasip etti..."
Şeyh
Zeynelabidin
ile görüşmemizden iki ay sonra, onun sözünü ettiği
yakınım gerçekten ameliyat oldu. Ameliyattan sonra da ortaya çıktı ki,
doktorlar kalp yetmezliği teşhisinde yanılmışlar!
Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Recep Doksat, bu tür ruhsal yeteneklerle ilgili olarak bize şu bilgileri verdi:
"İnsanlarda
görülen normal davranış ve kabiliyetlerin dışına çıkan anormal özellikler,
psikoloji ve psikiyatrinin tetkik sahasına girer. Zekâ geriliği, epilepsi gibi
bozukluklar bu türe dahildirler. Oysa öyle olaylar vardır ki, normalin dışında
kalırlar; ama yine de anormal sayılmazlar. Ruh hastalığı da denilemez bu tür
olaylara. Bunlar, 'paranormal' yani 'normalin yanında ortaya çıkan' olaylardır
ve parapsikoloji bu tür olayları tetkik eder."
İnsanlardaki "paranormal" yeteneklerin bir
kısmının "duyu dışı idrak" şeklinde ortaya çıktığından söz eden Sayın
Doksat, belirli sınıflandırmalar da getiriyor. Anlattıklarına göre, bazen bir
insan, öyle bir yeteneğe sahip olabilirmiş ki, bu yetenek sayesinde, bilmediği
bir cisim ya da olay hakkında normal duyularını kullanmaksızın bilgi
edinebilirmiş.
Bilim adamlarının
"clairvoyance"
dedikleri bu
yeteneğe sahip kişi, kapalı bir kutu içinde duran şeyin ne
olduğunu görmeden, bilmeden söyleyebilmekte ya da o sırada çok uzaklarda bir
yerde olup biten olayları sanki görüyormuşçasına anlatabilmekteymiş.
Halk arasında
"kehanet"
olarak
bilinen ruhsal yetenek de, "duyu dışı
idrak" sınıflandırmasına dahil. Burada, geleceğe yönelik bilgi vermek söz konusu.
Sayın Doksat'ın bu yeteneklerden biri olarak saydığı "telepati" ise, iki insan arasındaki düşünce nakli...
Bunların
dışında kalan bazı "paranormal" olaylarda da, düşünce kudretiyle cisimlere tesir edilebildiği
görülmüş. "Psikokinesis" denilen bu tür olaylarda, cisim ya hareket halinde ya da hareketsizdir.
Örneğin, zar atılıyor... Zarlar yuvarlanırken, zihinsel bir
tesirle istenen sayının gelmesini mümkün kılmak, psikokinetik bir olaydır.
Keza, masanın üzerinde duran bir kibrit çöpünü yalnız düşünce gücüyle harekete
geçiren de aynı özelliktir. Psikokinesis olayının canlı organizmalara da uygulandığına
rastlanmış... Zihnen tesir altına alarak, bir bitkinin büyümesini hızlandıran
ya da hasta bir uzvu bu şekilde tedavi eden kişilere rastlanıyor.
Araştırmalarımız
sırasında karşılaştığımız bir hastanın, "şifacı medyum"larla ilgili olarak anlattığı olay da çok ilginçti. Doktorların rahim kanseri teşhisinden sonra, uzun
süre ışın tedavisi uygulanmıştı hastaya. Ama, kanseri durdurmak mümkün olmamış.
Şimdi bu hastanın
kendisine kulak verelim:
"İki yıl
önce doktorum bana, artık ışın tedavisine devam edilemeyeceğini, çünkü daha
fazla radyasyona vücudumun tahammül edemeyeceğini söylemişti. Tedavinin yan
etkileri nedeniyle saçlarım da dökülüyordu. Zihnen ve bedenen anlatılmaz bir
bitkinlik içindeydim. Ağrılar her geçen gün artıyordu.."
"Bir arkadaşım bana, bir 'şifacı medyum' hanımdan söz etti. Uzaktan hastalıkları tedavi
ediyormuş. Çaresizlik içinde bir gün ona telefon ettim. Görüşmek istiyordum,
kabul etti. Evine gittim."
"Bu hanı