TELGRAFIN TELLERİNE KUŞLAR MI KONAR?
Halûk Akçam
100Yüze Devrim Erbil – İş Bankası Yayınları 2004 – sh. 86
Not: Yayınlanmış makaledeki resimleri PDF formatındaki dosyada bulabilirsiniz.
Sonra
şöyle devam ediyordu galiba: "İnsan sevdiğine yârim böyle mi yapar?" Geçmişte
kalan bu İstanbul türküsünü hatırlatır bana hep Devrim'in kendisine has stili
ile resmettiği kuşlar. Ne gariptir; türküleri bile mahvoldu gitti bu asırlara
sığmayan şehrin. Yeni gelen lumpenler, kovaladıkları cânım İstanbul'un zarif
kuşlarının ardından şimdi kendi fodulluklarını yansıtan, "bayıra karşı
yatır beniii / tırmala benii, kaşı benii" gibi böğürtülerle doldurdular
bir zamanların payitahtını.
Ama,
Devrim'in yorulmak bilmeden uçan kuşları gibi, gönlündeki İstanbul sevgisi ile
resmettiği topografilerinde de Boğaz'ın çırpınan dalgalarındaki çizgilerin
kaynaştığını görmek, değişik bir nostaljik esinti yaratır içimde. Onun
resimlerini ne zaman seyretmeye başlasam, her gün sokaklar dolusu üstüme gelen
"tırmala beni" kültüründen bir lâhzada sıyrılıp, Devrim'in kendine
has rafine dünyasından yeni bir ipucu yakalar ve bunun sembolik anlamını yıldız
haritasında çözmeye çalışırım.
Kişi
ancak kendi bakış açısından yorumladığından; benim penceremden de, Ay ile
Plüton'un karşı karşıya geldiği bir anda doğmuş olan Devrim'in nefes nefese
uçan kuşlarına baktığımda gördüğüm koyu mavi hatları bıçak gibi kesen kırmızı
kanat kıpırtıları, işte bu polaritenin Devrim'in iç dünyasındaki ince ve
detaydan yorulmayan bir şevk ile neden durmaksızın senelerdir koştuğunun kesin
bir göstergesi olduğunu belgeliyor.
Zooloji
ders kitabından fırlamış abuk bakışlı kuşlar yok burada. Kanatlarını çırptıkça
insanın içini harmanlayan Devrim'e has kuşlar bunlar. Gerçek sanatçıyı
sokaktaki rastgele resim yapma heveslisinden ayıran o tarifi güç yaratma
yeteneği ile beslenen bu dinamiğin temelinde, yıldız haritasında Meridyen
aksına yerleşmiş polaritenin dürtüsü ile alevlenen Güneş-Neptün
konjonksiyonunun işaret ettiği imajinasyon gücünün, Merkür hakimiyeti altında
en ince detayına kadar kendini programlı bir biçimde ortaya koyabilme özelliği
var.
İşte
bu Meridyen aksına bağlı olarak, Devrim'in çizgiyi önce ruhunun derinliğinde
hissedebilme yeteneğinin astrolojik bir benzerini de bu denli güçlü biçimde
Pablo Picasso'nun yıldız haritasında görüyoruz. Bu sebeple, ben genellikle
Devrim'in stilinde çoğu kez Picasso'nun üstünden daha öteye ulaşmayı hedeflemiş
bir uzanış bulurum. Sanırım bunu becerdi de. Picasso'nun günümüzdeki kopyası
olmaksızın, onun düzeyinde kendine has bir ekol yarattı. Ancak, ne var ki her
ikisinin yıldız haritasında da Ay konumu pek parlak değil: Ay'ın sembolize
ettiği kadınların, bu iki sanatçının yaşamında hep bıçak sırtında dans etmeye
zorlarcasına neden bu kadar dinmek bilmeyen fırtınalı bir esinti halinde yer
aldığını anlamak kolay değil.
Astrolojik
karşılaştırmayı daha çok sanatsal boyuttaki paralellikler açısından yaptığımda
da karşıma hep Paul Klee'nin yıldız haritası çıkıyor, Devrim ile aynı kulvarda
yarışan bir sanatçı olarak... Devrim'in doğduğu sene, Kandinsky ile Picasso
Almanya'da Klee'yi ziyarete gittiklerinde, özlemini duydukları ilerlemeyi
bulamamışlardı sanatçının son eserinde. Bence, gerek Devrim'in gerekse Klee'nin
yıldız haritasındaki benzeşen Jüpiter-Uranüs-Neptün aspektleri, her ikisinin de
objeye belirgin bir açıdan baktıklarını doğruluyor. Ancak, astrolojik açıdan
objeyi değerlendirmedeki bu benzeyişi mesela Klee'nin "Rosengarten –
1920", "Haupt - und Nebenwege – 1929" veya "Tempelviertel –
1928" gibi eserlerinde görüyor olsak bile, bunlar ancak Devrim'in erken ve
orta dönem çalışmaları ile karşılaştırılabilecek durumdadır. Ben, Devrim'in
olgunluk dönemi eserlerindeki, meselâ objeyi zihninde yoğuruş kıvraklığını
Klee'de hiç göremiyorum. Ama, astrolojik benzerlik var diye her ikisinin de bu
imkândan aynı verimlilikle faydalanması gerektiğini varsayamayız.
Belki
de Klee'nin Devrim kadar programlı ve özünde bütünlük sağlayıcı eserler
verememesinin sebebi, duygusal yaşamında kadınlardan o denli nasibini almamış
olmasından kaynaklanıyor. Yanılmıyorsam, sanat tarihinde eserlerinden
bahsederken Klee'nin kendine has kuş formatından söz eden bir kritiğe
rastlanmaz. Ama, konu Devrim'e gelince durum oldukça farklıdır. Muhakkak ki bu
mesele, sanatçının yaratıcılığını gerçekten etkiliyor.
Maviden kırmızıya kanat çırparak süzülen
kuşlara gözüm dalmışken, "telgrafın telleri" türküsü takıldı yine
aklıma. Ama, bir türlü hatırlayamadım güftesinin devamını. Türküleriyle
birlikte koca bir şehrin sesi soluğu yavaş yavaş boğuluyor, renkleri soluk gri
tonlara bürünüyor, kuşları da birer birer kaçıp uzak diyarlara gidiyor artık.
Belki de, Devrim'in İstanbul çeşitlemelerinden başka İstanbul kalmayacak galiba
bu gidişle.
---oOo---