Evrende Bizden Başka Canlı Var mı?
Ruhsal Evrim
dergisi, sayı 7 – 1985 Kasım/Aralık
Uzayın inanılmaz
büyüklükteki boyutları içinde, yalnız dünyamızda yaşamın olabileceği görüşüne
artık kimse katılmıyor. Üstelik, uzaydan gelen misafirlerin ziyaretlerine tanık
olduğunu iddia eden yüzlerce kişi var. Yine de, bilimsel olarak henüz kanıtlanmış bir şey yok. Uzay
araştırmalarına milyarlarca dolar harcanırken, bilim adamları evrende canlılara
ait hiçbir iz bulamadılar mı?
3 Mart 1972 günü Cape Kennedy üssünden uzaya fırlatılan Pioneer 10 ile birlikte 15×23 cm ebadında altın kaplı platinden bir plakada, güneş sistemimizin ötesine ilk yazılı mesaj gönderildi. Engin okyanusta batmış gemiden kurtulan bir denizcinin, şişe içine bir mektup koyup okyanusa fırlatması gibi bir şeydi bu. Ola ki yoldan geçen birisinin dikkatini çeker de bizim burada yaşadığımızı haber alır diye tasarlanmıştı.
Üzerinde yaşadığımız gezegenin
evren boyutları içindeki yerini
belirlemek için, okyanus ortasındaki bir ada örneği belki çok iyimser bir
yaklaşım sayılır. Çünkü, Pioneer 10 uzay aracı Jüpiter gezegenine 21 ayda
ulaşacak kadar hızlı gitmesine rağmen, bize en yakın yıldıza ancak 80000 yıl
sonra varabilecek. Böylesine büyük bir uzay boşluğu içinde yol alan helikopter
kadar bir uzay aracına kimsenin rastlamamış olması olasılığı ise hiç de
şaşırtıcı değil.
Pioneer 10 ve daha sonra uzaya atılan benzeri araçlardaki
mesajların hiçbirini görmemiş, ama kazara bizim güneş sistemimize yakın bir
yerde yolunu kaybetmiş bir "uzaylı" gemisinin gelmekte olduğunu
varsayalım. Her an uzaya gönderdiğimiz radyo sinyallerini alarak hemen
dikkatini üzerimize çevireceği şüphesiz. Ama, eğer dünya üzerinde hiçbir insan
olmasaydı hangi sinyali alacaktı? Daha yakın bir olasılıkla, eğer iki yüz yıl
önce dünyamıza çok uzaklardan baksalardı, ne gibi bir sonuca varırlardı?
Üzeri yoğun bir nitrojen-oksijen
karışımı atmosferle kaplı bu parlak mavi planete ilgi duymaları için önce
evrendeki yaşam biçimleri hakkında geniş bir bilgi sahibi olmaları
gerekmektedir. Biz, karbon elementinin temel taşı olduğu bir beden kimyasına
sahip canlılarız ve oksijenin varlığı ile yaşamımızı sürdürüyoruz. Keza,
belirli bir sıcaklık sınırı içinde ancak varlığımızı devam ettirebiliriz. Eğer
uzaydan bizim dünyamızı inceleyen bu gemideki canlılar başka bir elemente bağlı
beden yapısına sahipseler – diyelim ki – silisyum elementi üzerine kurulu bir
beden yapıları varsa, dünyamıza inmek için olağanüstü bir korunma giysisine
gerek duyacaklardır. Çünkü, bu dünya ancak karbon elementine bağlı ve üstelik
belirli bileşimler içinde oluşmuş bedenlerin yaşayabilmesine olanak tanımaktadır.
Bilimin, "evrende başka
canlılar olabilir mi?" sorusuna vereceği yanıt önce "canlı"
kavramında takılıp kalıyor. Kendi planetimizi incelediğimizde, en küçük
mikroskopik organizmalardan insana kadar uzanabilen bir canlı türleri zinciri
var. Milyonlarca yıl süren bir evrimin sonunda, bugün dünyamızda nezle virüsü
ile nezle olan insan iki değişik canlı türüne örnek sayılır. Bitkiler,
böcekler, hayvanlar "canlı" varlıklardır. Ama, örneğin bir
suyosununun uzay gemisi inşa etmesi veya sivrisineğin uzaya radyo sinyalleri
göndermesi mümkün değildir.
Evrende canlıların olup olmaması konusunda bilim "canlı organizma"nın var olabilme sınırlarını incelerken, canlının zekâsı üzerinde durmamaktadır. Örneğin, Mars'ta yaşam var mı diye araştırılırken, orada suyosunu bile bulunsa, bunun bilimsel anlamı Mars'ta yaşamın var olduğunun kanıtıdır. Bu sonuca dayanarak orada yaşayan insan benzeri canlılar olduğunu iddia etmek ise bilim-kurgu sayılır.
Halbuki, biz bir yerde yaşam
olup olmadığını düşünürken, ister istemez bize benzer yaratıkların varlığını
göz önüne getiririz. Jules Verne'den başlayarak bütün uzayla ilgili fantastik
edebiyatta hep böyle düşünülmüştür. Dolayısıyla, evrende canlı konusu bir
noktada "zeki canlı" şekline dönüşecektir.
Böcekler, otlar gibi değil de
insan benzeri zeki varlıklar arandığında karşımıza biyolojik esaslar çıkar.
Canlıda zekâ oranı yükseldikçe buna bağlı olarak yapısındaki karmaşıklık oranı
da artmaktadır. Beden yapısı ne denli karmaşık ise, içinde bulunduğu ortamın
şartları da o denli sınırlı bir özellik gösterecektir.
Bakterilerin çok sıcak veya
çok soğuk ortamlarda, hatta oksijensiz bile yaşayabildikleri, bazı kabuklu
böceklerin radyasyondan etkilenmedikleri, suyun bulunmadığı ortamda gelişen
organizmaların varlığı bilinmektedir. Fakat bütün bu değişik şartlara uyum
gösterebilen canlı türleri hep ilkel yapılara sahiptir. Aynı oranda zekâları da
bizim anladığımız biçimde yok sayılacak kadardır.
Bir an için şöyle düşünelim: Sadece karbon elementine bağlı bir beden
yapısı koşulu olmasın. Çevrenin yaşama olanak tanıyacak sınırlarının da dikkate
alınmadığını varsayalım. Böylece, her an her yerde zeki bir canlı olabilir. Bu
sefer de karşımıza zaman ve yer konusu çıkacaktır.
Bizim güneş sistemimiz dışında
kalan en yakın uzay cismi, yaklaşık 4.5 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldız.
Kuramsal olarak erişilecek en büyük süratle bile birkaç bin yılda ancak oraya
gitmek mümkün. Uzayla ilgili ölçüler çok büyük boyutlarda olduğu için,
uzaklıklar ışık hızı ile ölçülür olmuş. Güneş'in ışığı dünyamıza 8 dakika
geçtikten sonra ulaşabiliyor. En yakın yıldızın ışığı ise 4.5 yıl geçtikten
sonra bize geliyor.
Bir anlamda, gökyüzüne
baktığımızda her yıldızı uzaklığına göre değişen bir geçmiş zamanıyla
inceliyoruz. Örneğin, göğün en parlak yıldızı olan Siriüs 9 yıl önceki
görünümüyle, ikinci parlak yıldız Canopus ise 100 yıl önceki görünümüyle
karşımızda durmaktadır.
Yıldızlar ise Güneş gibi
hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar sıcaklıktaki ateş topları. Bizi asıl
ilgilendiren, bu güneşlerin çevresinde dolanan gezegenlerin varlığı. Her
yıldızın çevresinde gezegen olamıyor. Güneş sistemi gibi bir sistemin
oluşabilmesi ancak belirli sayıda yıldız için geçerli. En iyimser tahminlere göre,
50 ışık yılı uzağımıza kadar yer alan yıldızların içinde planet sistemi
olanlardan 500'ünde bizim gönderdiğimiz sinyalleri alabilecek düzeye erişmiş
medeniyetlerin bulunduğu zannedilmektedir.
Bu olasılığı göz önüne alan Dr.
Frank Drake 1960 yılında "Ozma" projesi olarak bilinen bir
araştırmayı başlatmış. Belirli bir dalga boyunda uzaydan gelecek yayını
yakalayabilmek için gündüz gece demeden haftalarca gökyüzünü taramışlar.
Sonuçta hiçbir yayına rastlayamadıkları için vazgeçilmiş. Daha sonra araştırma
boyutları öncekine oranla çok geniş yeni bir proje yapılmış. Aynı zamanda
Sovyet Rusya'da da Gorki Enstitüsü benzeri bir sinyal dinleme çalışmasını
başlatmış.
Aradan geçen oniki yıla
rağmen, zekâ ürünü olan herhangi bir sinyal gönderildiğine dair açıklama
yapılmadı. Bilim çevreleri bütün dalga boylarında uzayın her yanının
taranmasının yıllar süren yorucu bir iş olduğunu ve araştırmaya devam
edileceğini söylüyorlar. Uzaydan acele haber bekleyen meraklılar ise gelen
sinyallerin çoktan saptandığını ama bilim adamlarının karanlık çevrelerce baskı
altında oldukları için açıklayamadıklarını savunuyorlar.
Bugüne kadar güneş sistemimizin dışında canlıların olduğuna dair bir kanıt bulunamadı. Ama, bilimsel açıdan evrende başka canlıların olması mümkün. İşte bu olasılık yüzünden, binlerce bilim adamı dünyanın değişik yerlerindeki gözlemevlerinde uzaya sinyal göndererek ve gelmesi beklenen sinyalleri araştırarak çalışmaları sürdürüyorlar.
Aslında, bize diğer yıldızlara
göre çok daha yakın olan Ay ve diğer sekiz gezegen ile bunların uyduları niye
araştırılmıyor diye bir soru akla gelebilir.
Güneş sistemimizdeki
gezegenler modern astronominin olanakları ölçüsünde bu açıdan yeterince
incelenmiş. En uzak gezegen olan Plüton'dan bile bir sinyal gönderilecek olsa,
dünyadan normal bir radyo istasyonunun duyabileceği netlikte hassas aletlerle
hemen bunu saptayabilecekler. Ama yayın yapan kimse yok.
Belki de henüz bizim
uygarlığımız düzeyine gelmemiş olabilirler. Bu konuda da gezegenlere gönderilen
uzay sondaları orada yaşam izleri bulmaya çalışıyor. Bilimsel verilere göre
şimdiye kadar gelen bilgiler pek de iç açıcı değil.
Güneş'e en yakın olan
Merkür'de geceleri -200°C olan sıcaklık gündüzün +400°C'ı bile aşacak kadar artıyor.
Atmosfer ise pratik olarak yok. Bu koşullar altında Merkür'e ayak basmak bile
imkânsız.
1972'de Venüs'e inen uzay
sondası sıcaklığın 470°C ve atmosfer basıncının dünyadakinin 90 katı olduğunu
bildirmişti. Venüs'ün yüzeyini kaplayan yoğun bulut tabakasının da saf sülfürik
asitten meydana geldiği anlaşıldı. Araştırmacı Carl Sagan'ın deyimiyle,
"Venüs kaynar asit içinde insanı parçalayan bir cehennem" gibi.
Volkanik patlamaların
dayanılmaz hale getirdiği bu iki kızgın gezegenden sonra, dünyayı geçince karşımıza
bilim-kurgu romanlarının klasik uzay üssü Mars geliyor. Aslında bir Mars
gününün uzunluğu dünyadakinden ancak yarım saat kadar daha fazla. Mevsimleri
oluşturan eğimi de dünyanınkinden yalnızca iki derece eksik. Fakat, Mars yılı
687 gün sürüyor. Yörüngesi de daireden çok elips biçiminde olduğu için
mevsimler arasında büyük farklar var.
Mars'ın farklı bir yanı da
yerçekiminin çok düşük olması. 100 kilo gelen şişman bir adam bile orada 40
kiloluk tüy sıklet gibi zıplayarak yürüyebilir. Mariner 9 uzay sondasının
1971/72 kışında gönderdiği 7300 resimden, çok eskiden bu gezegende denizlerin
olabileceği anlaşılmıştı.
1877 yılında, bugünün
ölçülerine göre ilkel bir teleskopun başına oturup Mars'ı inceleyen
Schiaparelli, "canali" adını verdiği bazı nehir yatakları gördüğünü
belirtmişti. Bundan esinlenen Percival Lowell, Arizona'da kendi kendine bir
gözlemevi kurup Mars'taki bu ilginç görüntüyü araştırma yoluna gitmiş. Sonunda,
Mars'ta yaşayanların zamanla susuz kalıp bu kanalları inşa ettikleri fikrine
kapılmış. Gayeleri de, Lowell'e göre Mars'ın kutuplarında donmuş bir halde
bulunan suyu gezegenin diğer yanlarına taşımakmış.
Fakat, bu fantastik hipotezin
ömrü uzun sürmedi. Çünkü, Mars'ın kutuplarında donmuş bile olsa suyun zerresi
dahi yoktu. Onun yerine bol miktarda donmuş karbondioksit bulunuyordu.
Gözlemlerin sonucuna göre, yaklaşık 12000 sene öncesine kadar bu gezegende akarsu olabileceği ve
kanalların da şimdi kurumuş olan bu nehir yataklarına ait olduğu görüşü önem
kazandı.
Mars'ın atmosferi
incelendiğinde, çoğunlukla karbon dioksit bulundu. Ama, az da olsa içinde bir
miktar su olması mümkündü. 1976'da gezegene inen Viking I ve II uzay sondalarının asıl gayesi Mars'ta yaşam biçimini saptamaktı.
Sonunda bazı izler bulundu. Sıfır altı 138°C ile sıfır üstü 12°C sıcaklıkta değişen atmosfer koşulları, bol karbon dioksit ve az da olsa su izi bazı bitki ve hayvan türlerinin yaşamasına elverişli görünüyordu. Ancak, bu yaşam izlerinin ilkel organizmalar için geçerli olduğunu da belirtelim. Viking uzay sondaları Mars toprağını analiz ettiklerinde bu tür bir yaşam bulamadılar. Ama, analizler ilkel organizmaların yaşaması için elverişli bir ortam olduğu sonucunu verdi. Yine de, ilkel de olsa hayvan türlerinin olabileceği görüşü kesinlik kazanmadı.
1979 yılında Jüpiter'in çok
yakınından geçen Voyager I ve II, gezegenin helyum ve hidrojenle
dolu atmosferinde sıfır altı 130°C sıcaklığın hüküm sürdüğünü bildirdiler.
Yoğun, manyetik fırtınalar ve gezegen içindeki yüksek sıcaklık burada yaşamın
en basit biçimine bile elvermeyecek durumda gözüküyor. Ama, kimbilir belki bu
dev gezegenin 16 uydusundan birinde, örneğin İo'daki volkanik patlamalar ile
Jüpiter'in atmosferindeki elektrik yüklü fırtınalar arasında organik bileşikler
yeni bir yaşamın başlangıcı olabilir.
Voyager I ve II, 1980-1981 yıllarında Satürn'ün muhteşem halkaları arasından geçecek kadar
gezegene yaklaştılar. 17 uydusu olan Satürn'de ısı sıfır altı 185°C. Atmosferi
de Jüpiter gibi hidrojen ve helyum ile dolu. Her iki planet bilim adamlarına
göre içi son derece sıcak ve dışı buzdan da soğuk birer gaz topu. Üstelik, bu
ısı farkı yüzünden inanılmaz büyüklükte fırtınalar kaplamış bu gaz toplarının
yüzeyini. Sözün kısası, Satürn'den ümidi kesmişler.
Uyduların içinde atmosferi
olan tek örnek olması bakımından Titan, eskiden beri yaşamın başlayabileceği
bir yer olarak düşünülmüştü. Dünyadakinden bile daha yoğun olan atmosferi
nitrojen ve hidrojen siyanür ile dolu olduğu için organik yapının oluşmasına
olanak tanıyabilir sanılıyordu. Fakat, sıfır altı 180°C'lık bir sıcaklıkta
kimyasal reaksiyon olamayacağı anlaşılınca, bu hipotez de suya düştü.
Geriye bütün ümit Uranüs,
Neptün ve Plüton'da yaşam izleri bulunmasına kalıyor. 1986'da Uranüs'ün,
1989'da Neptün'ün yakınından geçecek olan Voyager II bakalım bize ne bilgiler yollayacak? Bugün bu gezegenler hakkında
bildiklerimiz yüzey ısılarının sıfır altı 200°C ile 230°C arasında değiştiği.
Bu öyle düşük bir ısı ki, gezegenleri oluşturan gazlar bile donmuş bir halde
hareketsiz duruyorlar. Uzayın sessizliğinde katılıp kalmış gaz yığınları
arasında yaşamın olabileceği akıl dışı gibi gözüküyor.
Elbette hayır! Mars'ta bugün
rotifera benzeri mikroskopik su yaratıklarına ait fosillerin bulunması an meselesi.
Belki Jüpiter'de yakın bir gelecekte bataklıkta yetişen organizmalara benzer
yaratıkların varlığı saptanabilir. Keza, Satürn'ün uydusu Titan'da, belki o
korkunç soğuğa rağmen üreyebilen bakteriler de olabilir.
Bilimsel veriler ancak bu
kadar iyimser olabilmeye izin veriyor. Yine de, bilimin her dediği doğru
çıkmayabilir. Belki örneğin Venüs'te sanıldığı gibi cehennemi bir sıcaklık ve
korkunç bir atmosfer basıncı yoktur. Havası da sülfürük asit buharları yerine
ıtır çiçeği kokusunda meltem esintisi gibi olabilir. Venüs'e inen uzay
sondasını belki de Venüslüler muziplik olsun diye kaynar bir asit kazanı içine
atmışlardır!
Jules Verne'in Ay'a yolculuk
düşleri gerçekleştiğinden beri yakın komşumuzda böcek bile yaşayamayacağı
anlaşıldı. Yine de Mars'tan veya Venüs'ten Ay'ı ziyarete gelip geçici üsler
kuranlar olduğu söyleniyor. Nitekim, dünyamıza inen uzay gemilerinin durak yeri
olarak Ay'ı kullandıkları belirtildi.
Günümüzde uçan daire görmeyen
hemen hemen yok sayılır. Fakat, bilim adamları bu görgü tanıklarına nedense hiç
önem vermiyorlar. Kimbilir, belki de uzayda yaşamın var olduğuna dair yüzlerce
canlı örnek aramızda dolaşıyor. Üstelik hepsinin de insan benzeri olduğu
söyleniyor.
Uzaydan sinyal beklemek,
gezegenlere yapay uydular göndermek gibi milyarlık projeleri bırakıp, bütün
bilim adamlarının uçan daire peşinde koşacağı günleri boş yere beklemeyelim.
Çünkü, pek çok "gönüllü araştırmacı"nın belirttiği gibi, bilim
adamları aslında uzayın tek hakiminin biz olduğunu kanıtlama inadından
vazgeçmeyeceklermiş.
Belki de yüzyılın en büyük
bilinmeyen konusu bu: Bilim adamları bizi aldatıyorlar mı?
---oOo---