
HERMETİZM
1. Kısım
Giriş
Bundan binlerce yıl önce dünya bir başka türlüymüş. Dağlar, taşlar, ovalar, nehirler, göller, denizler yine varmış ama, göklerin parıltısı değişikmiş. Bu ışığın altında yaşayanlar da dünyayı bir başka görürlermiş. Şimdi yine aynı dünya var üzerinde yaşadığımız. Gökler de değişmedi. Ancak, bizi bir başka türlü aydınlatıyor artık. Bu yüzden de dünyayı eskilerin gözü ile göremiyoruz. Görmemize imkân da yok. Zira, ışığın kaynağı değişmese bile rengi değişti. Değişen rengin özelliğine göre biz de farklıyız eskilerden. Bu değişikliği farkedenler ona bir isim takmışlar sembolik olarak: Tufan oldu, demişler. Gökler yarıldı ve ardındaki sular boşaldı, yer yarıldı ve altındaki toprak fışkırdı. Su ve toprak karıştı; çamur oldu. Çamur şekillendi; insanın bedeni oldu. İçine nefes kattılar; yaşayan can oldu. İsmine Adem derler. Gökler kapanıp ardındaki suları sakladıktan ve Yer durulup toprağı sakinleştikten sonra, Adem toprağı işlerken önünü görsün diye göğün kubbesine ışık yerleştirildi. Adem'in günleri tamam olunca nefesi geldiği yere gitti, bedeni toprağa karıştı, üzerini sular kapladı. Ardından yine gökler yarıldı ve sular boşaldı. Yer açıldı ve toprak fışkırdı.
Böylece Adem'in işlediği toprak Yer'in yüzünden silindi gitti. Fakat o toprakta Adem'in işleri olduğundan ve Adem'in soyundan olanların o toprağı işlemesi bitmediğinden, içlerinden işleri bitmeyenler suların çekilmesine kadar bekletildi ve tekrardan durulan Yer'e inip toprağı işlemeye başladılar. Önlerini görsünler diye yine göğün kubbesine ışıklar yerleştirildi. Onların da günleri tamam olunca, ardından yine aynı şeyler oldu. Toprağı işlemesi bitmeyenler sular çekilene kadar bekletildi. Yer durulunca inip toprağı işlemeye başladılar... Ve bu böylece sürüp gitti. Dedelerimizin dedelerinden bize kalan masallarda böyle anlatılıyor. Çocukluk devremiz sona erene kadar bu masalları yine böyle anlatacaklar. Elbet bir gün gelecek, yine günler tamam olacak. Toprağı işlemeyi bitirenler geldikleri yere gidecekler, işleri yarım kalanlar da bir süre bekleyip sular çekildikten sonra tekrar devam edecekler. Bazı masalların sonuna da şunu eklemişler: Toprağı işlemek sona erse bile işler yine bitmiyor. Toprağın yerini başka şey alıyor ve işler devam ediyor.
Biz, hâlâ toprağı işlemeyi bitiremeyenlerdeniz, üstelik
kaçıncı Tufan'dan arta kaldığımızı da bilmiyoruz. Ama, son Tufan ile birlikte
toprağı işlemesini bitirenler, arta kalanlara birşeyler bırakıyorlar daima.
Bizim son Tufan'dan öncekiler de aynı şeyi yapmışlar. Eski Mısır'da yaşayanlar “aa
aa Tehuti” (en büyük Yol gösterici) diye anarak tanrısal bir kişilik
vermişler onlara, önceleri yalnız Tehuti (Yol gösteren) diye
isimlendirmişler. Sonra bu isme "aa aa" (büyük büyük) derecesini
vermişler. Eski Mısır kaynaklarını değerlendiren Grek'ler bu ismi Thoth
şeklinde okumuşlar. Thoth'un özelliklerine bakarak, kendi inançlarında Hermes
ismini verdikleri tanrısal kişi ile aynı olduğunu görmüşler. Eski Yunanlılar
da onun yüce olduğuna hükmetmişler ki, "aa aa" karşılığı olarak
Trismegistos sıfatını eklemişler ona. Böylece Hermes Trismegistos
deyimi günümüze kadar gelebilmiş. Bu isim değişik medeniyetlerde birbirine
benzemeyen sıfatlara bürünse bile, aynı özellikteki kişileri anlatmaktadır.
Aslında bu isimler
belirli bir soyun, artık aramızda olmayan ama bizim geçmekte olduğumuz yoldan
asırlar önce geçmiş, bir toplumun bilge kişilerini simgelemek için her bir
dilin özelliğine göre seçilen sıfatlar olarak ele alınmalıdır. Efsanevi ve
tanrısal olmalarına sebep, bizden daha bilgili olmalarına karşı duyulan eski
bir saygı ifadesidir. Bugün bile aramızdan ayrılmış bazı bilgili kişileri
anarken aynı saygı duygusu içinde onları bilinçaltımızda tanrısal bir havaya
bürünmüş olarak sembolize etmekteyiz. Eski Mısır'da Tehuti, Eski Yunan'da
Hermes diye anılan bu bilgelerin diğer yerlerde de bilinmesi ve onlardan kalan
bilgi kırıntılarındaki benzerlik ile, tek tek yarı-tanrı kişiler yerine
belirli seviyeden bir varlık grubunun belirtilmek istendiği anlaşılıyor. Bu
varlıkların insan oldukları da aktarılan efsane şeklindeki hayat hikâyelerinden
kolaylıkla çıkarılabilir.
Mitolojinin en büyük
özelliği olan alegorik anlatım şekline eğer bir de biz kendi alegorimizi
katmadan bu efsaneleri çözersek mesele kalmaz. Fakat bazı yorumcular bu
kendilerinden birşey katma özelliğinden sıyrılamayıp efsanelerden efsaneler
yaratarak sözü geçen kişilerin uzayın falanca planetinden geldiğini veya
insanların kulağına fısıldayan ilâhî melekler olduğunu iddia ediyorlar. Bu
iddialar da birer efsanedir ve modern bir alegori ile süslenmiştir. Herhalde
zamanı gelince bu modern efsanelerin ardında yatan gerçekler ortaya çıkacak.
Ancak, bugün böylesine efsaneler yaratmak, işi güçleştirmekten öte bir fayda
sağlamıyor. Eski Yunan'da Olimpos tanrıları deyimi ile ne anlatılmak istenmiş
ise, biz de bugün uzaylı kozmonotlar veya ilahi melekler ile aynı şeyi
anlatmaya çalışıyoruz. Bu gibi alegorik anlatımlarla fantastik bir görünüm
kazandırmak belki de insanoğlunun ihtiyacı olan birşeydir. Bütün çıplaklığıyla
gerçeği görmek genellikle hislerinden arınmış bir varlığın yapabileceği şey.
Böylesine bir durumu ise biz hazmedemeyiz. Belki de aynı hazımsızlığı
çektiğimden bu yazı serisine başlamış bulunuyorum.
Tehuti veya Hermes,
İbranilerde Hanok ("Yol"da yürüyen) ismini alır. Eski Ahit'in
Tekvin kitabına göre Hanok, "O"nun yolunda yürüyüp kaybolmuş,
görünmez olmuş. Kur'an da bile İdris (Gizli Yol'u öğreten) ismiyle
geçer. Doğru birisiymiş. Yüce bir yere yükseltip rahmetin içine almışlar.
Kabalistlerin “Adam Kadmon” deyimi belki de tam karşılığı olmaktadır:
“İlk İnsan” demektir. İlkel olmaktan çok insan olma özelliğine erişebilmiş “İlk
Varlık” anlamına. Bu sıfatları çeşitli dillerden örnekler vererek çoğaltmak
mümkün. Sözü fazla uzatmamak için bu bilgelerin özelliklerinden bahsettikten
sonra onlardan bize kalanları anlatmak istiyorum. Bunların insanlara yazı
yazmasını öğrettiği söylenir. Daha sonra da bilim öğretmişler. Dolayısı ile
alfabenin bu insanlardan bize aktarılmış olduğunu söylüyorlar. Alfabe genel
anlamda yazı yazmak için kullanılan birtakım sembollerden ibarettir. Biz bugün
tarihsel bir süreç içinde gelişen ilkel resimlerden sembollere doğru gidişi,
alfabenin başlangıcı olarak kabul etmekteyiz. Bilimsel ilerlemeleri de buna
benzer bir sürece bağlamaktayız. Fakat, dikkatli bir araştırma - belki de
belgelerin yetersiz oluşundan - basmakalıp tarihsel gelişim hipotezinin
yeterli bir açıklama olmadığını gösteriyor.
Akademik otoriteler
yazının ilkel resimlerle başladığını söyledikleri halde, resimlerden sesleri
gösteren işaretlere nasıl geçildiğini bir türlü izah edememektedirler. İlk yazı
örneklerini veren Sümerlerde böyle bir geçiş dönemine dair izler yoktur. Yine
iddiaya göre, Sümer çivi yazısı doğuya doğru sırasıyla Proto-Elam,
Proto-Hint, Çin yazısının doğmasına; batıda da Eski Mısır, Ege ve Girit, Hitit
yazısının oluşmasına yol açmış, deniyor. Zorla kabul edilen bu hipotezi
desteklesin diye birçok örnekler gösterilmiştir, ancak hiçbiri yeterli ölçüde
değil. Otoriteler de bu yetersizliği gördükleri halde başka bir hipotez kurmak
açıkça işlerine gelmemektedir. Halbuki çivi yazısı ile dolu tabletlerin çoğunda
yazıyı Sümerlere öğretenin “Nabo” isminde biri olduğu belirtilmektedir.
Nabo kelimesi “parıldayan” anlamına gelir. Nabo'yu sembolize ederken de çivi
yazısında kullanılan sivri uçlu aleti seçmişler.
Yazıdan başka bilim öğretmişler, demiştik. Bu bilim nasıl bir şeymiş, asıl bunu incelemek gerekir. Zira, kimin nasıl öğrettiğinden ziyade neyi öğrettiği daha önemlidir. Araştırıcının dikkat etmesi gereken en önemli nokta bu olduğu halde çoğunlukla unutuluyor. Kim tarafından öğretildiğini ve nasıl yapıldığını araştırıp bulmak muhakkak ki insana heyecan verir. Hele bu gelişimin tarihini ortaya koyabilmek kadar gurur verici bir şey olamaz, araştırıcı için. Fakat konunun özüne inildiğinde görülür ki, asırlarca önce bir takım kişiler insanlara bazı şeyleri öğretmeye çalışırken, amaçları ilerde tanrılaştırılmak veya öğrettikleri şeyin saçma-sapan birtakım sözler haline gelerek fantazi yaratması değildi. Bugün ne yazık ki bu durumdadır anlatılanlar. İnsanların çoğu da sırf bu fantastik özelliğinden dolayı konuya eğilmektedir.
Hermetizm başlığı
altında toplanan bu konulara çoğu zaman ezoterik, okült, mistik, gnostik,
teozofik vs. gibi sıfatlar takılmıştır. Geleneksel olarak Hermetizm kelimesi
daha uygun oluyor, çünkü bu konuların öğreticisi olarak Hermes tanınmaktadır
mitolojide. Böylece Hermetizm denilince; Hermes veya bir başka sıfatla anılan
bilge kişilerin öğretisi anlaşılacaktır. Halbuki, ezoterik;
batınî, içsel anlamına, okült; gaybî, gizli anlamına, mistik;
sırrî, açıklanmayan anlamına, gnostik; hikmî, üstünbilimsel
anlamına, teozofik; ledünî, tanrısalbilimsel anlamına gelir.
Hermetizm, anlayış ölçüsüne göre bütün bu sıfatları taşıyabilir, ama yalnız
biri veya birkaçı ile isimlendirmek eksik olur. Kimine göre şöyledir, kimine
göre böyle. Anlayış ölçüsü o derece önemlidir ki, tarihte bunun iki garip
örneğini görüyoruz: İlki, teknolojideki hermetik deyimidir: Hava, su
geçirmeyecek şekilde yapılan lehimler için kullanılır. İkincisi de, bilhassa
italyan edebiyatında, ermetismo akımıdır: Şiirde, anlaşılmaz ve kapalı
sözler kullanarak okuyucuyu düşündürmeyi amaçlar. Bir diğer tuhaflık da tarih
yazarlarında görülmektedir: Hermetizmi tek bir cümle ile geçiştirirken,
simyacıların büyüyle ilgili öğrettikleri diye anlatırlar.
Hermetik öğretinin
yazıldığı kitapların çoğu çeşitli sebeplerle yakılmış, yasaklanmış ve
gizlenmiştir tarih boyunca. Bu özelliğinden dolayı da sayısız şarlatan ortaya
çıkıp birtakım uydurma elyazmalarını orijinaldir diye reklam etmiş, çoğunlukla
çevresinde inandırıcı olmuş ve ardından yüzlerce zavallıyı sürüklemeyi başarmıştır.
Bu yüzden, günümüzde hermetik konular halk arasında boş inanç, büyücülük,
zırvalık, sapıklık olarak bilinir. Amacım okuyucuyu kandırıp bu konuların
aslında büyük sırlar sakladığını iddia etmek değil.
Kısa bir tarihsel
gelişimini vererek ve tarih boyunca yazılanlardan bölümler aktararak bu
konularla uğraşan kişilerin hangi sonuçlara vardıklarını ve nelerle karşılaştıklarını
anlatmak istiyorum. Eski yazmalardan aktaracağım sözleri yorumlamak okuyucuya kalmış
bir iştir. Başında da söylediğim gibi, aslında konunun en önemli tarafı da bu:
Kimin söylediği ve nereden duyduğu ilginç olsa bile, ne demek istediğini
anlamaya çalışmak daha faydalı oluyor.
Eğer geniş çapta bir Hermetizm tarihinden bahsetmek gerekirse çağlar boyunca çeşitli medeniyetlerdeki bilimsel aşamalardan ve bunların kaynaklarından sözetmek lazım. Fakat, böylesine geniş bir konu hem çok uzun bir yazı serisini gerektirir hem de çoğu kimsenin canını sıkabilir düşüncesiyle, ancak ilginç sayılabilecek noktaları belirtip ardından Ortaçağ'ın efsanevi bilimleri olan Alşimi, Astroloji, Maji, Kabala ve benzeri konuları ve bunlara kaynak olan elyazmalarını örneklerle vermek istiyorum.
Tarihte eski yüksek medeniyetler diye bilinen kültür merkezleri, Amerika kıtasındaki Aztek ve İnka'lar dışında, coğrafî bir kuşak üzerinde yayılmıştır. Bu kuşak doğuda Çinlilerle başlar ve batıya doğru Hint, İran, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Akdeniz bölgesiyle İspanya'ya kadar gelir.
Amerika Kıtası
Amerika kıtasında 16.
asrın başından Avrupa'dan gelen yağmacı kâşiflerin boy göstermesi ile eski
medeniyet sona erdi ve silindi gitti. Çoğunlukla böyle kabul edilir. Halbuki
Aztek-Maya-Inka medeniyeti incelendiğinde görülür ki, bu halk beş asırdan beri
beyaz adamın gelmesini beklemiştir. Bütün dikkatlerini kendilerine miras
kalan takvime ve zaman hesaplarına vererek, kurban olacakları günü
beklemişlerdir. Bu zaman zarfında hiçbir ilerleme kaydetmeden, geçmişlerini
unutmanın verdiği korku içinde, devamlı bir bekleyiş bu halkın manen ölmesine
yol açmıştı. Eski atalarının bıraktığı mirası korumaya çalışan, fakat bu
mirası bir türlü değerlendiremeyen şaşkın bir toplum.
Ne Aztekler,
ne Mayalar, ne de İnkalar geçmişlerini hatırlamaktadır. Mayaların
bir kolu olan Quiche halkının son zamanlarda yazarak kaybolmamasını
sağladığı Popol-Vuh destanı bunu ortaya koyuyor. Mitolojilerinde Kvetzal-koatl
(Aztek), Kukulkan (Maya), Virakoça (İnka) ismini verdikleri bir
adamın (daha sonra tanrı oluyor) halka yazıyı, kanunları, bilim ve sanatı
öğrettiği anlatılıyorsa da pek fazla birşey öğrenmek mümkün olmamıştır bunlar
hakkında. Amerika'yı keşfeden gözü dönmüş yağmacılar altın bulma hırsı ile
herşeyi parçaladıktan sonra, Hıristiyanlığı yaymak bahanesi ile saldıran
misyonerler, şeytanın eseri saydıkları bütün kültürü yıkıp üzerine kiliseler
kurunca, ortada incelenecek bir şey kalmamış oldu. Bugün bildiğimiz tek şey
mükemmel bir takvim ve astronomik period hesaplarıdır onlardan kalan. İnkaların
Quipu sistemi, anlatıldığına göre sözleri kaydetmek ve hesap yapmak için
kullanılan oldukça gelişmiş bir sistemmiş. Pizarro sayesinde kılıçtan
geçirilmedik birtek Quipu-kamayok kalmadığı için bu sistemi öğrenmemize
imkân yok artık. Astronomideki bilgileri kendilerine miras bırakanlar herhalde
tam olarak herşeyi anlatmamış olacaklar ki, bunları doğru dürüst
değerlendirecekleri yerde dinsel birer figür, ritüel bir gaye uğruna
kullanmışlar.
Yukarıda isimlerini
verdiğim mitolojik bilgeler birtakım şeyleri öğrettikten sonra kaçıp gitmişler,
bir müddet sonra tekrar geleceklerini vaad ederek. Ne öğrettiklerini halk
bilmemektedir. Zira, kendilerinden önceki toplum ile aralarında tarihsel bir
kopukluk vardır, hatırlamazlar. Aztekler “Aztlan” (beyaz ülke) denilen
yerden geldiklerini söylerler ama kendilerini “Tenoça” diye diğer
başkalarından ayırırlar. Tenoça, Tolteklerin kuzeyden gelen saldırgan vahşilere
verdikleri isimdir. Toltekler bir bakıma Anadolu'daki Proto-Hititlere benzer;
geçmişten kalan bir medeniyetlerl vardır, saldırganların hücumuna uğrayıp
kültürlerini gelen vahşilere aktarırlar. Ancak, Toltekler hakkında birşey
bilinmiyor.
Mayalara gelince; bunlar topluca Yukatan yarımadasına
doğru göçmüşler asıl memleketlerinden. Sebebi bilinmiyor, geçmişlerinden de
hiç bahsetmiyorlar. Göçten önceki devre ait bütün tarihlerini hatırlamaktan
korkarcasına unutmaya çalışmışlar. Peru'ya gelen İnkalar burada “Queçua”
(sıcak vadi halkı) denilen insanlardan birtakım şeyler öğrenmişler. Daha sonra
da bunlar İnkalara karışarak unutulmuş. Bugün Peru'da Queçua olduğu sanılan
yerliler geçmişe dair hiçbirşey hatırlamıyorlar. Zaten Quipu kullanmasını
bilenler de katliamda öldüklerinden geriye birşey kalmamış.
İnkaların Quipu
sistemi dışında ilgi çekici tek şey, Maya ve Aztek takvim sistemidir.
Bizim bugün kullandığımız ondalık sayı sistemi yerine yirmilik (vigesimal) sayı
sistemini kullanıyorlardı. Yirmilik sistemi Aztek-Maya dışında hiçbir
yerde görmek mümkün değildir. Bu düzene göre; son derece hassas bir biçimde
hesaplanmış güneş yılı olan 365.242199 günü şöyle yazıyorlardı:
1.0.5.16.9.17.6.10. Burada yirmiye kadar olan her rakam ayrı bir sembol ile
belirtilmektedir. Takvimlerine de esas olarak aldıkları bu yirmi sayısı insanı
sembolize etmektedir: Yirmi tane uzantısı olan bir bütün (parmaklar ve baş). 20
gün bir ay olmaktadır; 20 ay bir yıl; 20 yıl bir devir... böylece uzayıp giden
periodik sisteme 400 günlük period denilmekte ve sembolik takvimi belirlemiş
oluyor. Kollar ve bacakları simgelemek için beşer günlük dört hafta vardır bir
ayda. Seneyi de beşer aylık dört mevsime ayırmışlar.
Buna ek olarak kullandıkları
ikinci sistem 260 günlük takvimdir. 260 günlük period, takvimden ziyade
ölçek niteliği taşır. 13 gün sayısı ve 20 gün isminden ibarettir.
Ay-Güneş-Venüs periodları ile yakından ilgili olan bu devreyi geleceği belirlemek
için kullanmışlar. Bir çeşit kehanet yöntemi denebilir. Ancak, falcılık ile hiç
ilgisi yok. Tamamıyle astronomik birtakım orantılardan faydalanılmaktadır.
Ayrıca, güneşin periodundan faydalanarak 360 günlük (18x20) bir devre
bulmuşlar; daha doğrusu, bu onlara miras kalmış. Zira, bir güneş yılının 360
günden fazla olduğunu ellerindeki hesaplama yöntemi ile hassas bir biçimde
öğrendikten sonra bu ek günleri “uğursuz” olarak nitelemişler. Ortalama 4
yılda 21 gün hataya yol açan bu günlerin kesinlikle ismi yoktur, gün olarak
sayılmaz ve zoraki bir boşluk gibi görülür. Ellerindeki cetvellerde 360 olarak
belirtilen bir devrenin aslında daha uzun olduğunu görmek onları korkunç bir
şaşkınlığa sürüklemiş olmalı. Bu duyguyu bizim anlamamız çok zor. Şöyle
düşünelim: Bir yerden birtakım bilgiler alıyorsunuz, öyle ki, bunlar sayesinde
oldukça hassas hesaplar ve gözlemler yapmanız mümkün. Ancak, yine aynı yerde bu
hesaplarla yapılmış gözlemlerin cetvelleri, sizin bulduğunuz değerlerden daima
biraz farklı çıkıyor. İşte bu şaşkınlık Aztek-Maya medeniyetinin dinsel
inançlarının temeline çöreklenmiştir. Ellerindeki bilgi onlar için
başkalarından aktarma bir nitelik taşıyordu. Hafızaları kuvvetliydi,
kullandıkları bilgiler son derece mükemmeldi, fakat bunu değerlendirecek
yeterli kapasiteden yoksundular.
Astronomi yanında tıb ile ilgili
birtakım şeyler de öğrenmişlerdi. İnsan bedeni ve özellikle kanla ilgili
bilgiler, eski kozmik düzeni tekrardan geri getirecek zannettiler. Kan,
bilhassa canlı insan bedeninde büyük önem taşır. Biz bugün bunun önemini yalnız
tıbbi açıdan ele alıyoruz. Kanın dolaşımı fizik bedenin işlemesini sağlıyan
bir ortam yaratmaktadır. Fakat bu özellikten yararlanarak başka sistemlerin harekete
geçmesini sağlayacak ortamlar da yaratmak mümkündür. İspanyolların gelmesine
iki asır kala, bu bilgiyi garip bir gaye uğruna kullanmaya başlamışlar:
Kullanılacak malzeme bulmak için etrafa saldırarak insan avına çıkmışlar.
Yakaladıklarını da, artık birer mabed haline gelen bilim merkezlerinde canlı
canlı keserek, kanlarını tanrı diye kabullendikleri güçlerin hizmetine
sunmuşlar. Kanın önemini ve hangi işlerde kullanıldığını biliyorlardı. Ancak,
bunu anlamaktan acizdiler. Birtakım kozmik güçlerin varlığını öğrenmek
onlarda korku yaratmıştı. Bu güçleri kullanabilecek duruma gelmek oldukça
yüksek bir şuur seviyesini gerektirir. O da bunlarda yoktu. Ellerindeki
hesaplama yöntemi ile ilerde başlarına bir felaket geleceğini biliyorlardı. Ama bu felaketten kurtulmak için ne
yapacaklarını, nasıl kurtulacaklarını anlayamadan tabiat kanunlarının dışında
hareket etmeye başladılar. Kanunların acıması veya kayırması yoktur. Nitekim,
şuursuzca kullandıkları birtakım güçler bazı kanunları harekete geçirdi ve
İspanyollar tarafından yok edildiler. Hem öylesine bir yok oluş ki, kendileri
ile birlikte bir türlü anlayamadıkları bilgiler de silindi gitti.
Hermetik olarak
nitelediğimiz bu bilgilerin insan için hayatî önem taşıdığına ilerde
değineceğim. Burada güzel bir örnekle karşılaştığımız için belirtmek gereğini
duydum: Anlamadan ezberlemek ve bunu pratik olarak kullanmaya kalkmak, işin
önemini acı bir şekilde ortaya koyuyor. Aztek, Maya ve İnka isimleri ile
tanıdığımız bu insanlar hazıra konmuş bir toplumu oluşturur. Hazır bulundukları
şey bilgiydi. Önce zevkle ve heyecanla sarıldıkları bu nimet; daha sonra onlar
için korku, dehşet ve ıstırap kaynağı oldu. Bu duruma sebep olan şey de, ruhsal
seviyelerinin bu bilgiyi hazmedemeyecek bir ölçüde oluşudur. Anlayabilmek için
gerekli birikimden yoksundular. Elimizde kalan birkaç parça yazmadan
öğrendiğimize göre; gökyüzündeki ürkütücü boşluk, tabiatın esrarlı güçleri ile
kendilerine miras kalan bilgi arasında ezilmenin ıstırabını ilâhîler ve
ağıtlarla dile getirmişlerdir daima:
“Eskilerin anlattığı
gibi değil.
Onlar da yok
artık aramızda,
Tanrılar
kaybolup karanlık çöktüğünde.
Göğün
boşluğuyla yerin altından,
Ölüm bizi
içine çekiyor.
Geri gelin,
ey gidenler!
Ne yapmamızı
söyleyin bize.
Korkuyoruz,
korkuyoruz.”
Birkaç el yazması dışında, elimizdeki tek eser Mayaların bir kolu olan Quişe halkının tarihsel geçmişini yansıtan Popol Vuh ismindeki derlemedir. Popol Vuh, 16. asırda yazılmış olmasına rağmen, nesilden nesile aktarılan birtakım hikayelerle, efsaneleşmiş başlangıcı ve unutulmuş tarihi yansıtması bakımından önemli bir kaynak. Ne var ki, alegorik anlatımın içinden hermetik bilgileri çıkarabilmek oldukça zor.
Beyaz adamın
istilasından önceki Amerika halkının karmaşık ruh dünyasını katledildikleri
yerde bırakarak, Pasifik Okyanusunun öbür tarafına; Çin sahillerine
geçebiliriz artık.
Fakat, bu geçiş
esnasında dikkatimizi çeken bir şey yok mu? Bir sürü irili ufaklı adaların yer
aldığı Pasifik Okyanusu halkının da kendisine ait bir geçmişi var elbet hermetik
açıdan. Ancak, bu öğretiler bize yeterince ulaşmamış olduğundan, onlar
hakkında bir fikre sahip olmamız güçleşiyor. Ayrıca, bugün orada yaşayan yerli
halkın geçmişi Amerika ve Asya kıtalarındaki atalarına dayanmaktadır. Ataları
adalara göçettikleri zaman, karşılaştıkları asıl yerli halk zaten yıpranmış
ve tükenmişti. Kısa zamanda da kaybolup gittiler yeni gelenlerin arasında.
İşte bu iki sebep yüzünden sistematik bir hermetizmin izlerine rastlamak kabil
olmamıştır.
Japonya
Çin sahillerindeki
Japon ve Kore halkı için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Ancak, Japonya'da
Çinlilerin etkisi görülmeden önce sistematik bir hermetizmin izlerine
rastlanmıştır. 2. Dünya Savaşına kadar, Japon adetleri gereğince dışarıya bilgi
verilmediği için, zannediliyordu ki Çinlilerle ilişki kuruncaya kadar Japonlar
iptidaî bir seviyedeydiler. Halbuki M.S. 5. asırda Çinlilerin etkisi
görülmeden çok önceleri “Şinto” ismi altında hermetik bir sistemin
varlığı ortaya çıkarılmıştır.
Şinto sisteminin
temelinde “kami” kavramı yatar. Kami kelimesi ruh, benlik, üstün varlık
anlamına gelir. Var olan herşeyin bir kami'si vardır. Diğer bir deyişle; tabiat
kami'lerle kaplıdır. Ölüm ötesi hayat da tabiatın bir parçası sayıldığından,
kami'ler orada da mevcuttur. İlginç olan, Şinto sistemi ahlâkî hiçbir öğreti
getirmemektedir: “Kalbinin gerçek sesini takip et” der. Kami'lerin
sırrına varabilmek için tek yol budur. Kalbin atışları nasıl insanın hayatta
kalmasını sağlıyorsa, onun sesini dinlemek de asıl benliğe (kami) ulaştırmaktadır
insanı. “Kalbin Gerçek Sesi” bir bakıma vicdan sesi ile eşdeğerlidir.
Kami'lerin öğretisi
veya yolu anlamına gelen Şinto sisteminin kurucusu bilinmediği gibi,
doğmalardan da uzak olan bu öğretinin yazılı bir kaynağı yoktur. Bedensiz
varlıklar ile bedenliler arasındaki hiyerarşik düzen, sahip oldukları kami'nin
niteliğine bağlıdır. Bu bakımdan, insan kendi kami'sini yücelterek birçok
bedensiz varlıktan daha üstün bir seviyeye gelebilir. Fakat buradaki “kami”
kavramı ile spiritüalist anlayışın “ruh” terimini karıştırmamak gerekir.
Hernekadar batı dillerine yapılan tercümelerde bu kelimenin ruh veya üstün
varlık anlamına geldiğini söylemişlerse de, esasında “tasarruf kuvveti”ni
belirlediğini görüyoruz. Eğer ruhu “tasarruf kuvvetine sahip şuur” olarak tarif
edersek; kami, ruhun melekesi olmaktadır. Esasında, herşeyde bir kami olduğunu
söylerken bunu kasdediyorlar. Kami bir potansiyeldir. Bunu harekete geçirmek
için “kalbin sesini” dinlemek gerekiyor. Fakat, bu sesi duyabilmek kolay
değil. Daha önce insanın kendisini tasfiye etmesi gerekmektedir. Bu tasfiye
işlemini, isterseniz Japonların mitolojik anlatımından öğrenelim:
Şinto öğretisinin
yazılı bir kaynağı yoktur. Kuşaktan kuşağa anlatılagelen mitolojik tasvirlerle,
imparator Temmu devrine kadar gelebilmiştir. Temmu, gelecek kuşakların
geçmişini unutmaması için bu anlatılanların yazılmasını emretmiş. Kojiki
ve Nihongi (Kadim Tarih ve Japon Tarihi) ismi altında iki eser meydana
gelmiş böylece, M.S. 8. asrın başında. Kojiki'nin birinci kısmında Yaratılış'dan
bahsedilir. Başlangıçta kaos varmış. Boşlukta yüzen şekilsiz bir yağ veya
yumurta olarak niteliyorlar bu kaos halini. Ancak, içinde hayat taşıyan canlı
bir şey varmış ve bu aniden belirivermiş. Kamış sürgünü olarak sembolize edilen
bu şey, kami'si sayesinde bir çift şey yaratıyor. Bunların belirli bir ismi
olmadığı için şey diye anlatıyoruz. Birbiri ardından yedi çift ve bunların
nesilleri gelmektedir. Erkek ve dişi kardeş olarak doğan her çift birleşerek
kendi neslini oluşturuyor. Bu yedi nesil hakkında fazla bir bilgi yoktur.
Sekizinci çift sonuncularıdır: İzanagi (Erkek davetçi) ve İzanami
(Kadın davetçi). Kendilerinden evvelki çiftin isteği üzerine ilk kara parçasını
yaratıp buraya inerler. İndikleri adanın ismi Onogoro'dur (kendiliğinden
pıhtılaşan şey).
Bu çift, indikleri
adanın üzerinde çiftleşerek her biri kendi kami'sine sahip unsurları
doğururlar. Son olarak Ateş kalmıştır doğurulacak. İzanami Ateşi doğururken
bunda saklı olan kami'ye dayanamaz ve yanarak ölür. Karısının ölümüne çok üzülen
İzanagi ağlar ve gözyaşlarından bazı kami'ler daha vücud bulurlar. Öldükten
sonra Yomi'ye {Karanlık, kasvetli dünya) giden İzanami'yi ziyaret eden
kocası geri gelmesi için ona yalvarır. Yaratma işlemini henüz bitirmediklerini
söyler ona. Fakat İzanami “o dünyanın meyvasını yediği için” artık geri
dönemeyeceğini anlatarak karanlığa gömülür. İzanagi bir ışık bulup daha
derinlere dalarak onu görmeye çalışır. Karşısında dehşet verici, çürümüş,
kurtlanmış birisi vardır. Kadın bu durumda kocası tarafından görülmesine
tahammül edemez ve onun peşine karanlığın cadılarını salar. Karanlık dünyadan
kaçan İzanagi kurtulur ve çıkış kapısına büyük bir kaya yerleştirir. Ölüler
âlemine inen İzanagi tekrar geri döndüğünde kirlenmiş olduğunu görür ve
temizlenmesi gerektiğini anlar. Nehirde yıkandıktan sonra, sol gözünden Amaterasu
(Göğün Işığı) ve sağ gözünden Tsukiyomi (Gecenin Parıltısı) ve burnundan
da Susanowo (Coşkunluk) kami'leri çıkar. Daha sonra İzanagi tarafından
doğurulan başka kami'lerle yaratılış tamamlanır ve bunlarla ilgili mitlerin
anlatımına geçilir.
İzanagi örneği bize “kalbin sesini dinlemek” için önce ne yapılması gerektiğini anlatmaktadır: Ateşi doğuran fakat ona tahammül edemeyip yanan İzanami sembolü, arzu ile ortaya çıkarılan bilginin karşısında hissiyatın yanışı ve karanlığı seçmesini belirlemektedir. Karanlıkta kalan hisler yozlaşmakta ve kötülük kami'lerini oluşturmaktadır. Eğer İzanagi gibi insan bu karanlığa girerse, oradaki kami'ler çevresini kuşatacaktır. İzanagi'nin kurtuluşu, iradesini kullanıp arzuladığı karısından kaçışı ile mümkün olmuştur. Fakat, ateşten aldığı ışık olmadan onun gerçek yüzünü göremezdi. Nitekim onu gördükten sonra kaçmış ve çıkış kapısına bir engel koymuştur. Karanlıktan kurtulduktan sonra yıkanması da, orada üstüne bulaşan kami'lerden sıyrılmasını simgeliyor.
Böylece ortaya şu
gerçek çıkmaktadır. Başlangıçta, irade ve hisler birlikte çalışarak bazı
güçlerin elde edilmesini sağlar. Ancak hissiyat, bilgi karşısında dejenere olur
ve ondan uzaklaşır. Eğer insan hislerinin peşinden giderse karanlığa gömülecek
ve başına çeşitli belalar gelecektir. Bu karanlığa iniş halini insan yaşamak
zorundadır, zira gerçeği görmeden hislerin çekiminden kurtulamaz. Bunu
anlayabilmesi için rehberi bilginin ışığı olacaktır. Karanlığın dehşetini
yaşadıktan sonra artık tekrar oraya dönmemek üzere o yolu kapatması gerekir.
Ardından da temizlenmesi ve hislerin bıraktığı karanlık tesirleri yıkaması
lâzımdır. Ancak bundan sonra tek başına yeni güçleri kazanması mümkün oluyor.
Şinto sistemi
pratikte basit fakat geçerli bir öğretiyi esas alır. Teorik açıdan fazla
gelişmemiştir. Belki de bu sebepten, batısında yeşermiş diğer güçlü öğretilerin
gölgesinde kalarak tesirli olamamış. Kami'lerin yanısıra, bunları dengeleyen
bir güç olarak “Musubi”, gerçekçi ve doğru yaşama ilkesi “Makoto”,
tasfiye ve temizlenme gereği olarak “Harai” dışında başka bir kavrama
pek önem vermez. Diğer hususları kişinin kendisine bırakmıştır: “Yaşa ve
gör” prensibini benimsetir. Eski bir Japon şiirinden şu mısralarla Şinto
yolcusunu anlamak zor olmasa gerek:
“Haberim olmadan
burada oturmuşum.
Değersizliğimi
görünce,
Şükran duygusu ile
dolan gözlerimden,
Yaşlar boşanıyor.”
Şinto öğretisinin
basit fakat pratik metodu yanında, batıya yöneldiğimizde, teorik bakımdan
anlaşılması güç fakat o ölçüde de etkili bir dizi öğretiler beklemektedir bizi.
Bunların ilki olarak Çin hermetizmini ele alacağız.
--- Birinci Kısmın Sonu ---