
HERMETİZM
3. Kısım
Çin'den
batıya doğru geldiğimizde, karşımıza Himalaya dağ sırası çıkar. Bu bölge
genellikle fantastik birtakım hikayeleriyle batı dünyasının ilgisini çekmiştir.
Kar adamı “Yeti” bunlardan biridir. Keza, “Agarta” ve “Şamballa”
hakkında yapılan edebiyatın çoğu da bu bölgeyle ilgilidir. Ayrıca, “Atlantis”
ve “Mu” ismiyle anılan batık kıtalarla ilgili efsaneler de bu edebiyata
katılarak ortaya ilgi çekici bir konu çıkartılmıştır. Ancak, bunlar biyoloji,
coğrafya ve tarih açısından incelenmesi gereken konulardır.
Yeti'nin
bilinmeyen bir tür olması, antropolojik bir araştırma konusudur.
Agarta ve Şamballa ile Atlantis ve Mu hakkındaki söylenenleri de jeolojik ve
prehistorik açıdan incelemek gereklidir. Fakat bu konulara ezoterik bir anlam
vererek tamamiyle biçimsel bir okültizm yaratmanın hiçkimseye faydası yoktur.
Zaten gerçekten okültizmin özünü kavrayıp ezoterik bir çalışmaya girenlerin bu
gibi fantazilerle uğraşmadıklarını görüyoruz. Belki okültizmi dışardan merak
edip incelemek isteyenler için sadece fantastik hikayeler yeterlidir. Ama, bu
hikâyeler bile okuyucuyu sonunda okültizmin daha esaslı bir şekilde içerden
incelenmesi gerektiğine götürmektedir. Bu özelliği farkedemeyen kişiler
devamlı olarak bu hikâyelerle meşgul olmanın ve gazeteci zihniyetiyle bu
konuları araştırmanın okültizmle uğraşmak olduğunu zannediyorlar.
Amatörler
için ezoterik çalışma diye bir şey olamaz. Nitekim, bu hikâyeleri gazeteci
zihniyetiyle ele alıp tanıtanlar da bir çeşit futbol maçı edebiyatı yaratarak,
bir tarafta kötüler ve diğer tarafta iyilerin çarpıştığı evrensel bir çekişme
fikrini aşılamışlardır. Alınan bilgilerin hazmedilmeden kullanılmasına güzel
bir örnek teşkil eder bu durum. Hermetizmin gayesi okült güçlerin çarpıştığı
ezoterik bir futbol maçı havası yaratarak insanları tahrik etmek değildir.
Bizim hermetizmden anladığımız, bilgi yönünde tekamül etmesi gereken insanın
bu yolda verimli bir biçimde ilerleyebilmesi için gerekli enformasyonu alıp
bunu doğru olarak tatbik etmesidir. Bu bakımdan fantaziye kaçmanın gayeyi
saptırmak olduğuna inanıyoruz.
Şamanizm
Himalaya'ların
ikiye ayırdığı bölgenin kuzeyinde Tibet ve güneyinde Hindistan
yer alıyor. Bu iki bölgenin kendine has gayet sağlam bir tradisyonu vardır.
Çok daha kuzeyde ise değişik bir sistemi görmekteyiz. Bu sistem, Şamanizm
ismiyle tanıtılmıştır.
Şamanizmin
en belirgin özelliği ferdî oluşudur. Burada şaman olan kişi tarafından bilinen
ve kullanılan bir sistem vardır. Şaman'ın birlikte çalıştığı ve ilişki kurduğu
diğer bütün varlıklar fizik ortamın dışında yer alır. Özellikle Orta Asya
ve Sibirya'daki halkın içinde görülen şamanlara karşı çevresinde
beslenen itibar büyük olur. Halk için bir şaman, danışılacak ve faydalanılacak
ulu kişidir.
“Şaman” veya aynı
anlama gelen “Bakşı” kelimesi Orta Asya'da sonradan kullanılan bir terim
olmuştur. Daha önceleri, bilhassa Altay bölgesinde “Kam”
kelimesi yaygındı. Kam; kâhin, şifacı, tabib, büyücü anlamına gelir. Şaman ve
Bakşı terimleri de büyücü rahip anlamındadır. Burada genellikle şaman terimini kullanmak
gereği, batının bu ismi literatüre maletmiş olmasındandır.
Şaman olacak kişiyi ne ailesi ne de
halktan bir heyet seçer. Şamanlık vazifesini üstlenecek kişi genellikle ölmüş
bir şamanın soyundandır ve bu ölmüş şamanın ruhu o kişiye musallat olarak
şaman olmaya zorlar. Eğer bu kişi atasının ruhuna karşı direnip şaman olmaya
karşı koyarsa delirir. Şamanlık aslında kimse tarafından istenilmez, çünkü
kazancı olmayan ve zor bir hayatı vardır şamanın. Fakat, atasının ruhu
tarafından bir kere seçilmişse, o kişi için başka yol yoktur: Ya şaman olur,
ya da delirir.
Atasının ruhu o kişiyi rahatsız etmeye başlayınca bazı belirtiler ortaya çıkar. Bunlar dış görünüş itibarıyla aklî bir dengesizlik ve ruhî bir bozukluk biçimindedir. Bu belirtilerin şaman adayı olmaya gerekli olduğunu ve benzeri diğer ruhî rahatsızlıklardan ayrı bir özellik gösterdiğini ancak yaşlı bir şaman anlayabilir. Ve bu yaşlı şaman genç adaya geleneksel bilgiyi, ruhlar alemini, bedeninden çıkıp dolaşmayı, ruhlar ve tanrılarla haberleşip birlikte çalışmayı, büyü yapmayı, şifayı v.s. öğretir. Bu öğrenim devresinden sonra şamanlık payesini alacağı bir tören yapılır ve genç şaman halkın arasına karışarak görevine başlar.
Şamanizmdeki fizik ötesi âleme ait bilgiler kesinlikle bilinmemektedir.
Şaman olan kişi bu bilgileri etrafındakilere söylemez. Sadece âyin esnasında
sesli olarak okuduğu bazı dualardan birtakım sonuçlar çıkarılmıştır. Bunlara
bakarak şu tesbitler yapılmış: Şamanlar pratik çalışmalara önem verdiklerinden,
teorik bir felsefeye pek gerek görmemişler denebilir. Var olan herşey ezeli ve
ebedidir, yaratıcısı yoktur veya bu konu şamanı ilgilendirmez. Şamanı
ilgilendiren tarafı, var olan bu âlemlerde yapılacak çalışmalarda ilişki kuracağı
varlıklardır. Bu bakımdan hiyerarşik bir düzen kurulmuştur. Fizik âlemin ötesinde
uzanan bölge ikiye ayrılır. Bunlardan biri yukarıya, göğe doğrudur.
Diğeri ise aşağıya yerin altına doğru. Her iki yol “dokuz makam”dan
ibarettir.
Göğe doğru olan yolda, her makamın bir
“Tengere” (ilâhî yer) ve bir de “Tamu” (şeytanî yer) olarak
anılan kısmı vardır. Bu dokuz makamı aşınca, yaratıcı iyi ruhların olduğu yere
gelinir. Bu yaratıcı iyi ruhlar (ayısıt) bir bakıma melekler
sayılır. Hepsinin üzerinde de “Ülgen” isminde bir ulu ruh
bulunur. Ancak, bu yaratıcılık vasfı yoktan var etme biçiminde değildir,
düzeni koruma ve tesirleri iletme bakımından yaratıcı sayılırlar. Göğe
doğru çıkılarak aşılan bu dokuz makam (“oloh” veya “budak”)
şamanın ayin sırasında bedeninden ayrılıp dolaştığı yüce yerlerdir. Her bir
makamda kendisine yol gösterecek bir varlık bulunur. Eğer şaman bu varlıkların
gösterdiği yollardan gitmezse, diğer saptırıcı ruhlara kanarak yanlış yollara
girer ve bunun sonunda onu yöneten varlıklarca cezalandırılır. Yerin altına
doğru giden yolda da dokuz makam vardır. Bu iniş esnasında da her bir
makamda yol göstericiler vardır ve buralarda yıkıcı ve mahvedici yaratıklar
bulunur. Bu bakımdan bu makamlar “mühürlü” olarak düşünülür. Mühürü
açmak ve içine girmek şamanı beraberinde götüren varlığın işidir.
Şamanın anlayışına göre, insanın bedeninden
başka bir takım özellikleri daha vardır. Bunların ilki “Tin”, “Sür”
ve “Kut” üçlüsüdür. Tin, insanın ruhudur. Tin bedenden ayrılırsa
ölüm meydana gelir. Sür, insanın davranışlarını, hislerini, düşüncelerini
meydana getiren özelliğidir. Uyku esnasında Sür bedenden çıkarak dolaşır. Şaman
da göğe doğru çıkarken Sür'ü vasıtasıyla çıkmaktadır. Kut, insanı
çeşitli hastalıklardan, cinlerden, kötülüklerden koruyan bir zarf gibidir.
Hastalanan veya çok korkan bir adamın Kut'u çıkıp gider. Şaman, hastalanmış
veya cine tutulmuş kişinin çıkıp gitmiş Kut'unu yeniden bulup yerleştirir.
Türkçede bugün kullanılan “kutlu, kutlamak” deyimi buradan gelmektedir.
İnsan bedeniyle ilgili bu bilgiler ve şamanın çıkıp indiği göğün makamları ve yeraltının mühürleri ile bu bölgelere ait tasvirlerin batı okültizminde de yer aldığını görüyoruz. Kozal ve Mental bedeni Tin olarak, Astral bedeni Sür olarak, Eterik beden ve manyetik aura'yı Kut olarak nitelemektedir Şaman. Ayrıca Kabalistik Sefirot ve Klifot ile ilgili anlatımlara da göğe ve yer altına yapılan seyahatlerinde rastlıyoruz. Bu bakımdan, yalnız semitik kaynaklı olduğu zannedilen bu kavramların başka sistemlerde de görülmesi dikkate değerdir.
Şaman, âyini esnasında vazgeçemediği
üç şey kullanır: Cübbe, külah ve davul. “Manyak” ismi
verilen cübbenin yapımında yardımcı ruhların tavsiyelerine dikkat edilir. Bu
tariflere göre cübbe yapıldıktan sonra, şaman cübbesini giyer ve yardımcı
ruhların karşısına çıkar. Bu yardımcı varlıklar, cübbenin kötü ruhlara karşı dayanıklı
olup olmadığını denerler. Eğer beğenmezlerse eksik taraflarını şamana
bildirirler ve o da bunları tamamlar. Cübbe, geyik veya koyun derisindendir.
Üzerine, şamanın göğün makamlarında ve yerin altındaki mühürlerde dolaşırken
karşılaştığı şeylerin küçük birer resmi çizilir, minyatürü yapılarak
iliştirilir. Kötü ruhlara karşı kullanacağı silahların da küçük birer örneği
cübbeye raptedilir. Şaman bu cübbeyi kendisinin bir parçası olarak telakki
etmektedir, aynı zamanda kötü tesirlere karşı koruyucu bir zırh sayılır.
Külahın hazırlanışı da cübbeninkine
benzer. “Börk” ismi verilen bu külah, kırmızı kumaştan yapılır. Göz,
alın ve ense kısmına vaşak derisi dikilir ve üzerleri çeşitli süslerle bezenir.
Bu deriler aslında başın hassas noktalarında koruyucu bir vazife görmektedir.
Üzerine yapılan süsler de bu maksada hizmet eder.
Davulun imalinde de sözü geçen yine
yardımcı ruhlardır. “Tüngür” denilen bu davul genellikle daire biçimindedir,
fakat bazen oval de olabilir. Üzerine gerilen deriye çeşitli semboller
resmedilir. Kullanılan ağaç, kayın veya sedir ağacıdır ve yardımcı ruhların
gösterdiği yerden kesilir. Davulun tokmağı da aynı ağaçtan kesilir. Bazen
geyik boynuzundan da tokmak yapıldığı görülmüştür. Ayin esnasında şaman
davulunu çalmaya başlayınca, göğe çıktığı anlaşılır. Geçtiği yerlere göre
davulu çalış biçimi değişir, temposu farklı olur.
Aşağıda vereceğim örnek, klasik
şaman âyinini anlatması bakımından ilgi çekicidir:
Bir hastayı tedavi etmesi için şamanı
davet ederler. Hastanın evine gelen şaman, baş köşeye buyur edilir. Akşama
kadar çeşitli yemek ikram edilir. Akşam olunca, şaman gerekli hazırlık için
bazı şeylerin yapılmasını ister. Ayin sırasında etrafında halka olanların çıkıp
gitmeleri veya yeni kişilerin içeri girmesi yasaktır. Gürültü edilmez, başka
şeyler konuşulmaz. Ortaya bir ateş yakılır. Uzun saçlarını sıvazlayan şaman
cübbesini sardığı yerden çıkarıp giyer ve
külahını başına geçirir. Etrafında çeşitli tütsüler yakar ve eline
çubuğunu alıp dumanı içine çeker. Bu arada davulunu ateşe tutup derinin
gerilmesini temin etmiştir. Dumanı yavaş yavaş içine çekerken garip bir
değişikliğe uğrar: Yüzünün adeleleri gerilmiştir, gözleri ateşin üzerinde bir
noktaya takılır kalır, hıçkırmaya başlar.
Biraz su içer ve oturduğu postun
üzerinden kalkarak dört bir yanına selam verip ağzından su püskürterek majik
çemberini kurar. Sonra tekrar güney yönüne doğru bakacak şekilde postuna
oturur. Ev sahibi bu sırada ateşin üzerine bir avuç at kılı atarak sönmesini
sağlar. Şaman bu sırada derin bir transa girmektedir. Ardından uzun bir esneme
ile davuluna hafiften vurmaya başlar. Bu anda etrafta şıngırtılar ve darbeler
duyulur, odanın her tarafını çeşitli sesler kaplar. Bazı kuş ve hayvan sesleri
arasında madeni sesler duyulur. Bir müddet sonra tekrar sessizlik hâkim olur.
Şaman davuluna yeniden vurmaya başlar. Birşeyler mırıldanır. Tekrardan durur.
Sonra birden harekete geçerek ilahiler okur ve davulunu hızlı bir tempoda
çalmaya devam eder.
Bu durumda şaman tam bir trans halindedir. “Emergeti” denilen koruyucu yardımcı varlığını çağırır ve bu arada başka ruhları da davet ederek posesyon haline geçer. Bu ani tesir konsantrasyonu ile şaman yüzüstü düşerek bayılır. Etrafında halka olan tecrübeli ihtiyarlar bu sırada ilahiler okuyarak şamanın ayılmasını sağlarlar. Emergeti'ni bu baygınlık anında bulup onun etkisi altına giren şaman, ayağa kalkarak neşeli bir biçimde sıçrayıp dansetmeye başlar. Ateşi tekrardan yakıp canlandırırlar. Alevlerin ışığında şamanın yüzü korkunç bir görünümdedir: Ağzından köpükler saçılır, gözleri kaymış bir halde, yüz kasları gergindir. Davulunu çok hızlı bir tempoda çalarak ateşin etrafında dans eder. Sözleri anlaşılmaz. Sonra yavaş yavaş durulur ve tabii halini alır. Davulun sesleri yavaş bir tempoya iner.
Şaman, hastanın yanına gelip ellerini onun yüzüne koyar ve etrafında hastaya musallat olan kötü ruhları arar. Klervoyant bir görüşle kötü ruhu bularak yakalar ve davulunu gümbürdeterek onunla birlikte göğe doğru çıkmaya başlar. Bu seyahat tamamiyle astral ortamda cereyan etmektedir. Etrafında oturanlar, şamanın sözlerinden ve davulun sesi eşliğindeki dansından nerelerden geçtiğini tahmin etmeye çalışırlar. Şamanın görmüş olduğu astral vizyonlar, ilahi şeklinde hızlı hızlı anlattıklarında belirlenir. Beraberinde götürdüğü kötü ruhu belirli bir makama kadar taşır ve orada onunla pazarlığa girişir. Yardımcı diğer ruhların da tesiriyle, kötü ruhu çeşitli hilelerle kandırır ve orada bırakıp geri döner. Dönüşü de davulun sesinden ve konuşmasından anlaşılır.
Posesyon hali devam etmektedir. Hastaya yaklaşıp onun kaybolmuş Kut'unu tekrar hastaya giydirir. Böylece hastanın manyetik aurasını pekiştirmiş oluyor. Bu işlemi de tamamladıktan sonra bitkin bir halde postunun üzerine oturur, davulunu bir kenara koyar. Şamana su verirler, kendine gelir. Trans halinden çıktıktan sonra, şaman âyin sırasında yapmış olduklarını hatırlamaz. Sadece göğe çıktığında geçmiş olduğu yerlerde gördüklerini anlatabilmektedir. Bu bakımdan şaman, değişik türden bir medyom olarak nitelendirilebilir.
Bu operasyonu yapan kişi “Kara
Şaman” ismini taşır. Zira, kötü ruhları defetmek veya büyü bozmak için
uğraşmaktadır. “Ak Şaman” ise yalnız gündüz vakti aydınlıkta çalışır ve
iyi ruhlardan yardım çağırır, kutlama törenleri düzenler. Ak şamanlar cübbe,
külah ve davul kullanmazlar. Fakat halk tarafından en çok rağbet gören kara
şamanlardır. Bunların yetenekleri de ak şamanlara oranla daha fazla oluyor.
Şamanların bir başka görevi de fal
açmaktır. En önemli fal açma şekli, hayvanın kürek kemiğini yakarak
üzerinde meydana gelen çizgilerden bir sonuç çıkarmak şeklindedir. Bu işi
yapana “yağrıncı” derler. Bir de “kumalak falı” vardır. Bu fal
çeşidi, ilkel anlamda bir remil veya çok uzak bir benzetmeyle İ Çing sistemini
hatırlatmaktadır. Ancak bu fal çeşidi de medyumik bir irtibatı gerekli
kılmakta olduğundan, kumalak ile İ Çing sistemini birbirine
karıştırmamak gerekir.
Şamanizm, ilkel Orta Asya
kabilelerinde gayet geçerli bir sistem olmasına rağmen, hermetik açıdan insana
birşey kazandırmamaktadır. Şaman, irtibat kurduğu varlıklarla yapmış olduğu
operasyonda posesyon halini muhafaza ederken duruma tam manasıyla hakim
değildir, kendisini bir aracı olarak kullandırır. Halbuki hermetik açıdan,
majik operasyonlarda kişinin tam manasıyla duruma hakim olması ve şuurunu açık
tutması gerekmektedir. Bu bakımdan, şamanın pasif halini ilkelliğin getirdiği
bir mecburiyet olarak nitelemek zorundayız.
Tibet'te de şamanizmin var olduğu görülmüştür.
Burada “Bon” ismi altında anılıyordu. Tibetli şamana da “Bon-po”
denirdi. Yukarda anlattığımız Orta Asya şamanizminden pek bir farkı yoktur.
Tantra
Tibet'te şamanizmin yanında ikinci ve
oldukça farklı bir sistemin uygulandığı dikkati çekmektedir. Bu sisteme batı
literatüründe “Tantrizm” deniyor. Tantrizm esasında bütün Hindistan ve
Çin'de Hinduizm ve Buddhizm ile birlikte uygulanan özel bir Yoga
çalışması olarak tanınır ve bunlardan ayrı olarak mütalaa edilmez. Nitekim, Tibet
Buddhizmi denildiğinde akla hemen Tantrizm gelmektedir, çünkü en belirgin
halini bu ülkede almıştır. İncelenmesi bakımından da akademik açıdan Hindu
ve Buddhist Tantrizmi olarak ikiye ayrılır. Ancak, tantrizmin esas
itibariyle farklı birtakım özellikler taşıması göz önüne alınırsa, akademik
sınıflamanın ötesinde kompleks bir sistem olduğu görülür.
Tantrik sistemin ne zaman başladığı bilinmiyor.
Benzeri yöntemlerin dünyanın çeşitli bölgelerinde çok eski çağlarda
uygulandığı mağara resimlerinden anlaşılmıştır. Bu yöntemleri zamanla
geliştirerek günümüze kadar getirenler ise Kuzey Hindistan ve
Himalaya'larda ancak karşımıza çıktığından, onların anlattığı biçimde
öğrenmek imkanına sahibiz. Tantrizm, esas itibarıyla antediluviyen bir
sistemdir. Bu sebeple sadece Hintlilere ait bir felsefe olarak yorumlamak son
derece yanlış olur.
İndus vadisindeki Harappa kültüne ait resimlerde, yoga
duruşları ile belirtilmiş tantrik ritüellere rastlanmıştır. Bu kültün çıkış
noktası Büyük Ana Tanrıça ve Bereket Unsuru'ydu. Aynı unsura Anadolu'nun
tarih öncesi devirlerinde de önem verildiği bilinmektedir. Bu açıdan ele
alındığında, tantrik sistemin Yoga ile birlikte tarih öncesi çağlardan
kaynaklandığını anlıyoruz. Tantrizmin ne olduğu oldukça tartışmalı bir konudur.
Özellikle batı âleminde anlaşılamamış olmasından, cinsel birleşme tekniğiyle
enerji toplamaya yarayan bir çeşit seksüel maji tarzında tanıtılıyor. Yine de
çok nadir olsa bile bazı araştırıcılar tantrik sistemin özüne yaklaşabilme
imkanına kavuşmuşlardır. Bu yazı dizisinde o araştırıcıların anlatımlarını
dikkate alarak gayet basit bir biçimde tantrizmi anlatmaya çalışacağız.
Tantrizmin esas konusu insandır. İnsanı çevreleyen kainatı da onun bir benzeri olarak görür. İnsanı anlayabilmek ve bu sırrı çözebilmek için tek yol, tabii deneylerden faydalanmaktır. Bazı fenomenler üzerinde felsefi spekülasyonlar yapmaktansa, olayın bizzat kendisini yaşayarak en basit izahlarla sonuca varmayı yeterli görmüşler. İnsanın meydana gelmesi doğum olayıyla gerçekleşir. Doğum öncesi gelişimin başında bir kadın ve bir erkeğin cinsel birleşmesi yer almaktadır. Kadın ve erkek birleşir ve bu birleşmede erkek kadının bu işlemi tamamlaması için gerekli unsuru ona aktardıktan sonra başka bir katkıda bulunmaz.
Kadın ise, doğum olayı meydana gelene kadar, kendi rahminde oluşan şeye devamlı katkıda bulunmaktadır. Birleşme anında aktif olan erkek bir enerji üreterek bunu pasif olan kadına verip ortadan çekilir. Bundan sonra kadın aktif hale geçerek, bu enerjiyi kendi içinde çoğaltarak doğacak çocuğun rahim içinde gelişebilmesini temin etmektedir. Bu durumda erkek ilk başlatıcı olmakta, fakat gelişimde hiçbir rol almamaktadır. Kadın ise, başlangıç için gerekli ortamı sağlıyor ve kendi başına gelişimi besliyor. Bu bakımdan kadının her zaman lâzım olduğu, fakat erkeğin yalnız başlangıçta rol aldığı görülerek, insanın bir benzeri olan kainatın işleyişi de aynı modele uygun olarak analiz edilmiştir.
Aynı olayı tabiatta da görmek mümkündür.
Göğün bulutları toplanıp yerin üzerine yağmuru akıtır. Yer bu yağmuru toprağın
içine çekerek, tohumların filizlenmesini ve bitkilerin oluşmasını sağlar. Gök
erkek gibi, yer kadın gibi davranmaktadır. Toprak ise yerin rahmi
durumundadır.
Böylece erkeğin cinsel uzvu “Linga”
(fallus) ile kadının cinsel uzvu “Yoni” (kteis), fizik ortamdaki bu
olayı belirleyen iki sembol durumundadır. Erkeğin tabiattaki rolü, “Siva”
sembolü ile başlangıçta aktif ve gelişimde pasif enerjiyi göstermektedir.
Kadının tabiattaki rolü de “Sakti” sembolü ile başlangıçta pasif ve gelişimde
aktif enerjiyi gösterir.
Kainat da bu Siva ve Sakti
enerjisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Dolayısıyla, her olayın
başlangıcında Siva enerjisinin aktif olduğunu ve olayın gelişimi boyunca da
Sakti enerjisinin hakim olduğunu görürüz. İnsan dediğimiz fenomenal unsurun
başlangıcı, döllenme anında rahimde cereyan eder, devamı ve gelişimi ise bütün
hayatı boyunca olacaktır. İşte bu bir ömür süren gelişim boyunca aktif olan Sakti
enerjisi her insanda mevcud olmaktadır.
Tantrizmin gayesi, her kişide var olan
bu aktif Sakti enerjisini kontrol altına alarak insanın kendi gelişimine bilinçli
olarak yön verebilmesini sağlamaktır. Bu bilinçli yönlendiriş muhakkak ki
tekamül yolunda oluyor. Ancak, insanın tekamülü dar bir patika üzerinde değil
de geniş bir arazi sathında cereyan ettiğinden, herkesin aynı yolu takip
edeceği iddia olunamaz. Nitekim, “tantrika”ların gittikleri yol da
başkalarınkine hiç benzemeyen bir yerden geçmektedir.
İnsanın fizik bedeni ancak fiziki
tesirlere karşı duyarlı olabilecek bir yapıya sahiptir. Bu tesirleri alan
duyu organları da fizik bedenin kısımlarını meydana getirir. Fizik ötesi
tesirleri alan süptil bedeni ise bu tesirlere duyarlı olabilecek bir yapıdadır
ve fizik bedene uyum sağlayan bir durumdadır. Bu süptil tesirlerin cereyan
ettiği kanallar, bazı merkezlerde birleşerek odak noktaları meydana
getirirler. Bu noktalara “Çakra” ismi verilir ve insan bedeninde yedi
tane Çakra vardır. Bunların fizik bedendeki belkemiği boyunca kuyruk
sokumundan başlayarak beynin üstüne kadar uzanan bir doğru üzerinde sıralandığı
görülmüştür.
Süptil tesirlerin bedendeki cereyanı “Prana”
denilen hayat gücü ile sağlanmaktadır. Prana'nın kontrolüyle (pranayama),
bu tesirleri belirli çakralarda bilinçli olarak konsantre etmek mümkündür.
Normal olarak her insanda bu hayat gücü vardır, fakat gelişigüzel kullanıldığı
için süptil tesirler insanın kontrolü dışında kendi bedeninde cereyan ediyor
ve bunun sonucu olarak ne beden hakimiyeti ne de düşünce hakimiyeti yoktur normal
insanda. Bu hakimiyeti sağlamak için “Yoga” denilen disiplin sisteminden
faydalanılır. Tantra ile Yoga'yı birbirinden ayrı incelemek mümkün
değil. Ancak, denebilir ki, tantrizmin esas gayesi Sakti enerjisini kontrol
ederek bunu yaratıcı bir biçimde kullanmak olduğundan, Yoga sisteminin
kullanılması gerekli olmuştur. Fizik ilminde bir sonuca varmak için
matematikten faydalanmanın gereğini örnek olarak alabiliriz buna.
İnsandaki Sakti enerjisi,
normal durumda gizlenmiş ve uyur bir haldedir. Nadiren uyanır ve gizlendiği
yerden çıkarak aktivitesini süptil tesirler üzerinde gösterir. Bu yaratıcı
gizli güce “Kundalini” deniyor. Kundalini uyarıldığı zaman, çakralarda
konsantre edilmiş süptil tesirler belirli bir gaye uğruna kanalize edilerek
maksadı sağlayacak kudreti insana kazandırmaktadır. “Kundalini-sakti”
en alt çakranın dibinde çöreklenmiş uyuyan bir yılan sembolüyle gösterilir.
Uyandırıldığı zaman, belkemiği hizasında yükselerek çakraları “aydınlatır”.
En alt çakranın açılmasıyla başlayan
bu uyanma işlemi, diğer çakralarda devam ederek sonunda başın biraz üstüne tekabül
eden yerdeki son çakraya kadar ulaşır. Son çakrada Siva enerjisi bulunmaktadır.
Kundalini-sakti son çakradaki Siva ile birleştiğinde ikinci
seviyeden bir “döllenme” oluşur ve suptil planda bir doğuş meydana gelir. Bu
doğum, insanın üst benliğine alt bir olaydır. Şuurun tam anlamı ile açılarak,
fizik plan realitesinde sıkışıp kalmış insanın bir üst plana uzanıp aslına
malum olması demektir. Fakat, bu seviyeye kadar gelebilmek oldukça ender
rastlanan bir durum. Zaten, hermetizmin ideali de bu oluyor. Sayısız
enkarnasyonlar boyu yapılan çeşitli çalışmalarda hedef daima bu noktadır: Dünya
planındaki uyanışın son noktası.
Kundalini-sakti bazen normal insanın kontrolü
dışında, kainattan gelen süptil tesirler vasıtasıyla harekete geçerek en alt
çakradaki (Muladhara çakra) kapıyı açabilir ve yükselebilir. Bu durum,
ender de olsa bazı filozoflarda, ilim adamlarında veya sanatkârlarda
görülmüştür. Ani bir aydınlanma ve enerjiyle doluş hali o kişileri
uğraştıkları konuyu derinlemesine kavrayarak ötesine geçebilmelerini sağlar.
Fakat bu yaratıcılık halini herkes yaşayamaz. Çünkü kontrolü altında değildir.
Tantrizmin Kundalini-sakti'yi
harekete geçirebilmek için uyguladığı bazı yöntemler vardır. Bunları iki alanda
incelemek mümkün. Tantra'ya göre, “utanç, nefret, korku” engellerini
aşamamış kişi bu yöntemleri istese bile doğru olarak uygulayamaz. Utanmak,
günah işlemekten korkmak ve bunlardan dolayı kin beslemek normal insanın içine işlemiş
duygulardır. Bu sebepten, tantrika'nın dünyasını anlayamayan bir insan,
tantra'nın seks rezaleti ve ahlaksızlık olduğunu zanneder ve gerçek
hedefi idrak edemez.
Gerçek bir tantrika olabilmek, ahlak
kavramlarını aşabilmekle mümkündür. Bu aşama hiçbir zaman ahlaksızlık olarak
değerlendirilmemeli. Ahlaksızlık, bu kavramların yozlaştırılmasıdır ve tantra'yı
anlayamayan bir insanın yapabileceği tek aşama ahlaksızlaşmak oluyor. Bu
bakımdan, yanlış anlaşılmaması için tantrik yöntemleri burada anlatmaya gerek
görmüyoruz. Yukarıda da belirttiğim gibi, tantrika'ların gittikleri yol
başkalarınkine hiç benzemez ama ahlağın yozlaştığı yerlerden de geçmezler.
Kundalini ile ilgili diğer hususları Yoga
bahsinde anlatmayı düşünerek, tantrik yöntemler sonunda elde edilen sonuçları
kısaca sıralamak isterim. Belirli bazı aşamalardan sonra süptil tesirleri
kontrol altına alarak bunları maksatlı bir biçimde kanalize eden tantrika,
kendisini ve kainatı anlayacak seviyeye gelir. Felsefi yorumların hemen hemen
hiç yer almadığı bu seviyede matematik, astronomi, tıb ve kimya alanında son
derece pratik ve gelişmiş sonuçlara varıldığını görüyoruz. Bu sonuçları ileri
bir teknoloji yaratmak için kullanmayan tantra yolcuları, son zamana kadar
batı dünyasınca ciddiye alınmıyordu.
Tıbbi açıdan sinir sistemi ve orgazm
hali, batı biliminin henüz anlamaya başladığı kompleks bir yapıyı
oluştururken, tantrik yöntemleri geliştirenler bu konuda pratikleri sayesinde
uzun bir yol katetmişlerdi. Bilhassa orgazm anında boşalan cinsel enerjinin
sinir sistemi üzerindeki etkileri ve kullanımı konusu laboratuarlarda
incelenmektedir. “Siva-Sakti” enerji dengesini kozmik olarak
değerlendiren tantrik yöntemler, bugünkü gravitasyon ve kuvvet alanları
teorisini detaylı olarak izah edebilmektedir. Zamanlama konusundaki astrolojik
hesaplar ise batı dünyasında henüz anlaşılamamıştır. Uyarıcı nitelik taşıyan
bazı kimyevi karışımların insan düşüncesi üzerinde yarattığı değişimler de bu
tantrik yöntemlerde asırlardan beri kullanılan bir unsurdu. Bu konuda da henüz
yeterli bir aşamanın batı dünyasında yapılamadığını biliyoruz.

Tantra'nın belki ilerde bir gün batı
insanına da yardımcı olabileceğini düşünerek, dikkatimizi bu sefer de
Himalaya'ların güneyinde yeşermiş ve değişik açılarıyla devasa bir sistemi
oluşturan Hind hermetizmine çevirelim.
--- Üçüncü Kısmın
Sonu ---