BATI İNANÇLARINDA CİNLER VE
CİNCİLİK
Önsöz
|
Eski Yunan'da Cinler
|
Roma Dünyasında Cinler
|
Barbar Cinlerin Gelişi
|
Hıristiyan Dogmasına Göre Cin
|
Cadılar ve Engizisyon
|
Cinleri Araştıranlar
|
Modern Dünya Cincileri
|
Bibliyografya
|
(Not:
HTML formatında göremediğiniz orijinal resimleri, 878
Kb olan PDF formatında bulabilirsiniz)
Batı
uygarlığının temellerini Antik Çağ'ın kültür mirasında arama eğiliminin
getirdiği alışkanlıkla, batının cinlerinden söz ederken elbette ki işe önce
Eski Yunan mitolojisinden başlamak gerekecek. Ancak, vaktiyle Roma
İmparatorluğu'nu yıkarak Avrupa toplumlarının çekirdeğini oluşturmuş barbar
kavimlerin kendilerine has bir inanç dünyası olduğunu da unutmamalıyız.
Bugünkü Avrupa ve onun da batısında kalan ABD'nin cinleri, Yunan ve Roma
kültürü potasında rafine edilmiş Germen paganizmi ile Aziz Paulus
doktrinine göre kurulmuş Kilise arasındaki asırlar süren
mücadelenin ürünü olarak çıkıyor karşımıza.
Geri
kalmışlık ile cinlere perilere inanma saplantısının ne denli
paralel gittiğini göstermesi bakımından, özellikle Ortaçağ Avrupasını
felaketlere sürüklemiş din yobazlığının körüklediği cadı avında,
cinlerle ilişki kurdukları iddiasıyla binlerce insana işkence yapıp, diri diri
yakan Engizisyon çılgınlığını unutmamalıyız. Günümüzün batı toplumunda ise,
cinler iyiden iyiye kabuğuna çekilmiş haldeler. Artık onlardan kimse korkmuyor.
Çünkü, güneşin battığı yerde yaşayan insanlar, araştırmayı ve bilgi edinmeyi
safsata ile vakit geçirmekten daha çok önemsiyorlar. Darısı bizim
insanlarımızın başına!
─☼─
Folklorik anlamda "cin"
teriminin karşılığını, Eski Yunan mitolojisinde "daimon" olarak
buluyoruz. İşler ve Günler adlı eserinin Soylar Efsanesi bölümünde
(106-201), ölümsüz tanrıların peşpeşe beş insan soyunu yarattığını söyler Hesiodos.
Titanların en ulusu olan tanrı Kronos, ilk insan soyunu topraktan
değil de altın madeninden yaratmış. Bu ilk soy, tanrılar gibi dertsiz belasız,
büyük bir mutluluk içinde uzun bir dönem yaşamışlar. Vakitleri tamam olunca da
tatlı uykulara dalarak huzur içinde ölmüşler. İkinci soy ise altından daha az
değerli olan gümüş madeninden yaratılmış. Fakat, ilk soy gibi değilmiş bunlar.
Ergin çağa geldiklerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar. Bu sırada babası
Kronos'u tahtından devirip yerine geçen Olympos'daki tanrı Zeus, gümüş
soylu insanların kendisine gereken saygıyı göstermemesine çok öfkelenmiş ve
hepsini yerin dibine gömmüş.
Zeus da babası gibi yeni bir soy yaratmak
istemiş ve böylece üçüncü olarak tunçtan mamul insanlar çıkmış ortaya. Fakat,
Zeus bu arada baş tanrı oluşundan önce yaratılan soyları da unutmamış. Altın
çağın uykuya dalarak göçüp gitmiş insanlarının iyi birer cin (daimon)
olmasını dilemiş Zeus. Ama, kendisine taşkınlık ettikleri için toprağa gömdüğü
gümüş çağ soyundan olanları da yeraltı cinlerine dönüştürmüş.
Zeus'un yarattığı üçüncü soy ise, bir öncekinden
de azılı çıkmış. Aralarında savaşarak kendi kendilerini yok etmişler. Ama,
Zeus bununla yetinmeyip dördüncü bir soy yaratmış. Yarı tanrı kahramanlar işte
bu soydan meydana gelmişler. Dördüncü soyun devri tamamlandığında, tanrı Zeus,
dünyanın sınırlarındaki adalarda ölümsüz bir hayat vermiş bu gözüpek
kahramanlara. Ardından da beşinci soyu demirden yaratmış.
Hesiodos eserinde, kendisinin demir
soyundan biri olmasından dert yanar ve şöyle der: "Keşke bu
soydakilerden biri olmasaydım ben. Keşke daha önce ölseydim veya daha
doğmasaydım! Çünkü bu beşinci soy demir soyudur. Onlar, tanrıların yolladığı
türlü dertlerle gündüzleri didinir, ezilirler. Geceleri de kıvranır dururlar.
Bulabildikleri tek şey ise, belalarla karışık bir nebze sevinçtir."
Hesiodos'a göre, demir çağı insanlarının
da sonu gelecektir. Fakat, Zeus'un yaratacağı altıncı aksaçlı insanlar soyunun
manzarası, karamsar yazarımıza göre hiç de içaçıcı değildir. Azra Erhat ve
Sabahattin Eyuboğlu'nun dilimize büyük bir ustalıkla kazandırdığı
"Hesiodos, Eseri ve Kaynakları" adlı değerli çalışmayı (TTK yayınları
XX:5), erken dönem Yunan mitolojisindeki tanrıları ve cinleri merak edenlere
tavsiye ederim. Konumuzun dışına taşmamak için, tarihçi Herodotos'dan
muhtemelen dört asır önce yaşamış bu eski Anadolu ozanından, onun memleketlisi
sayılan bir diğerine, Homeros'a geçiyoruz şimdi.
Hesiodos'tan bir-iki asır öncesinde,
Homeros tarafından yazıldığı kabul edilen İliada ve Odysseia
adlı destanlarda ise cin tanımı biraz farklıdır. Bu eserlerde "daimon"
terimi, herhangi bir doğaüstü gücü tanımlamak için kullanılmıştır. Tanrının
kişiliğinden söz ederken "theos", tanrının faaliyeti
vurgulanırken de "daimon" teriminin seçilmesi ilginçtir.
Zeus'tan, Athena'dan bahsederken onları "theos" (tanrı) diye anan
Homeros, insanlar üzerindeki tanrısal etkiyi ise başka türlü dile getirir:
İliada 11:792 "tanrının (daimon) yardımıyla etkile onun
yüreğini." 17:98 "insan tanrı yazgısına (daimon) karşı
çıkarsa, büyük bela gelir başına." Odysseia 5:396 "kötülük
dolu bir tanrının (daimon) hışmına uğramış." 16:64 "bir
tanrı (daimon) vermiş ona bu kaderi, sürünmüş durmuş." 21:201 "keşke
geri gelse o, getirse bir tanrı (daimon) onu."
Ünlü Yunan filozofu Platon (Eflatun) da
"daimon" terimini, "theos" olarak bilinen ulu tanrılar ile
"heros" denilen yarı tanrı kahramanlar arasında tasavvur ettiği alt
seviyedeki tanrılar için kullanmıştır (Rep. 3:392a). Diğer bir eserinde ise,
insanın öldükten sonraki yaşamında, ruhuna öte alemde yol gösteren
varlıkları "daimon" olarak tanımlamaktadır (Phaedon 107).
Platon'un hocası Sokrates, vaktiyle Atina tanrılarını hiçe saymakla ve
talebelerine başka kutsal varlıklardan söz ederek gençliği baştan çıkarmakla
suçlanmış ve sonunda ölüme mahkum olmuştu. Kendisini daima bir daimon'un
yönlendirdiğini ve ilham verdiğini söylemekten çekinmeyen Sokrates, ünlü
savunmasında Platon'a göre şöyle der: Apol. 27d "Peki, daimonlara tanrı
ya da tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz?" Diğer yandan, M.Ö. 5
yüzyılda doğan Platon ile çağdaş sayılan Protagoras ise "görmediğim,
hissetmediğim tanrılardan bana ne!" diyerek tam bir tanrı tanımaz
olmasına rağmen, kendi bulduğu "insan her şeyin ölçüsüdür" kuralınca,
daimon'ları da insanla olan ilişkilerine dayanarak gerçekten var sayıyordu.
Platon'un tanımlamalarına bakılırsa,
Sokrates'in daimon'unu bugünkü anlamıyla bir cin olarak damgalamak mümkün
değildir. Nitekim, batı literatüründe önemli bir yeri olan Platon sayesinde,
Ortadoğu'nun cin tasavvurundan farklı ve belirli bir sistematik içindeki anlamı
ile çok boyutlu bir cin kavramı oluşmuştur Avrupa toplumlarında. Cinler
hakkında veya diğer konularda ufkunu genişletmek isteyenlere, Platon'un (Eflatun)
bütün eserlerinin M.E.B. Batı Klasikleri dizisinde ve ayrıca bir kısmının
da Remzi Kitabevi'nce yayınlandığını hatırlatırım.
Eski Yunan'da cinler kapsamına alınacak en
önemli doğaüstü grup Keres'tir. M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış vazo
süslemelerinde, cüce yapılı ve kanatlı çirkin varlıklar olarak resmedilen bu
yaratıklar, kötülüğün kaynağı olmaktan ziyade insanlara bela getirenler olarak
tanımlanmaktadır. Mesela bunlardan Hepialos, geceleri insanların kabus
görmelerine sebep olan bir cindi. Şimdi Berlin müzesinde duran iki kulplu bir
vazoda, yarı tanrı kahraman Herakles'in boynundan yakaladığı
resmedilen bir Ker de çirkin suratlı, ince iki kanatlı ve bir metre
boyunda gösterilmiştir.
Porphyry'ye göre, insan temiz olmayan gıdalar yerse, ağzını açtığında içine
hemen bir Ker girer ve hastalanmasına yol açarmış. Üstelik, bu cinler özellikle
et gibi kanlı gıdalarda yuvalanırlarmış. O devirlerde mikropların başka türlü
tanımlanmasına imkan olmadığını düşünürsek, bu açıklama hiç de mantıksız
sayılmaz. Hesiodos bile Pandora Efsanesi'nde (Erg. 90) "Eskiden
yeryüzündeki ölümlü insanlar dertsiz ve kaygısız yaşarlardı, Ker'lerin
getirdiği hastalıklara bulaşmadan." der. İhtiyarlığın da bir tür
doğaüstü gücün etkisiyle meydana geldiğini düşünüyordu Eski Yunanlılar. Louvre
müzesindeki M.Ö. 5. yüzyıldan kalma kırmızı bir amforun üzerinde, Herakles'in,
kamburu çıkmış bitkin ve yaşlı bir adamı balyozu ile öldürürken resmedildiğini
görüyoruz. İhtiyar figürünün yanında ise "Keras" yazısı
vardır ve bu figür, Homeros'un Odysseia ll:398'de sözünü ettiği “Ölüm
Ker’i” ile aynı anlamı taşır.
Ancak, Eski
Yunan'daki "Ker" kavramını kapsamlı bir animizm içinde
değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız. Hastalığın, belanın, kabusun, ölümün
birer Ker olması, animist realite normlarına göre, henüz açıklanamamış doğa
kanunlarının insanlar üzerinde nasıl çalıştığını göstermesi ve antropomorfist
bir ifade ile hangi aracın bu işlemde rol aldığını tanımlaması açısından hiç
de saçma sayılmaz. Fakat bu tür bir tanımlamanın, doğayı sadece belirli bir
açıdan yorumlama ihtiyacından doğduğunu da unutmamak gerekir.
Bu kanatlı
cinlerden bir kısmı dişi olup "Harpia" adıyla tanınırlardı.
Şiddetli fırtına ile birlikte saldırdıklarında, Harpia'lar önlerine gelen her
şeyi savurup mahveder, ölenlerin ruhlarını öte aleme taşırlardı. Aynı zamanda,
doğumla birlikte gelen bebeğin ruhunu kapıp kaçıranlar da sivri pençeli,
kanatlı dişi Harpia cinleriydi. Ruhun bir nefes gibi olduğu düşüncesi, ölen
veya doğan bir insanın ruhunun da nefese benzer esinti ile taşınacağı inancına
yol açmış ve sonunda bu taşıyıcı varlıkların fırtına veya rüzgarlarda
bulundukları yorumunu yaratmıştı. Yani, insanlar önce bu tür bir cinin
faaliyetini görüp daha sonra açıklamasını yapmak yerine, nasıl olduğunu
kavrayamadıkları bir doğa olayını önce kendilerine göre yorumlamış, daha
sonra da bu yorumda yer alan doğaüstü güçleri kişileştirme yolunu
seçmişlerdir. Fakat, 25 asır öncesine göre normal sayılan bu empirik
olmayan akıl yürütme, günümüzün bilgi ve tecrübe birikiminde yaşayan bir insana
göre hiç de mantıklı sayılmaz. Buna rağmen, halk arasında hala aynı ilkel
düşünce kalıplarının bulunması, cinlerin gerçek olmasından çok ilkel seviyede
düşünmekten öte bir faaliyette bulunamayan insanların ne kadar yaygın olduğunu
göstermektedir.
Yüz
ifadeleri ile meşhur cinler ise "Gorgon" sınıfına girerler.
Bunların içinde en tanınmışı, Perseus'un kafasını kopardığı Medusa adındaki
dişi cindir. İnsanın kanını donduran bakışları, dışarı sarkık dilleri ve buz
gibi bir ifade ile sırıtan korkunç yüzleri ile Gorgon'lar canavar ruhlu yaratıklar
olarak düşünülmüşlerdir. Gorgon eğer kalbi temiz olmayan bir insana görünürse,
onu anında taşa çevirerek öldürürmüş. Bu arada Siren türü cinleri de
unutmamalıyız. Dilimizde "deniz kızı" denilen sirenler,
belden aşağısı balık gibi olan ve güzelliği ile denizcilerin aklını başından
alan yaratıklardır. Odysseia destanında (12. bölüm),
büyücü Kirke tarafından önceden uyarılan kahraman Odysseus, Sirenlerin
bulunduğu adaya geldiğinde, denizcileri tatlı sesleriyle büyüleyip gemilerin
kayalıklara çarpmasına sebep olan bu cinlerin şerrinden, arkadaşlarının
kulaklarını balmumu ile tıkamak suretiyle kurtulabilmiştir.
Erinys türü
cinler ise daha çok öldürülmüş insanların intikamını alan dişi yaratıklardır.
Erinys'leri diline dolamayı pek seven Aeschylos, Agamemnon - Khoephoroi -
Eumenides trilogiasında, ana katili Orestes'in bu öç
alan cinlerden neler çektiğini uzun uzadıya anlatmıştır. Çok sonraları ise,
Erinys'ler cehennem zebanileri olarak düşünülmüş ve Tartaros'da (ölüler
ülkesinin dibi) kamçılar ve yılanlarla ruhlara eziyet eden Erinys'ler, Latin
şairi Virgilius'un Aeneis destanındaki ürkütücü manzaranın baş
kahramanları olmuşlardır.
M.Ö. 6.
yüzyıldan itibaren Trakya'dan Yunanistan'a ve Güney İtalya'ya kadar uzanan bir
alana yayılan Orpheus tarikatında da tanrılardan ziyade daimonların
önemli bir yer aldığı görülür. Aslında, bu tarikatta mistik anlamda çok yönlü
bir tektanrıcılık inancı hakimdi. Olympos'un tanrıları ismen geçerli olsalar
bile, bunlar doğrudan ilişki kurulması mümkün olmayan tek bir tanrıyı
tanımlamaya yarıyorlardı. İşte bu tek tanrı, Orpheus kültünde karşımıza bir
daimon olarak çıkmaktadır. Bacchus ve Eros gibi, Orpheus
inancının temel taşını oluşturan Dionysos da bir daimon'du. Bitki,
hayvan veya insan biçiminde görünebilirdi. Zamanla Phanes adını alan
Dionysos, böylece tamamen tanrısal gücün simgesi haline geldi. Eski Yunan'a
dışardan giren bu mistik akımın özündeki dişilik faktörü ve tanrısal
birleşmedeki rolünün etkisi, daha sonra Avrupa kavimlerinde Hıristiyanlık
anlayışını farklı temellere dayandıran ana unsurlardan biri olmuştur.
Halk
olarak Eski Yunanlılar daha çok yeraltı dünyasının varlıklarına yönelik bir
ibadet biçimine önem vermişlerdir. Olympos tanrıları adına düzenlenen
şenliklere rağmen, halkın kthonian (yeraltına ait) tanrıların (daimones)
getireceği belalara karşı önlemler almak üzere, bu güçlere şirin gözükmek
amacıyla, kendilerini sürekli ayinler yapmaya mecbur hissettikleri
anlaşılmaktadır. Hiç beklenmedik yerde ortaya çıktığı varsayılan bu cinlerin
şerrinden korunmak için, herbirine uygun tütsüler ve dualarla, belirli
vakitlerde kurbanlar vermişler. Ancak, bu işlemin yeterli olmadığını
gördüklerinde, tanrısal güce sahip olabilmek ve böylece yeraltı cinlerinin
getirdiği belaları defedebilmek için, özel inisiyasyon ayinlerinin temelini
atmışlardır.
─☼─
M.Ö. 3.
yüzyıldan itibaren Akdeniz'i egemenliği altına almaya başlayan Roma
İmparatorluğu, aynı zamanda farklı toplumlardan da etkilenerek, asırlar
boyunca ağırlığını koruyacak bir Romen kültürünün temelini atmış oldu. Bugünkü
batı medeniyetinin oluşmasında ve dolayısıyla batının değer yargılarında en
etkili faktör sayılan antik Roma dünyasının cinlere bakış açısı da
imparatorluğun sınırları gibi çok geniş bir alana yayılmıştı. Dini inançların
yanı sıra; Divinatio (kehanet, geleceği bilme) ve Magia (sihir,
büyü) gibi Arcana Mundi (kainatın sırları) kapsamında ele alınan Ars
Occultum (gizli sanat), batı dünyasında ilk sistematik yapısına Romalılar
döneminde kavuşmuştur. Bu kısa incelemede elbette ki böylesine devasa bir konuyu
etraflıca ele almak mümkün değildir. Ancak, önemli eserlerden aktardığım bazı
orijinal pasajlar ile size bir fikir vermeye çalışacağım.
Romen
düşünce aleminin en çok Eski Yunan'dan etkilendiğini belirtmeye gerek yok.
Platon'un talebesi Xenokrates, Latin edebiyatında "cinler biliminin
babası" olarak bilinirdi. Nitekim, Plutarkos da bu cinci hocanın
yolundan giderek ilk sistematik Demonoloji'yi (cinler bilimi)
kurmuştur. M.S. 1.-2. yüzyılda yaşamış Yunanlı bir yazar olmasına rağmen,
Plutarkos Latin edebiyatına maledilmiş ve 16.-19. yüzyıl Avrupa'sını en çok
etkileyen klasik yazarlardan sayılmıştır. Sokrates'in Cini Hakkında (D.Gen.Soc.
589b) adlı eserinde şöyle der: "Cin (daimon), çok yoğun bir
biçimde düşünebilen ruhsal bir varlıktır. Bunların düşünceleri havada öylesine
güçlü bir titreşim yaratır ki, diğer cinler gibi bazı duyarlı insanlar da bu titreşimden
etkilenerek cinin düşüncelerini alabilirler." Böylece, duru-işiti (clairaudience) ve
telepati hakkındaki ilk bilimsel(!) açıklamayı da yapmış oluyordu Plutarkos.
Kahinlerin Çöküşü adlı eserinde (419b), klasik
çağın sembolü olan doğa tanrısı (daimon) Pan'ın ölümünü dile
getirirken de Plutarkos şöyle demiştir: "Thamus adındaki Mısırlı bir gemici,
Korfu adasının güneyinde seyrederken, Paksos adasından gelen bir ses duydu. Bu
gizemli ses, gemi dümencisi Thamus'a, Yüce Pan'ın öldüğü haberini etrafa
yaymasını söyledi. Thamus söyleneni yapınca, karadan korkunç bir inilti ile
karışık feryatlar yayılmaya başladı."
Bu hadisenin imparator Tiberius
zamanında olduğu, yani Peygamber İsa'nın yeni bir dini vazetmesiyle birlikte
meydana geldiği düşünülürse, verilmek istenen mesaj daha iyi anlaşılacaktır:
Adı "bütün her şey" anlamına gelen Pan, doğayı temsil eden en
yüce daimon'dur. Eski düzenin koruyucusu olan Pan ile birlikte diğer bütün
daimon'lar, dünyayı saracak yeni bir din adına yapılacak zorbalıklar altında
yokolup gideceklerdir. Bu yüzden, doğanın her bir köşesinde yuvalanmış olan bu
küçük tanrılar, haberi aldıklarında kendi vakitlerinin de dolduğunu anlayarak,
feryat figan içinde acılarını dile getirmişlerdir. Burada yokolup giden unsur,
klasik çağın yobazlığa yer vermeyen ve insanın doğa ile birlikte uyum içinde
yaşamasını öğütleyen ilkelerdir. Nitekim, bir kehanet sayılan bu haykırış
zamanla gerçekleşmiş ve Ortaçağ'da İsa adına yapılan işkencelerde, yobazlığa
kurban giden insanların yıllarca tükenmeyen feryatlarında defalarca
tekrarlanmıştır. Elbette ki doğanın bu haykırışı sadece Avrupa'da yankılanmadı.
Ortadoğu'da günümüzde bile aynı sesleri duymak mümkün.
Kahinlerin Çöküşü'nden (414-415), Plutarkos'un
cinler hakkındaki açıklamalarına devam edelim: Suyun topraktan, havanın
sudan ve ateşin de havadan çıkması gibi; insanlar arasındaki
üstün ruhlar bir değişime uğrayarak kahramanlara, kahramanlar da aynı biçimde
değişerek daimon'lara dönüşürler. Ama, bu daimon'lar arasında saflaşarak üst
seviyeye erişebilenlerin sayısı azdır ve bu ancak uzun bir süre içinde meydana
gelebilir. Diğer yandan, kendisini kontrol edemeyip zamanla aşağılaşmaya
başlayan daimon'lar da vardır. Bunlar ise tekrardan ölümlüler gibi bedene
bürünüp dünyada sefil bir hayat yaşamaya mahkum olurlar."
Aynı eserden bir başka bölümle devam
ediyoruz (418): "Tanrılar insanlarla doğrudan bağlantı kurmazlar. Bu
işi üslenenler daimon'lardır ve tanrılar onların aracılığıyla mesajları
iletirler. Mesela, adakları kontrol edenler, ayinleri gözetenler, kötülerin
cezasını verenler, kahinleri yönlendirenler hep daimon'lardır. Kehanetle görevli
daimon ortadan kaybolursa, kahinin yeteneği yokolur. Daimon'lar sürgüne
uğrarlarsa veya başka bir yere göçerlerse, kahinin gücü de biter. Ama,
daimon'lar tekrardan geri gelirlerse kahin yine eskisi gibi konuşmaya başlar.
Daimon'lar çok uzun bir aradan sonra dönseler bile bu mümkündür. Çünkü, kahin
bir müzik aleti gibidir, onu çalmasını bilenin elinde her zaman ses
verecektir." İkibin sene öncesinden yansıyan bu açıklamalar,
günümüzdeki medyumların bedensiz varlıklarla nasıl irtibat kurduklarına yönelik
değişik bir yorum sayılabilir. Elbette ki "medyum" derken, cinleri
olduğunu iddia eden şarlatan dolandırıcıları kastetmiyorum.
Plutarkos, İsis ve Osiris adlı
bir başka eserinde, geç Hellenistik ve erken İmparatorluk dönemlerinde dikkati
çeken bir biçimde yayılan İsis Kültü ile gelen Eski Mısır tanrılarını da
üst düzeyde daimon'lar olarak tanımlamıştır. Aynı yöntemi daha sonra Kilise de
kullanacak ve Roma'dan miras kalan doğaüstü bütün güçleri etkili birer cin
olarak niteleyecektir. Ancak, Kilise'nin tutumu Plutarkos'unki kadar liberal
olmamış, geçmişin bütün mirasını bir çırpıda “şeytani güçler” diye lanetleyip,
doğa ile halkın arasına bir umacı gibi girerek insanlara kan kusturmuştur.
Cin çıkarma (exorcism) konusunda da Philostratus'un
Tyana'lı Apollonius'un Hayatı adlı eserinde (4:20) ilginç bir bölüm
vardır: Ünlü bir filozof ve mucizeler adamı olan Apollonius, günün birinde
ayinle ilgili vaaz verirken, dinleyiciler arasından genç bir adam filozofun
her dediğine yüksek sesle ve kaba bir biçimde gülerek karşılık veriyormuş.
Sonunda Apollonius'un tepesi atmış ve genç adama "Böyle saldırgan
biçimde karşılık veren aslında sen değilsin. İçindeki cin seni böyle davranmaya
zorluyor. Ama sen bunun farkına varamıyorsun!", demiş. Genç adam ise
bir süre daha kahkahalar attıktan sonra birden bire ağlama krizine girmiş.
Ağlamanın ardından da kendi kendine konuşup şarkı söylemeye başlamış. Halk bu
taşkınlığını adamın gençliğine vermiş. Ama, aslında bir cinin etkisi
altındaymış ve içki içmediği halde bile çoğu kez sarhoş gibi davranırmış.
Apollonius bu sırada genç adama sert bir biçimde bakınca, adamın içindeki cin
sanki yanıyormuş gibi öfke ve korkuyla dolu çığlıklar atmaya başlamış. Cin, genci
rahat bırakacağına ve başka kimseye de musallat olmayacağına dair filozofa
yalvarırcasına söz vermiş. Apollonius ise sanki bir köleye hitap edercesine,
cine derhal genç adamı bırakmasını ve bunu bir işaretle belli etmesini
emretmiş. Cin, "Evet, şimdi onu bırakacağım ve işaret olarak da şu
ilerdeki heykeli devireceğim", demiş. Ardından, bütün kalabalığın
gözleri önünde koca heykel önce hafifçe yerinde sallanmış ve sonra büyük bir
gürültü ile devrilip parçalanmış.
Roma kültürüne has olarak bir de "Genius"
denilen cinler vardır ki bunların her insana doğumundan ölümüne kadar eşlik
ettiğine inanılırdı. Evrende çeşitli cinler olmasına karşın, Roma inancına
göre, bunlardan sadece biri tanrılar tarafından yeni doğan bebek için seçilir
ve ölümüne kadar ona ait kılınırdı. Arapçadaki "cinni, cin"
kelimesinin buradan geldiği söylenir. M.S. 3. yüzyılda yaşamış filozof Plotinus'un
kendisine yoldaşlık eden cinin kim olduğunu nasıl öğrendiğini, talebesi Porphyry,
Plotinus'un Hayatı adlı eserinde (56-60) şöyle anlatır: "Roma'ya
Mısırlı bir rahip geldi ve Plotinus ile tanıştı. Rahip gizli güçlerini
kanıtlamak amacıyla, Plotinus'a kendi Genius'unu göstermek istiyordu. Plotinus
da bu teklifi içtenlikle kabul etti. Mısırlı rahibin söylediğine göre, bu cin
çağırma işlemi ancak İsis Mabedi'nde yapılabilirdi. Zira, rahibe göre
Roma'da tek 'temiz yer' orasıydı."
Porphyry cinin nasıl davet edildiğini
anlatmaya devam ediyor: "Görünecek cinin ne yapacayı bilinmediğinden,
bu gizli ayine yardımcı olarak katılan kişi elinde iki canlı tavuk tutmak zorundaydı.
Eğer cin kendisini çağıranları tehdit etmeye başlarsa, yardımcı elindeki
kutsanmış tavukları hemen keserek cinin saldırmadan kaybolmasını sağlayacaktı.
Rahip dualar okuyarak Plotinus'un cinini görünmeye davet ettiğinde, karşısına
çıkan varlığın rastgele bir cin değil de üstün bir varlık olduğunu farkedince:
Ey kutsanmış Plotinus, senin Genius'un aşağı seviyeden bir cin değil, bir tanrı
bu gördüğüm!, diyerek haykırdı. Ama, zuhur eden varlığa soru sormaya fırsat
kalmadan, yardımcı korkudan elindeki tavukları boğazlayınca, varlık derhal kayboldu.
Ancak, bu sırada Plotinus kendi cinine yeterince bakıp inceleme imkanını
bulabilmişti. Daha sonra kişisel cinlerle ilgili monografını da bu olaya
dayanarak yazdı."
Porphyry'nin talebesi olan Iamblikus
da Mısır Sırları Hakkında adlı
eserinde, daimon'ların tanrılardan, kahramanlardan ve ölmüşlerin ruhlarından
nasıl ayırt edileceğini anlatmıştır. Neoplatonist bir zihniyetle yazılmış olan
bu eser, içeriğinin son derece anlaşılmaz olmasına rağmen, daha sonra Avrupa'da
cinler hakkında uydurulan saçma sapan sınıflandırmalarda önemli bir kaynak
sayıldı.
Avrupa'da
ileride Kilise'nin baskısına kaynak olacak eserlerden biri de İncil'in
Hazırlanışı adı altında Eusebius'un M.S. 4. yüzyılda
yazdığı propaganda kitabıdır. Eusebius'a göre, Tanrı'nın dünyayı kurtarma
girişiminde bu eski çoktanrılı inançların önemli bir rolü vardır. Zavallı eski
insanlar şeref uğruna, sevgi adına bu tanrılara ve cinlere tapınmaya
zorlanmışlar. Ama aslında bu tapınmanın ardında yatan temel faktör korku imiş.
Güçlü tanrılar ve başedilemeyen cinlerden korkan eski insanları kurtarmak için,
gerçek sevgi mesajı ile gelen tek ve yenilmez Tanrı sonunda kendini göstermiş.
Eusebius'un dört sınıfa ayırdığı pagan (hıristiyan olmayan) güçler arasında
cinler önemli bir yer tutar. Tanrılar gökleri paylaşmışlardır. İyi huylu cinler
de Ay'da ve Ay ile yer atmosferi arasındaki alanda hakimiyet kurmuşlardır.
Yerde kahramanların sözü geçmektedir. Ölümlülerin ruhları ise yeraltındadır.
Kötü cinler de yerin dibinde yuvalanmışlardır. Bu sınıflandırmadan sonra,
Eusebius bütün bu varlıklara tapmanın aslında büyük bir günah olduğunu söyler
ve aslında hepsinin ne kadar kötü güçler olduklarını anlatmaya koyulur.
Roma
İmparatorluğu M.S. 3. yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen barbar kavimlerinin
saldırılarına uğradı. M.S. 4. yüzyılın sonunda, Germenler bütün Avrupa'ya
yayılmış durumdaydılar. Romalıların "barbar" dediği Germenler,
savaşmayı seven, çalışkan, vahşi ama hayat dolu ve doğaya son derece bağlı
insanlardı. Roma ise artık eski yaratıcılığını kaybetmiş, çözülmeye ve
kokuşmaya yüztutmuştu. Böylece, 5. yüzyılın sonuna doğru Avrupa'da Roma'nın
güneşi batarken yeni krallıklar kuruluyordu.
─☼─
Kuzeyden gelenlerin tanrıları da
kendileri gibiydi. Savaşa susamış Odin veya Wodan, aynı zamanda
ilham tanrısıydı. Yıldırımlar yağdıran öfkeli Thor, yeri geldiğinde
toplumun koruyucusuydu. Freyr ile Freyja bereketin sembolü olarak
ne kadar sekse düşkünlerse, bir o kadar da ailede çocukların ve tarlada ürünün
iyi yetişmesi için yardımcı olurlardı.
Germen ve Kelt efsanelerinde Elf olarak
anılan cinler, doğaüstü güçleri olan son derece güzel yaratıklardır. İnsanlar
gibi ölümlü olmalarına rağmen yaşamları daha uzundur. Sadece özel yetenekleri
olan insanlar Elfleri görebilirler. Bu yaratıklar zor durumda kalan insanlara
yardım etmeyi severler. Ama kötü huylu kişileri cezalandırdıkları da
görülmüştür. Evlerde insanlarla birlikte yaşadığı kabul edilen Elflere un ve
tuz ayırmak, bazen de süt vermek adettendir. Tarla ve bahçelerdeki Elflerin
yemesi için, ürün sonuna kadar toplanmaz ve az bir kısmı onlara bırakılır. Eski
Alman inancına göre, Heinzelmaennchen denilen küçük yaratıklar, geceleri
köylülerin yarım kalmış işlerini tamamlarlar. Elflerin müzikten çok hoşlandığı
söylenir. Özellikle ayın parlak olduğu berrak gecelerde şarkılar söyleyip dans
eden Elfler görülür. Saçı sakalı kırmızı ev cinleri ise pek şirindir. Akşamın
alacakaranlığında kuyuların etrafında dans eden kırmızı ceketli Elfler, bazen
küçük çocukları aralarına alırlar. İrlanda Elflerinden Leprechaun da
hazinesinde altın biriktirmesiyle ünlü muzır bir cücedir. Dikkatsiz insanların
paralarını çalıp mağarasında istifler.
Su perileri diyebileceğimiz bir başka
Elf grubunun ise erkekleri Neck, Mummel ve dişileri de Nixe, Mühmchen
gibi adlarla bilinir. Bunların yanı sıra, yerin altında yaşayan cüce boylu
kara Elfler vardır. Kara Elfler gün ışığına dayanamazlar, taşların
altına saklanırlar. Elfler doğa güçlerini sembolize ettikleri için genellikle
ormanlarda, dağlarda, göllerde, ırmak kenarlarında yaşarlar. Slavların Rusalkas
dedikleri cinler ise Elflere benzemekle birlikte, Slav cinleri, insanları
gibi daha vahşi ve kaba yaratıklardır.
Bu iyi huylu cinlerin yanı sıra, bir
de insanlara musallat olan kötü varlıklardan bahsedilir. Ancak, Germenlerin
cinlerle ilgili efsanelerinde, cinlerden çok ölmüşlerin ruhlarıdır kötülük
yapanlar. Adları Incubus ve Succubus olarak geçen hortlak tipi
yaratıklar, aslında birer cin olmaktan ziyade geceleri rüzgârla birlikte gelen
ölülerin ruhlarıdır. Bu yaratıklar hayvanların üstlerine binerler, dallara
asılırlar, ineklerin veya emziren kadınların sütlerini çalarlar ve uyuyan
insanların göğsüne çıkıp onları boğmaya çalışırlar. İngilizce'de bugün
karabasan anlamına gelen "nightmare", 13. yüzyılda, geceleri
dişi bir at (mare) biçiminde veya ata binerek gelen kara Elflerin kraliçesinin
adıydı ve insanlara kabus gördürdüğüne inanılırdı. Bu kelime Fransızca'ya "cauchemar"
(sıkıştıran hayalet) olarak geçmiştir. Keza, Almanca'daki "Alptraum"
(karabasan) kelimesi, uyuyan insanın göğsüne çıkarak nefesini kesen Alp adındaki
kara Elfin gördürdüğü rüya (Traum) anlamına gelir.
Dil üzerindeki etkisi bakımından,
burada son olarak bir de İngilizlerin Goblin, Almanların da Kobolt dedikleri,
insanlardan hiç hoşlanmayan yer cinlerinden bahsedeyim. Bu cinin yaramazlığına
inanç özellikle madenciler arasında o kadar yaygındı ki, gümüş ocaklarında sık
rastlanan kobalt madeninin isim babası yapmışlardı onu. Madenciler,
kendilerine göre işe yaramayan bu beyazımsı metali, gümüş yataklarına sırf
onlara inat olsun diye zorluk çıkarmak için Kobolt cininin yerleştirdiğini
zannederlermiş.
Barbar kavimlerin
Hıristiyanlaştırılması ile bu inançlar elbette ki bir anda halkın zihninden
sökülüp atılmadı. Ama, kilisenin sürekli korku çığırtkanlığı yapması sonucunda,
Elfler de gitgide halkın gözünde kötü birer cin oldular.
─☼─
M.S. 476'da
Batı Roma İmparatorluğu çökünce, meydan Papalık kurumuna kalmıştı ve Roma
Katolik Kilisesi hiç vakit kaybetmeden bu fırsatı kullandı. Aslında,
Avrupa'daki Kilise'nin öne sürdüğü doktrinler ile 5 asır önce yaşamış Peygamber
İsa'nın öğretileri arasında pek bir benzerlik olduğu söylenemezdi. Ama,
Kutsal Kitap (İncil) adına konuşan örümcek kafalı papazların yobazlık kokan
vaazlarından başka eğitim kaynağı olmayan halk, eninde sonunda bulduğu ile
yetinmek zorundaydı.
Aslında
ritüel ve hiyerarşi kurallarına bakacak olursanız, son dönem Mısır rahiplerinin
Roma üzerindeki etkisinden Kilisenin ne denli etkilendiğini kolaylıkla
görebilirsiniz. Papalık, bir bakıma, eski İsis - Osiris - Horus
geleneğini Kutsal Ruh - Baba - Oğul şeklinde taklit etmekten başka bir
şey yapmamaktadır. Bunların ise İsa'nın öğretisiyle hiçbir ilgisi yoktur.
Kutsal Kitap’ın
yanlış tercümeleri ve Yahudi geleneğinin etkisi ile, Antik dönemden kalan daimon
terimi, Kilisenin elinde bir çırpıda "kötü varlık, şeytan,
put" olarak yorumlandı. Bu yorumlarda elbette ki aslında koyu bir
Yahudi gelenekçisi olan ve sonradan İsa'nın öğretisini benimsemiş gibi
görünerek onun bütün sözlerini çarpıtan havarisi Aziz Pavlus'un mektuplarının
büyük rolü olmuştur. Korintoslulara 1. Mektup'ta (10:20)
şöyle der: "Putperestler kurbanlarını aslında Tanrı olmayan daimonlara
sunuyorlar, işte ben sizin bu daimonlarla ortak olmanızı istemiyorum... Biz
istediğimizi yapmakta serbestiz, diyorsunuz. Ama, her istediğiniz sizin için
faydalı mıdır?” Paulus'a göre insanlar kendi iradelerini öyle istedikleri gibi kullanamazlardı.
İnsanlar için neyin iyi olduğunu ancak Tanrı bilir ve emrederdi. Pavlus'un
öğretisine göre kurulmuş Kilise de Tanrı'nın yeryüzündeki aracısı olduğuna
göre, Kilisenin başı olan Papa ne derse o olacaktı.
Daha önceki devirlerde, tanrıların
insanlarla ilişki kurmasında etkili rolü üslendiği söylenen daimonlar, doğaüstü
güçlerin kişileştirilmiş sembolleri olarak zihinlerde yer almışken, bu kez
bütün daimonların yetkisini Kilise kendi üzerinde toplamış ve eski daimonları
da kötülüğün kaynağı olarak damgalayarak konuyu kapatmıştı. Aslında kimin daha
belalı bir cin olduğunu insanlar zamanla gayet iyi anlayacaklardı. Fakat, adına
Kilise denilen bu yeni cin ile o dönemlerde iyi geçinmek zorundaydılar.
Yahudi geleneğinden kalma efsanelere
dayanarak Eski Yunan filozoflarının açıklamalarını yorumlayan Kilise, daimonlar
için yeni bir tanımlama yapmakta hiç güçlük çekmedi. Adına Satan (Şeytan)
denilen ve Tanrı'ya başkaldırdığı için göklerden kovulan isyankar başmeleğin
ordularıydı bu kötü yaratıklar. Nitekim aynı doğrultudaki bir yorum ile,
yine Ortadoğu'da Yahudi efsanelerinden çok sonra filizlenen başka bir dinde
karşılaşacaktı insanlar. Ama, bu dinin Avrupa'ya uzanmasına kadar daha çok
vakit vardı.
Kanonik addedilen dört İncil'de, dört
ayrı yazar tarafından Peygamber İsa'nın hayatı anlatılmıştır. Bunların
naklettiklerine bakılırsa, İsa'nın yaşadığı dönemde ortalık cinlerle
kaynamaktadır ve her gittiği yerde başına üşüşen cin çarpmış insanları bu kötü
varlıkların saldırısından Peygamberin nasıl kurtardığı anlatılır. Bu cinler
hiç kuşkusuz Antik Çağ'ın daimonları ile aynı kefeye koyulmuştur Kilise
tarafından. Burada iki örnekle görelim Peygamber İsa'nın cinleri nasıl
çıkardığını: Matta İncili 8:28-32 "(İsa) Karşı yakaya
ulaştığında, Gadarinilerin diyarında, mezarlardan çıkan cinlere tutulmuş iki
adamla karşılaştı. Bunlar o kadar azgınlardı ki kimse o yoldan geçemezdi. Ey
Tanrı'nın oğlu, bizden ne istiyorsun? Vaktimiz tamamlanmadan önce bize eziyet
etmeye mi geldin? diye bağırdılar. Biraz ilerde otlayan büyük bir domuz sürüsü
vardı. Cinler ona (İsa'ya) yalvardılar: Eğer bizi çıkarırsan, şu domuz
sürüsüne gönder! İsa da onlara gidin dedi ve (cinler) çıkıp domuzların içine
girdiler. Sonra bütün domuz sürüsü hızla yardan aşağıya atlayıp gölün
sularında boğuldu."
Markos İncili 9:14-29 "... Kalabalıktan
biri dedi ki: Sahip, sana oğlumu getirdim. Musallat olan bir ruh yüzünden
konuşamaz hale geldi. (Kötü ruh) ne zaman saldıracak olsa, onu yerden yere
çarpıyor. Oğlum da ağzından köpükler saçarak dişlerini gıcırdatıyor ve kaskatı
kesiliyor. Havarilerine bu kötü ruhu çıkarmalarını söyledim ama beceremediler.
İsa da cevap verdi: Ne inançsız ve sapık bir nesil bu! Ne vakte kadar sizinle
birlikte olacağım? Getirin onu bana. Sonra çocuğu ona getirdiler. Ruh onu görür
görmez çocuğu sarstı ve çocuk yere düşerek ağzından köpükler saçmaya ve
debelenmeye başladı. İsa babasına sordu: Ne zamandan beri bu böyle? Babası
cevap verdi: Küçüklüğünden beri. (Ruh) onu çok kere ateşe ve suya atarak yok
etmek istedi. Ama, eğer sen bir şey yapabilirsen, bize acı da yardım et! İsa
ona karşılık olarak şöyle dedi: Eğer yapabilirsen ha! İmanı olan için her şey
mümkündür. Çocuğun babası haykırdı: Benim imanım var. İmanımın yetmediği yerde
bana yardım et! Bu sırada İsa kalabalığın onlara yaklaştığını gördü ve kötü
ruhu azarlayarak şöyle dedi: Dilsiz ve sağır ruh! Sana emrediyorum. Çocuktan
çık ve bir daha da ona girme! Ruh da haykırıp çocuğu şiddetle sarstıktan sonra
çıktı. Çocuk ceset gibi hareketsiz kalınca, etraftakiler öldüğünü söylediler.
Ama, İsa onun elinden tuttu ve ayağa kaldırdı. İsa eve girdikten sonra,
havarileri ona gizlice sordular: Bunu niye biz çıkaramadık? O da dedi ki: Bu
tür olanı duadan başka bir şeyle çıkarmanın imkanı yoktur."
İncillerdeki bu hikayeler,
daha sonra Kilisenin exorcism (cin çıkarma) operasyonları için önemli
bir malzeme sayıldı. Fakat, epilepsi vakasına benzeyen hikayedeki beceriksiz
havariler gibi başarılı olamadıkları zamanlarda - ki genellikle böyle oluyordu
- egzorsist papazlar daha da etkili yöntemler keşfederek, cinleri çıkarıyoruz
derken binlerce insanı ya sakat ettiler ya da toptan öldürdüler. Bu arada bazı
zeki papazlar ruhsal hastalıkların sebeplerini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı,
ama bu deneylerin faturası halka çok pahalıya maloluyordu.
─☼─
Sapkınları,
dine küfredenleri, büyücüleri, şeytani işlerle uğraşanları meydana çıkarıp
halkı bu kötü insanların şerrinden korumak için, Kutsal Roma Kilisesi 12.
yüzyılda bütün Avrupa'da etkili bir soruşturma komitesi kurulmasına karar verdi.
Aslında daha önce de böyle yerel komiteler kuruluyor ve zararlı sapkınların
cezası veriliyordu. Ama, cezalandırmalarda ipin ucunu kaçıranlar artınca,
Papalık bu işi ele almak zorunda kaldı. Adını "soruşturma"
anlamındaki Latince "inquisitio" kelimesinden alan bu
kuruluşun yetkileri, ancak 1908 yılında Papa Pius X tarafından Kilisenin
modernizasyonu sırasında kısıtlanabilmiştir.
Umberto Eco,
sinemaya da uyarlanan Gülün Adı adlı romanında,
yedinci bölümde rahip Jorge'nin ağzından Kilisenin felsefesini çok anlamlı bir
biçimde dile getirir: Kilise kanununun adı Tanrı korkusudur. Halk devamlı
korkmalıdır ki Tanrı'nın gölgesi olan Kilise ayakta kalabilsin. Engizisyon
işte bu amaçla kurulmuştu ve uzun yıllar boyunca görevini hiç acımadan yerine
getirdi.
Engizisyon'un
en çok hışmına uğrayanlar, hiç şüphesiz cadılardı. Aslında cadılığın kökünde,
Avrupa'ya kuzeyden gelen barbar kavimlerin doğaya ve bilinmeyene olan tutkusunu
bastırıp halkı batıl inançlarla korkutmaya çalışan Kilise'ye karşı bir
protesto vardır. Bu protesto en çok İngiltere adasında kendisi göstermiş ve
halkın yoğun tepkisi sayesinde buraya Engizisyon girememiştir. Günümüzde Margaret
Murray tarafından gayet iyi bir yorumla sunulan bu Witch kültü, Batı
Avrupa'da
Hıristiyanlığa karşı pagan dinlerin yeniden ayaklanışı anlamını taşır.
Murray'in 1921de yayınlanan The
Witch-Cult in Western Europe adlı araştırmasında, cadılarla cinler
arasındaki bağlantı şöyle tanımlanır: (App.I) "Bir zamanlar Avrupa'da
yaşayan cüce ırktan çok az elle tutulur bakiye kalmıştır günümüze. Ama bu ırk
cinler ve perilerle ilgili birçok hikayede varlığını koruyabildi. Her yedi
senede bir kendi tanrılarına bir insanı kurban etmelerinden başka bunların dini
inançları ve gelenekleriyle ilgili bir bilgimiz yok... Cadıların, bu periler
olarak bilinen ırk ile güçlü bir bağlantısı olduğu kesindir. Tahminimce, üçyüz
yıl öncesine kadar, peri ırkına bağlı gelenekler devam etmiştir ve bu
gelenekleri sürdürenlere de cadı (Witcb) denmiştir."
Fakat, Engizisyon papazları Murray
gibi düşünmüyorlardı. Cadılıkla suçlanan kişinin içine girdiği varsayılan
cinleri çıkarmak için önce ellerini ayaklarını mengenelerle sıkıştırarak işe
başlıyorlar, kollarından ve bacaklarından gererek devam ediyorlar ve sonunda
cadının iyice kurtulabilmesi için onu bir direğe bağlayarak diri diri
yakıyorlardı. Cadılıkla suçlanmak için de öyle olağanüstü bir şey yapmaya
gerek yoktu. Mesela, bir kimsenin yüzünde, kolunda veya kaba etinde belirgin
bir beni veya ten lekesi varsa, bu işaret o kişinin Şeytan’la işbirliği yaptığına
kesin bir kanıt sayılırdı. Ormanda biraz fazla dolaşıp yabani bitkileri
toplayarak sebze çorbası yapan kadınlar da emrindeki cinlere ziyafet vermekle
suçlanıp apar topar Engizisyon heyeti karşısına çıkarılabiliyordu. Eğer bir
kadın kilisedeki ayin sırasında esnerse, kutsal sözleri duyan içindeki cinin
kaçmak için ağzından çıkmaya çalıştığına hükmedilirdi.
Cinlere karışan genç kızlarla ilgili
ilginç bir olay da 1692 yılında, ABD'nin Massachusetts eyaletinin Salem
kasabasında meydana geldi. Ann Putnam, Marry Wadden ve diğer kızların abuk
sabuk iddialarla ortalığı ayağa kaldırmaları sonucunda, bir tür Engizisyon
mahkemesi kuruldu ve yobazlar kısa zamanda kasabada dehşetengiz bir cadı avına
giriştiler. Yıllar sonra her şeyin düzmece olduğu anlaşıldığında ise çoktan iş
işten geçmişti.
Burada son olarak, cadıların nasıl
meydana çıkarılacaklarını ve cinlerle ilişki kurduklarını itiraf etmeleri için
hangi işkencelerin yapılacağını etraflıca anlatan bir kitaptan, 1487 yılında Jakob
Sprenger ve Heinrich Institoris tarafından yazılan Malleus
Maleficarum'dan (Cadıların Balyozu) bir yorum aktaracağım. Üç ciltlik
bu eserin "Acaba cinler kendi başlarına kötülük yapabilirler mi,
yoksa illaki bir cadının yardımına mı gerek duyarlar" adlı
bölümünde yazarlar şu kanıya varmışlar: "Tanrı'nın kulları olmaksızın
da cinlerin etkisi vardır. Ama, bir yerde cinler faaliyet gösterecekse, orada
mutlaka kendilerine yardım etsin diye birisini bulup kandırırlar ve onun
vasıtasıyla kötülüklerini daha etkili bir biçimde yayarlar. Bu yüzden,
cinlerle ilgili bir olaya tanık olan iyi bir Katolik, çevresindekileri dikkatle
incelemeli ve kimin cadı olduğunu tahmin edip yetkililere hemen
bildirmelidir."
Sprenger, nedense aklını
kadınlara fena takmıştı. Cadıların kesinlikle kadınlar arasından çıktığına
inanıyordu. 1631 yılında Friedrich von Spee tarafından kaleme alınan Cautio
Criminalis adlı eserde ise bütün bu kepazeliklerin din adına
yapılmasının utanç verici olduğunu belirten yazar, bir dedikodu uğruna cadı
diye damgalanan kadınları çırılçıplak soyup en mahrem yerlerine kadar
inceledikten sonra öldüresiye işkence etmenin ilahi adaletle bir ilgisi
olmadığını savunur. Ancak, unutmayalım ki bu tarihte Almanya'da dini reformlar
yerleşmiş ve insanlar yobazların baskısından kısmen de olsa kurtulmuşlardı.
─☼─
Ortaçağ'ın
karanlık Avrupa'sında, kendilerini gizliden gizliye cinlerin özelliklerini incelemeye
adamış insanlar da vardı. Bunların çoğu, toplum içinde bir hekim veya filozof
unvanı ile yobazların saldırılarından korunarak araştırmalarını sürdürdüler.
15.-17. yüzyıllarda, Pico della Mirandola, Cornelius Agrippa, Giordano Bruno,
Paracelsus von Nettesheim, Athanasius Kircher gibi düşünürler, Kilise'nin bağnazlığından
uzak bir Hıristiyan imanı ile geçmişin kültür mirasını yeniden keşfediyorlardı.
Eski Yunan'daki daimon anlayışına yakın bir yorumla, doğaüstü güçleri sistemli
bir bütün içinde ele almaya çalıştılar. Corpus Hermeticum denilen ve
geçmişten bu yana gizli bilimler adı altında yazılmış eserleri incelediler.
Eski Yahudi geleneğinin (Qabbalah) safsata kısımlarını
ayıklayarak, ortaya sistematik bir Yahudi-Hıristiyan Mistisizmi koydular. Böylece
cin kavramı da en azından araştıran insanın zihninde belirli bir yere oturmuş
oldu.
Genellikle
sezgi kanalının ağırlık kazandığı bu dönemin araştırmalarında, cinlerle ilgili
pratikler pek fazla bir yer tutmaz. Fakat, varılan sonuçlar şaşırtıcı ölçüde
doğruya yakındır. Modern okült teorilerin temelini oluşturan bu yorumlarda,
cinler farklı gruplarda ele alınmıştır. Doğa güçlerinin dört sembolik ana
unsurda odaklaştığı düşünülerek; Ateş, Toprak, Hava ve Su
Elementalleri adı altında toplanan varlıklar, sırasıyla Salamander,
Gnome, Sylph ve Undine olarak tanımlanırlar. Bunlar bir bakıma tek
boyutlu düşünce yapısına sahip varlıklardır ve fizik alem ile astral alem
arasında bir köprü oluştururlar. Doğanın içinde değişik yaşam gruplarını temsil
edenler ise, ormanlarda ve ağaçlarda Dryad, göllerde Naiad, dağlarda
ve mağaralarda Kthonian adındaki varlıklardır. Bunların dışında bir de Famuli
denilen grup vardır ki şuurlu varlıkların insan bedeni ile göründükleri
anlarda aldıkları biçime göre hangi gücü aktive ettiklerini belirlerler. Pratik
yapan kişi tarafından bazı tekniklerin uygulanmasıyla, bu gruptaki enerji
formlarının kontrol altına alınabileceği düşünülmüştür.
Halk
arasında cinlerle aynı kategoriye sokulmasına rağmen, aslında yapısı itibarıyla
farklı olan bir de koruyucu varlık (guardian spirit) kavramı
vardır. Abramelin adındaki bir Yahudinin 1458 yılında yazdığı Büyücü
Abramelin'in Kutsal Maji Kitabı adındaki eserde, aslında Arap dünyasında
çok iyi bilinen vefk'lerle (wafq) ilgili kısmen doğru açıklamaların yanı sıra,
bu alanda başarılı olabilmek için günlerce nasıl inzivaya çekilineceği ve
sonunda kişinin kendi koruyucu varlığı ile nasıl irtibat kuracağı anlatılır.
Yazarın iddiasına göre bu varlık, sırasında bir melek veya bir cin
olabilmektedir.
16. yüzyılda
ilginç deneyleriyle ün kazanmış cincilerden biri de İngiliz Dr. John Dee'dir.
Dee ile birlikte çalışan şarlatan huylu durugörü medyumu Edward Kelley,
sürekli olarak cinlerle irtibat kurmaya uğraşırken, günün birinde kristal
kürenin içinde küçük bir kız çocuğunun hayali ile karşılaşır. Elflerden biri
zannedilen bu 8-9 yaşındaki çocuk görünümündeki varlığın adı Madimi'dir. Yedi
yıl boyunca medyum Kelley vasıtasıyla Dee'ye bir sürü şey anlatan Madimi, bu
zaman zarfında normal bir insan gibi büyür serpilir ve genç bir kadın olur.
Madimi ile arasında geçen konuşmaları bir kitapta toplayan Dee, daha sonra garip bir dilde yazılmış
tabletlerden söz eder. Adına Enochian denilen bu dil, günümüzde
linguistlerce incelenmiş ve daha önce hiç görülmemiş yepyeni bir dil olduğu
sonucuna varılmıştır. Bu şifreli tabletlerde, çok güçlü cinleri çağırmak için
gerekli dualar ve formüller yer almaktaymış.
Diğer bir iddiaya göre, Kelley
adındaki düzenbaz ruhlu adam, çalışmalar sırasında yaşlı Dee'nin genç eşine göz
koymuş. Amacına ulaşmak için de cinlerle ilgili bir hikaye uydurmuş. Üstelik
bir keresinde Dee'ye "cinlerin emri gereğince eşlerimizi değiştirmemiz
gerekiyor" demiş. Ama, yaşlı doktor bunu kabul etmeyince, bu sefer de
anlaşılmaz yazılarla dolu tabletler karalayarak, "Bak, cinler bu akşam
neler yazdılar. Otur da incele bakalım" diye Dee'nin önüne sürüp,
soluğu genç kadının odasında almaya başlamış. Bu iddianın doğruluğu pek kesin
olmasa bile, Dee'nin sonunda Kelley'i, parasını çaldığı ve karısına
sarkıntılık ettiği gerekçesiyle evinden kovduğu biliniyor.
─☼─
Eliphas Levi
takma adıyla ünlü, Dogme et Rituel de la Haute
Magie kitabının yazarı Alphonse Louis Constant, 19. yüzyılda
modern cinciliğin de temelini atmış oldu. Maji ile ilgili ilginç fikirler
üretmesine rağmen, Eliphas Levi hayatında yalnız bir kere bu sanatın pratiğine
yeltenmiş, o olayda da her şeyi berbat edip deneyi yarıda bırakmıştır: Levi
bir gün okuduğu kitapların etkisinde kalarak, Tyana'lı Apollonius'un ruhunu
çağırıp cinlerle ilgili sorular sormak istemiş. Gecenin uygun saati gelince,
evinde bu iş için hazırladığı odaya mangalı yerleştirmiş, asasını eline alıp
cüppesini giymiş ve heyecan içinde dört bir yana işaretler çizerek tılsımlı sözleri
okumaya başlamış. Ama, ne bir cin gelmiş ne de Apollonius'un ruhu. Bu sefer
yeni baştan işe koyulmuş, heyecandan da elleri titriyormuş. Tam asasını
ileriye doğru uzatarak "görün, ey yüce Apollonius!" diye bağırırken,
koluna sanki birisi dokunuyormuş gibi bir hisse kapılınca, korkudan şak diye
oraya yığılıp kalmış. Levi bu ödlekliğini kamufle etmek için, "mangaldaki
odun kömüründen çıkan gazlar beni fena etkiledi", der. Ama, aslında
Levi'nin ne denli marifetli bir cinci olduğunu göstermeye yetiyor bu olay.
Eliphas
Levi'nin Fransız okültistleri arasında olduğu kadar bütün Avrupa'da da ünü
yaygındı. Ancak, bu alanda asıl hamleyi İngiltere'de 1887 yılının sonunda
kurulan The Hermetic Order of the Golden Dawn adlı gizli cemiyetin
üyeleri yaptı. Kurucularından egzantrik ruhlu İskoçyalı Samuel Liddell
MacGregor Mathers (son iki adı kendi uydurmuştur), aslında hiçbir baltaya
sap olamamış ama zeki ve bilgili bir adamdı. Rosenroth'un Kabbalah
Denudata adlı eserini tercüme ederken yazdığı uzun giriş bölümünde,
Yahudi Mistisizmini gayet iyi anladığı görülmektedir.
Kabalistik
sisteme göre on Sephiroth'dan oluşan kainatın cinlerle ilgili
bölümünde, Mathers her bir gezegene uygun gelen cin isimlerini şöyle sıralar:
Yer'de Nahemoth, Ay'da Gamaliel, Merkür'de Samael, Venüs'te Harab-Serapel,
Güneş'te Tagaririm, Mars'ta Galab, Jüpiter'de Gamchicoth, Satürn'de
Satariel, Burçlar Kuşağı'nda Chaigidel, Esas Devingen'de Thamiel.
Golden Dawn cemiyetinde
üstadlar çok bilgili ve deneyimli olduklarını iddia etmelerine rağmen, kısa
sürede birbirlerini çekemez hale gelirler ve sonunda büyük bir cinler savaşı
patlak verir. Mathers gibi dikkafalı bir adamın otoritesine karşı çıkan diğer
büyücü ise Aleister Crowley adındaki bir başka kendini beğenmiş
İngilizdir. Her iki büyücü, karşılıklı olarak cinlerini harekete geçirirler ve
sonunda Crowley, Mathers'a ağız dolusu küfürler yağdırarak cemiyeti terk eder.
Modern
cincilerin babası olarak büyük rağbet gören Crowley, simyadan astrolojiye kadar
her konuda bir sürü kitap yazmıştır. Kendisini Edward Kelley'in reenkarnasyonu
olarak ilan etmiş, aynı zamanda da Kutsal Kitap'ta adı geçen Deccal olduğunu
söylemiştir. Enochian Majisi’ni en iyi kendisinin bildiğini iddia eden Crowley,
Aiwass adındaki bir cinin etkisiyle yazdığını söylediği The Book
of tbe Law adlı eserinde, insanın yalnızca kendi iradesine tabi olarak
yaşaması gerektiğini savunur.
Crowley'in
aşırı içki ve uyuşturucu kullanma alışkanlığının yanısıra, okul yıllarından
kalma vazgeçemediği homoseksüel ilişkileri, cinlerle irtibat kurma
yöntemlerinde tuhaf usuller icat etmesine yol açmıştı. 1914 senesinde
Paris'teki çalışmalarında, tanrı Jüpiter ve Hermes'e bağlı cinleri ele geçirmek
bahanesiyle gözüne
kestirdiği bir erkekle günlerce odasına kapanmış, ama sonunda
sarhoş ve bitkin bir halde cinleri elinden kaçırdığını söylemişti. Birlikte
cinlerin güçlerine sahip olacağız diyerek kandırdığı kadınlar ve erkeklerle
düzenlediği toplu seks alemlerinde bol miktarda içki ve uyuşturucu kullanması
bir yana, Crowley'in bu alanda yaşamış en renkli kişilerden biri olduğu
muhakkaktır. Günümüzde bazı cemiyetlerde Crowley'in gelmiş geçmiş en büyük
üstad olduğu kabul edilmekte ve dolayısıyla onun icat ettiği cinsel
sapıklıklarla dolu cin çağırma ayinlerine de devam edilmektedir.
Magick in
Theory and Practice adlı kitabında, Crowley satırlar
arasında bu işin aslında yazılıp çizilenlerden çok farklı bir biçimde
gerçekleştiğini hissettirir okuyucuya. Ama, Anglo-Sakson geleneği olarak,
Britanya adasından çıkan cinciler "drama"nın etkisinden
kurtulamamışlar ve saatler süren saçma sapan ritüellerle, gizli güçleri çağırma
veya davet etme operasyonlarını adeta bir panayır tiyatrosu sahnesine
benzetmişlerdir. Oysa bütün bu işlemlerin özündeki başarı faktörü, insanın
kendi benliğindeki gerekli değişimi ne ölçüde yapabildiğine bağlıdır.
Cinlerle
olan ilişkisi bakımından, çağımızda yaşamış farklı bir İngilizden, Austin
Osman Spare'den de bahsetmek gerek. Bu sanatçı, çocuk denecek yaşta
iken, kendisinden hayli yaşlı ve cadı olduğunu söyleyen tuhaf bir kadınla
karşılaşmış. Spare'in “cadı annem” dediği bu kadın, ona cinleri
nasıl çağıracağını ve elementalleri nasıl görebileceğini öğretmiş. Zengin bir
imajinasyon yeteneği olan Spare, aynı zamanda başarılı bir sanatçıydı. “Cadı
anne”sinden öğrendiği tekniklerle gördüğü vizyonları çok canlı bir biçimde
resmetmiştir. 1913'te yayınlanan The Book of Pleasure - Psychology of Ecstasy adlı
kitabında da, uyku ile uyanıklık arasında yaşadığı ilginç
deneyimlerini anlatmıştır. Spare'e göre, insanüstü güçler, şuuraltının en
derin bölgelerinde sıkışıp kalmıştı. “Atavistic Resurgence” dediği
bir yöntem geliştiren Spare, bu tekniği uygularken iki tanık ile birlikte
çalışıyordu. Deneylerin yoğun etkisine dayanamayan tanıklardan biri daha sonra
intihar etmiş, diğeri ise aklını yitirmiştir.
Osman
Spare'in Atavizmi, insanın en eski çağlardan bu yana beraberinde
getirdiği şuur birikimleri kavramına dayanır. Bu teoriye göre, günümüzün
insanı, tarih öncesi çağlarda yarı insan yarı hayvan biçiminde bir yaratık
olarak yaşamını sürdürürken, şimdikinden çok farklı güçlere ve arzulara
sahipti. Aynı zamanda, cinler ve diğer doğaüstü yaratıklar ile çok yakın bir
ilişki içindeydi. Çağlar boyunca devam eden insanlaşma süreci içinde bu
özellikler kaybolmadı, ama hep şuurun alt bölgelerine itildi. Bu kabuklaşmış
şuuraltına girildiği takdirde, uyuyan bir canavar gibi bekleyen güçleri açığa
çıkarmak da mümkün olacaktı. Bulduğu yöntem ile Spare, bu güçlere
ulaşabildiğini iddia etmiştir.
Cadı
annesi, Spare'i cadıların geleneksel Sabbath ayinine de sokmuştur. Bu
ayinlere defalarca katıldığını iddia eden Spare, toplantıların bildiğimiz fizik
alemde değil de farklı bir şuurluluk halinde girilen fizik ötesi bir ortamda
gerçekleştiğini söyler. Sık sık “bilinen mekanın dışındaki bir mekan”dan
söz eden Spare, bu ortama belirli bir şuur transformasyonundan sonra aniden
girildiğini anlatmaktadır. Sanatı ile yaygın bir üne kavuşan Spare, kendisine
duyulan hayranlıktan ve gösterilen ilgiden hep kaçmıştır. 1956'daki ölümüne
kadar, Londra'nın güneyindeki sefil bir mahallede çok sevdiği kedileri ile
birlikte insanlardan uzak bir yaşam sürdürmüştür.
───☼☼☼───
Briggs, K.: A Dictionary of Fairies, Penguin, 1977
Cavendish, R.: The Black Arts, Routledge, 1967
Cumont, F.: Les Religions Orientales dans le Paganisme
Romain, Leroux, 1929 (4eme ed.)
Harrison, J.E.: Epilegomena to the Study of Greek
Religion, Cambridge Uni., 1921
Harrison, J.E.: Prolegomena to the Study of Greek
Religion, Cambridge Uni., 1921 (3rd ed.)
Howe, E.: The Magicians of the Golden Dawn, Routledge,
1972
Kupisch, K.: Kirchengeschichte (5 Bde), Kohlhammer, 1983
(2. Aufl.)
Langton, E.: Essentials of Demonology, Epworth, 1949
Luck, G.: Arcana Mundi, Johns Hopkins Uni., 1985
Murray, M.A.: The Witch-Cult in Westem Europe, Oxford
Uni., 1921
Petersdorff, E.v.: Daemonologie (2 Bde), Wörner, 1955-61
(2. Aufl.)
Robbins, R.H.: The Encyclopedia of Witchcraft and
Demonology, Crown, 1959
Seznec, J.: La Survivance des Dieux Antiques, St. of
Warburg Inst. vol. XI, 1940
Sprenger, J. u. Institoris, H.: Der Hexenhammer, dtv,
1985 (Nachdr., 3. Aufl.)
Thomas, K.: Religion and the Decline of Magic, Penguin,
1972
Yates, F.A.: Giordano Bruno and the Hermetic Tradition,
Routledge, 1964
─────────────────────────────────────────────────────