
HERMETİZM
4. Kısım
Hind Hermetizmi
Bugün Hindistan, Pakistan ve
Bangladeş devletleri tarafından kullanılan toprakların üzerine yayılmış
olan medeniyetin kökleri büyük ölçüde eski İndus bölgesinin ahalisinden
kaynaklanmaktadır. İndus (Sindhu) nehri bugünkü Hindistan'a ismini
verdiği gibi, eskiden ovasında yaşayanlara da büyük bir medeniyet kurma imkanı
sağlamıştı. Nil nehri Mısır medeniyeti için, Dicle ve Fırat nehirleri Asur ve
Babil medeniyeti için ne anlam taşımışsa, İndus nehri de Hind medeniyeti için
aynı değerdedir.
İndus bölgesine Aryan'ların dalgalar
halinde kuzeybatı yönünden yapmış oldukları akınlardan önce, burada yüksek bir
medeniyetin var olduğu tesbit edilmiştir. Harappa ve Mohenjo-Daro kültürü olarak
bilinen bu medeniyetin asıl kurucuları, Aryan istilası başladığında
yerini zaten koyu derili bir kavme bırakmış durumdaydı. Tabiaten pasif olan bu
kavim, cengaver ruhlu Aryan'ların karşısında kendilerini savunamayıp
katledilmişler ve kendilerine bırakılan öğretileri de Aryan'lara aktararak
adeta bir katalizör vazifesi görmüşlerdir.
“Aryan” veya “Arya” olarak kendilerini
isimlendiren bu istilacılar savaşçı, cesur ve kendini beğenmiş bir ırkdı.
Karşılaştıkları siyah derili halkı kendilerinden ayırdetmek için onlara “Dasyu”
veya “Dasa” demişler. Bu “arya-varna” (açık tenli) ve “dasyu-varna”
(koyu tenli) ayırımı ile Hindlilerin ilk kast sistemi de kurulmuş
olmaktadır. Daha sonra gitgide karmaşık bir hal alan bu kast sistemini
getirenler Aryan'lardır. Aryan halkı, dünyevi değerlere dönük ve manevi
kültürden nasibini alamamış bir ırkdı. İndus havzasında karşılaştıkları
medeniyet, Aryan'lara göre çok ileri bir seviyedeydi ve ister istemez
etkilendiler. Ancak, bu etkilenişle birlikte orijinal öğretilerin büyük bir
kısmı özünden saptırılarak nisbeten daha ilkel olan Aryan zihniyetine uyum
sağlayacak bir biçime dönüştürüldü. Kendi basit dinî kavramları ile bu
öğretileri açıklamaya çalıştılar ve böylece Hind mitolojisi denilen
efsanevi anlatımların temeli atılmış oldu.
Hind hermetizmine ait ilk yazılı
metinler, Aryan'ların bölgeye yerleşmesinden sonra derlenmiştir. Bu
derlemeler bir bakıma Aryan'ların İndus kültürünü nasıl yorumladıklarını
gösterir. Aryan ırkı Sanskrit dilini kullanıyordu ve bu dil Girit
Yunancası (Linear-B) gibi çok eski ve kökü belirsiz bir dildir. Ayrıca, İndus
havzasında kullanılan dilden de etkilenmiştir. Bilhassa bu medeniyete has ve
anlamı kesin olarak bilinmeyen bazı kelimeler, olduğu gibi Sanskritçeye
aktarılmıştır.
Aryan'ların yorumlamaya çalıştıkları
öğretinin esası, derledikleri kitapların içinde, süslü motifler arasında
bozulmadan kalabilmiştir. Fakat bu anlatım şekli öylesine sembollere
boğulmuştur ki, adeta asıl tohumların üzerine bir arşın toprak yığarcasına
öğretinin özünü derinlere gömmüş oldular. Bu işi bilerek yapmadılar, aksine
anlamaya çalışırken büsbütün anlaşılmaz hale getirmiş oldular. Zaten başka
türlü olması da beklenemezdi. Çünkü, “tufan” olmuş ve yeni bir devre başlamıştır.
“Tufan öncesi” mahsul, geçen devrenin emeği ile alınmıştı. İnsanın
tekâmülünde hazıra konmak diye bir kanun çalışmadığından, yeni gelenlerin
yeniden eşilecek bir toprak bulmaları için, aralarından bir kısmı farkına
varmadan eskiyi örter ve böylece bir imkân hazırlar. Bu vazife de İndus
bölgesi için Aryan ırkına nasib olmuştur.
Zamanla inkişaf eden bu yeni nesil,
toprağı eşeleye eşeleye altında yatan tohumları birer birer bulmuş ve hakikî
öğretiye kendi emeğiyle lâyık olabilmiştir. Bu eşeleniş bir bakıma iptidai
insanın tekamülü sırasında yaptığı işlerdir, ve insanın tekamül etmesi için de
devamlı bulduklarını eşeleyip uğraşması gerekiyor.
Hind hermetizmini incelerken
genellikle kabul edilen bir sırayı takip edeceğiz. Bu sıralama bir bakıma
ezoterik bilginin zamanla nasıl yorumlandığını göstermektedir.
İlk aşamada “Veda”lar ortaya
çıkar. “Veda”, “yüce kutsal bilgi” demektir. Bu bilgi dört “Samhita”da,
yani ayrı özellikte tanzim edilmiş dört kolleksiyonda biraraya getirilmiştir.
Daha sonraki yazılanlar bir ilave şeklindedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Veda-samhita'lar
a. Rg-veda
b. Sama-veda
c. Yajur-veda
d. Atharva-veda
2. Brahmana'lar
3. Aranyaka'lar
4. Upanişad'lar
Bu ilk aşamada, ezoterik bilginin
nasıl geliştirildiği dikkati çekmektedir. Esasını Veda teşkil eder ve
tamamıyla geçmişe bağlı bir üslubu vardır. İkinci aşamada, bu tradisyonun değişik
açılardan tekrar ele alındığını ve yeni bir anlayış ve görüş ile yorumlandığını
anlamaktayız. Bu aşamada çeşitli “Darsana”lar, yani konuyu ele alış ve
konuya bakış biçimleri ortaya çıkar. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:
1. Nastika Darsana'lar
a. Lokayata - Carvaka'nın öğretisi
b. Jaina - Mahavira'nın öğretisi
c. Buddhi - Siddhartha'nın öğretisi
2. Astika Darsana'lar
a. Vaiseşika - Kanada'nın öğretisi
b. Nyaya (veya Akşapada) - Gautama'nın
öğretisi
c. Samkhya - Kapila'nın öğretisi
d. Yoga - Patanjali'nin öğretisi
e. Purva Mimamsa - Jaimini'nin öğretisi
f. Vedanta (veya Uttara Mimamsa) -
Badarayana'nın fikri
Nastika Darsana'lar Veda'ları
revizyonist bir açıdan ele alır ve radikal bir tutumu vardır. Astika Darsana'lar
ise daha ziyade tradisyona bağlı kalarak ortodoks yolu seçmişlerdir. Asıl
ayrıldıkları nokta, Veda edebiyatının ilahi bir kaynaktan mı geldiği ve
tahrif edilip edilmediği şeklindedir. Nastika (heterodoks) yolu
seçenler, ilahi olmadığını ve zamanla değişikliğe uğradığını iddia ederler. Astika
(ortodoks) yolu seçenler de ilahi ve hatasız olduğunu savunurlar. Bu kutuplaşmalara
her dinde rastlamak mümkündür. Zira, dinin görevini yapabilmesi için bu gerekli
oluyor. Semitik kaynaklı dinlerde de aynı zıtlaşmaların yaratıldığını biliyoruz.
Hind hermetizminde ise bu Darsana'lar, Veda'ları inceleyen bir
kimse için oldukça verimli sayılabilir.
Veda-samhita'ların en eskisi “Rg-veda Samhita”dır.
Batı âleminde Rigveda (RV) olarak bilinir. 1028 tane ilahi on kitapta toplanmıştır.
Yaklaşık 10600 mısradan oluşan bu eser önceleri sözlü olarak biliniyordu, daha
sonra yazılı hale gelmiştir. On kitaptan her biri, bir “Mandala”
(çember) olarak bilinir ve 2.-7. Mandala'lar altı eski aile kitabı sayılır. 8.
Mandala yeni aile kitabıdır ve 9. Mandala ile birlikte özel bir konuya
ayrılmıştır. 1. ve 10. Mandala ise daha sonradan yazılmış kısımlardır.
Rg-veda, dış görünüşü ile bir sürü tanrılardan
ibaret olan bir ilahi sistem ve yaradılışla birlikte evrenin yapısını anlatan
hikayeler topluluğudur. Aryan ırkının getirmiş olduğu tanrı isimleri ve
bunlara ilişkin nitelikler, Rg-veda'nın içinde daima tekrarlanmaktadır
ve sistematik olarak incelenmesi oldukça zordur. Aryan'ların batıdan gelmiş
oldukları, dinsel anlatımlarında açıkça ortaya çıkıyor. “İndra”, “Agni”,
“Mitra”, “Varuna”, “Soma” gibi tasvirler, Zerdüşt öncesi İran
dininden alınmıştır. Bunlara ilaveten İndus medeniyetinden almış oldukları Ana
Tanrıça tasvirlerini de kullanarak karmakarışık bir hiyerarşi oluşturmuşlar.
Bu hiyerarşinin üstünde Aditi
vardır. Ana Tanrıça sayılabilen bu tasvir ile sınırsız bir kavram anlatılmak
isteniyor. Agni ve Soma (kozmik ateş ve su), sınırsızlıktan
doğmuştur. Bunların oluşması ile de İndra ortaya çıkmış. İndra
kozmik güç ve kudrettir. Yapısında Agni ve Soma bulunur. Varuna
da Aditi'nin bir ürünüdür ve İndra'ya nisbetle ikinci dereceden
kozmik bir gücü temsil eder. Varuna'nın yardımcısı gibi gözüken Mitra
ve Aryaman, birlikte yaradılışta rol alırlar. Burada son derece basite
indirgemeye çalıştığımız bu hiyerarşi Puruşa'nın meydana gelmesine
kadar karışık bir biçimde çeşitli ilavelerle çoğaltılmaktadır. Puruşa,
insanın özü olmaktadır. Bir bakıma ruh kavramı ile eşdeğerli sayılabilir.
Sama-veda 1810 mısradan oluşur, iki kısımda toplanmıştır.
Genellikle Rg-veda'dan alınmış bazı ilahilerin müzik eşliğinde okunmasını
sağlar. Bu Samhita'da orijinal bir taraf yoktur.
Yajur-veda, mabette mihrabı tanzim eden ve
kurbanı kesen rahip sınıfı için hazırlanmış iki kısımdan ibaret bir Samhita'dır.
Bu kolleksiyonda, kurban kesilirken nelerin yapılacağı ve hangi sözlerin
söyleneceği anlatılmaktadır. Metin, Rg-veda'dan alınmış bazı pasajların
âyin şeklinde hazırlanmasından ibarettir.
Bu üç Samhita, “trayi vidya”
(üçlü bilgi) olarak kabul edilir. Daha sonra bunlara ilaveten dördüncü bir
Samhita derlenmiş. Atharva-veda ismi verilen bu kolleksiyon
diğerlerinden oldukça farklıdır. 731 ilahiden ve 19 düzyazıdan oluşan yirmi
kitap halindedir. Atharvan rahiplerinin maji çalışmalarını düzenler. Atharvan'lar
en üst rahip sınıfı olup, ateşi yakmak ve kutsal suyu kullanmak imtiyazına
sahip tek seçkin kişilerdir. Zerdüşt öncesi İran'daki “Mogh” rahiplerini
andırırlar. Agni'yi kullanabilen ve Soma'yı içebilen bu rahipler,
bir majisyen olarak, İndus havzasının bilgilerini Aryan'ların batıdan
getirdikleri seremonilerle bağdaştırarak bir sistem kurmuşlardır. Atharvan'ların
güçlerini müsbet olarak kullanmalarına karşın, Angiras'lar karanlık
güçlerle çalışırlar. Atharva-veda her iki majisyene de hitap edecek
tarzda yazılmıştır.
Atharva-veda Samhita'nın yazılması, Brahmana
Samhita'larının derlenmesine yol açmış oldu. Bunlar, rahip sınıfının üst
kademesinde bulunan ve babadan oğula intikal eden Brahmana'lar
tarafından yazılmıştır. Brahman, kast sisteminde en soylu kişidir ve
kutsal bilgiyi alabilecek kapasitedeki yegâne sınıftandır. Brahman,
topluma örnek olan ve aynı zamanda toplumu yöneten bir rahiptir. Bu kelime,
“her şeye nüfuz eden ve etrafa yayılan, kendiliğinden var olmuş kudret”
anlamına gelir. Dolayısıyla, bir Brahman bu kudrete sahip demektir.
Brahmana Samhita'lar, dört Veda-samhita
için yazılmış dört kısımdan ibarettir. Her biri ait olduğu Veda kitabını
açıklayıcı karakterde olup rahip sınıfının anlayacağı bir üslub ile
yazılmıştır. Bunlara tefsir kitapları da denebilir.
Rg-veda için iki Brahmana yazılmıştır.
Daha doğrusu, iki ayrı tefsir ekolü vardır. Sama-veda için yazılanlar
önemsizdir. Yajur-veda için yazılan Brahmana'ların sayısı oldukça
fazladır. Kurban âyinini düzenleyen “Adhvaryu” rahipleri tarafından
hazırlanmıştır ve bu konu üzerinde rahiplerin varmış olduğu bilgiyi gösterir. Atharva-veda
için bir tek Brahmana vardır; Gopatha. Bunda da Atharvan
rahiplerinin majik çalışma usullerinde elde ettikleri formüllerin kullanılış
yerleri yorumlanır.
Veda'lar ile Brahmana'lar arasında
gayet bariz bir fark ortaya çıkıyor: Veda'larda hakim olan fikir, düzenlenen
âyinin veya yapılan faaliyetin gayesi tanrıların lütfuna mazhar
olmaktır. Dua ve kurban daima bu tanrıları hoşnut etmek ve kişinin yakarışını
duyurmak için yapılır. Brahmana'larda ise rahiplerin bütün gayesi, istenilen
sonucu sağlamak için bu tanrıların vasıflarına sahip olmak. Dinsel
âyinler, dualar, kurbanlar ve diğer bütün çalışmalar, uygun vasatı yaratıp
ilgili tanrıyı o işi yapmaya mecbur kılacak hali sağlamak için tertiplenir.
Bu önemli farklılık, din ile maji arasındaki
ayırımı gösteriyor. Dini törenlerde, yönelinen güç kaynağı prensip olarak
ulaşılamayan ve kontrol edilemiyen bir karakteri gösterir. Halbuki majik
operasyonlarda, istenilen değişikliği meydana getirmek için gerekli olan gücü
uygun ölçüde, uygun biçimde, uygun vasatta ilgili olan nesneye yöneltmek ve
işler hale getirmektir gaye.
Bu sebeple, mesela bir radyo
dalgasını tesbit edip kulağın duyacağı hale getirmek için nasıl fizik ortamda
radyo dalgaları ile ilgili fizik kanunlardan faydalanarak bir alıcı yapılır ve
gerekli frekansa ayarlanırsa, diğer bütün sahalarda da istenilen sonucu
meydana getirecek kanunlar ve ait oldukları ortamın şartları ayarlanmaktadır.
Zaten bu özelliğinden dolayı maji, fizik gibi tabii bir bilim sayılmakta, veya
eskiden böyle kabul ediliyordu. Misalden hareket edecek olursak, eğer
elimizdeki radyo alıcısı istenilen bir kaynağı bize iletmediğinde karşısına
geçip dans ederek veya güzel sözler söyleyerek çalışmasını temin etmeye
uğraşırsak, bu çabalama boşunadır ve bilgisizliğimizden dolayıdır. Aksine, bu
radyonun devrelerini düzenleyip, gerekli elektriği bağlayıp, ayar düğmesini
istenilen yere getirdiğimizde yapılan neşriyatı duymamız mümkündür.
Bugün yalnız fizik ortamdaki
kanunların nasıl işlediğini bilen insanlar, belki bir radyo imal ederken
gereksiz şeylerle uğraşmıyorlar, ama daha süptil ortamlardaki kanunları
bilmediklerinden bir sürü gariplikler yapıp o ortamlarda birtakım güçleri
harekete geçirmeye çalışıyorlar. Maji,
süptil ortamlardaki kanunların işleyişini öğretmekle, insanı anlamsız ve
lüzumsuz işler yapmaktan kurtarmaktadır. Üstelik bu bilgisizce yapılan işler
bazen istenilmeyen kanunları bile harekete geçirebileceği için, majisyen
süptil ortamlara yöneldiğinde, cahil bir insanın şuursuz isteklerinden tamamen
arınmış olarak son derece dikkatli ve uyanık davranmak zorundadır.
Brahman'ların diğer insanlardan üstün
sayılmalarındaki sebep de bu. Tapınan insanın dinî yakarışları, majisyenin
bilimsel çalışmalarıdır. Halkın dua ettiği tanrılar, majisyen için süptil
güçlerdir. Kaderine boyun eğen bilgisizler yanında, süptil kanunları öğrenmeye
çalışan Brahman'ları daha üstün bir sınıf olarak görmek aslında yine o
cahillerin kaderi oluyor.
Çeşitli Brahmana Samhita'lardan
alınmış aşağıdaki ifadeler, yüzyıllarca önce varılmış hakikatleri işaret
etmektedir:
“Kurban kesen tek hayvan insandır.”
“Kurban insanın kendisidir, zira onu
kendisi için kesiyor. Bu işi yaparken de mutlaka insanın değerine göre
davranması gerekir.”
“Şu kamış veya giysi gibi elle
tutulur, gözle görülür birşey değildir kurban. Tanrılar nasıl görünmezse,
kurban da işte öyledir.”
“Bilge kişi yanına geldiğinde, kurban
memnun olur.”
“İnsan zihninde bir şey düşünürse bu
nefesiyle dışarı çıkar. Nefesinden rüzgâra karışır ve rüzgâr da bunu tanrılara
iletir.”
“İtiraf edenin günahı azalır, hakikat
ancak bundan sonra kendini gösterecektir.”
“Kımıldanan kişi yerinde durana hakim
olur.”
“Bu dünyada sarfedilen gayretin hedefi
bir şey öğrenmektir. Öyleyse en verimli iş, kişinin önünde duranı anlayıp
bilmesidir.”
“Aldığımız gıda iki çeşittir: Kökü
olanlar ve köksüzler. Kökü olmayan inektir, kökü olan da otlar. Köksüz inek
köklü otları yiyip suyu içtikten sonra da bize içeceğimiz sütü verir.”
“Hayat gıdadır, elbise korunmadır,
altın güzelliktir. Hayvanlar düğün töreni yapmazlar. Kadın, kocasının
arkadaşıdır. Kızkardeş bir talihsizlik, oğul göğün en tepesinde bir ışıktır.”
“Zaman ölümdür. Zira, fanilerin
hayatını günleri ve geceleri boyunca yok etmektedir zaman.”
Brahmana'lardan sonra, daha ezoterik bilgileri
ihtiva eden Aranyaka'lar yazıldı. Bu derlemeler bilhassa ormanlık
bölgelerde inzivaya çekilen rahipler için yazılmıştır. Aranyaka'ların
gizli bilgileri ihtiva etmesi sebebiyle bu metinleri ancak Brahman
sınıfından olanlar okuyabilir. İçlerinde seremonilerin, kurbanın, kutsal
sözlerin, v.s., ne anlama geldiği ve ne sebeple kullanılacağı anlatılır. Ayrıca,
inzivaya çekilen rahibin tanrısal yetenekler kazanabilmek için ne yapması
gerektiğini gösterir. Bir bakıma teknik el kitabına benzer bunlar. İçlerinde en
önemlisi, Rg-veda için yazılmış iki ayrı Aranyaka kolleksiyonudur.
Aranyaka'ların yazılması, Upanişad'ların
ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Kelime olarak “Upanişad”, öğreten kişinin
yanında oturup alınan ilave bilgi anlamını taşır. Bu bilgi, hakikati gösteren
gizli öğreti şeklindedir. Ezoterik olması sebebiyle, sadece gizlice
öğretilmesine ve yalnız seçilmiş kişilere bahsedilmesine izin verilmiştir.
Bunların sayısı ikiyüzü aşkın olmasına rağmen, içlerinde ezoterik bir karakter
taşıyanı yalnız onüç - ondört tanedir. Diğerleri basmakalıp sözlerden ibarettir,
veya bize öyle gözüküyor. Bir görüşe göre, bunların 108 tanesi geçerlidir,
diğerleri ise uydurma ve sonradan yazılmadır.
Ondört Upanişad, yazılış tarihleri itibarıyla
üç bölüme ayrılır:
A. 1. Aitareya
Upa. (RV)
2. Kauşitaki Upa. (RV)
3. Çandogya Upa. (SV)
4. Kena Upa. (SV)
5. Taittiriya Upa. (YV)
6. Brihad-aranyaka Upa. (YV)
B. 7. Svetasvatara Upa.
(YV)
8. İsa Upa. (YV)
9. Prasna Upa. (AV)
10. Mundaka Upa. (AV)
11. Katha Upa. (AV)
12. Maha Narayana Upa. (AV)
C. 13. Mandukya Upa.
(AV)
14. Maitrayaniya Upa. (AV)
Upanişad'lar ezoterik bilgiyi bazen soru cevap
şeklinde, bazen de hikayeler tarzında gayet ince bir üslûp kullanarak verir. Bu
diyaloglardan ve hikayelerden gerekli özü çıkarmak, okuyanın yeteneğine
kalmış bir iştir.
Veda'ları tam olarak anlayabilmek için
bütün bu yazılanları belirli bir usule göre okumak gerekir. Batı âleminde
genellikle bazı Upanişad'lar rağbet görmektedir. Buna sebep herhalde
kısa olmaları. Ayrıca, Rg-veda son zamanlarda hakkında çok bahsedilen
bir Samhita oldu. Halbuki, Rg-veda'yı anlayabilmek için Aitareya
ve Kauşitaki Brahmana'larını gözden geçirmeli ve bunlarla ilgili Aranyaka'ları
incelemeli. Bu Aranyaka'ları iyice anladıktan sonra da, Aitareya ve Kauşitaki
Upanişad'ları okumak mümkün olur.
Bütün bu eserler, “Sruti”
olarak kabul edilir. Yâni, mülhem olan, içerden duyulan şeylerdir. Tradisyona
göre, Aryan'lardan önce “Muni” sıfatını taşıyan üstün kişiler gerçek
sessizliği bilerek bu hakikate vakıf olmuşlar. Bu sessizlik, bütün dünyevi
arzuların durulmasıyla ortaya çıkar ve kişiyi kendi benliğiyle başbaşa bırakır.
Bu benlik, asıl (öz) benliktir. Dünyevi arzuların “gürültüsü” içinde asıl benliğin
sesini duymak mümkün olmuyor. Aryan'lar bunları örnek alarak kendi aralarında “Rşi”
denilen bir sınıf yaratmışlar. Bu Rşi'ler sayesinde Brahman'lar kutsal yazıları
elde etmiş diye kabul edilir. Sruti'lerin dışında önem taşıyan diğer
eserlere de “Smriti” deniyor. Yâni, hatırlananlar ve anlatılanlar.
Smriti bir bakıma şeriatı belirler. Bunları
şöyle sıralamak mümkün: 1. Vedanga'lar (telaffuz, vezin, etimoloji,
gramer, astronomi, seremoni), 2. Smarta Sutra'lar (kaideler), 3. Dharma-sastra'lar
(kanun kitapları), 4. İtihasa'lar (meseller), 5. Purana'lar
(eskiyi anlatan hikayeler), 6. Niti-sastra'lar (ahlaki yazılar).
Bunların içinde en çok ilgiyi çeken Mahabbharata
ile Ramayana ismindeki iki uzun destandır. Tarihî bazı olayları aktaran
bu iki destanda bazen oldukça garip olaylar da anlatılıyor ki bu sebepten
mitolojik olarak tasvir edenler de vardır. Mesela, onsekiz kitaptan oluşan Mahabbharata,
İlyada'daki Truva savaşlarının anlatım üslubuna benzemektedir. Yedi kitaptan
oluşan Ramayana'da eski kral Rama'nın efsanevi hayatı anlatılır.
Mahabbharata'nın altıncı kitabında geçen Krişna'nın görüşleriyle ilgili
kısım, Bhagavad-gita ismiyle bilinir ve çok önemli bir pasaj olarak
kabul edilir.
Dharma-sastra'lar içinde en tanınmışı da Manu-smriti
denilen kanun kitabıdır. Manu, semitik Adem ile aynı kişidir. Bu
kitaptan iki ayrı dörtlüğü veriyorum:
“Sevgili dostum, sen zannediyorsun ki,
Etrafında kimse kalmayınca, tek
başınasın.
Ama şunu unutma, kalbinde daima var
olan,
İyi ile kötüyü ayırteden bir
yargıç duruyor.”
“Her kim ki arzularına gem vurur,
Kendi içindeki nefret ve sevgiyi yok
eder,
Ve dünyada kimseye fenalık yapmazsa,
Onun kazancı ölümsüzlüğe erişmek
olur.”
Bunların yanında, tamamen farklı bir
öğreti tarzını getiren çeşitli Tantra kitapları da vardır. Bu konuya Tibet
bahsinde temas etmiştik. Burada yalnız şunu ilave edebiliriz: Tantra, Aryan
ırkına pek uygun gelmemiş, zira yerli halkın feminen faktöre büyük önem
vermesine karşın, Aryan'lar erkek olmanın üstünlük olduğunu zannediyorlardı.
Ayrıca, Hind'deki alşimik çalışmalar da tamamıyla Tantra'lardan alınan bilgiler
sayesinde olmuştur.
Veda'lardan sonra gelen ikinci aşamada
çeşitli görüşlerin ortaya çıktığını görmüştük. Şimdi kısaca bunlara bir
bakalım.
Önce Nastika Darsana'ları ele
alacağız. Bunların ilki, Carvaka'nın öğretisi olan “Lokayata”
kavramıdır. Bu görüşe göre, tek öz maddedir ve madde ile bunun hareketinden kainat
meydana gelir. Kainat, birbirine bağlı olan maddi formlardan oluşan bir
yapıdır, ve devamlı değişim halindedir. Ruh veya benlik denilen şey, şuurlu
canlı bedenin faaliyetlerinin bir yekûnudur. Hakikati bilmek, ancak hisler
vasıtasıyla duyulan şeylerin idraki sonunda mümkündür. İnsanın hayattaki
gayesi mutlu olmak ve ısdıraptan uzaklaşmaktır. Bu maksatla, iyilik yapmak
mutluluğu, kötülük ise ısdırabı getireceğinden, daima iyi davranmalı ki
mutluluk elden gitmesin. Bu kavramların dışında başka birşey yoktur Carvaka'nın
öğretisinde. Brahman sınıfı tarafından da reddedilmiş olduğundan
kimseye etkisi olmamıştır.
“Jaina” öğretisi, Vardhamana Jnatriputra
Mahavira'ya atfedilir. Buddha'dan az önce yaşamış bir bilge
sayılır. Mahavira'ya göre mükemmel insandan daha üstün bir varlık yoktur.
Bu mükemmelliğe erişmek için doğum-ölüm çemberinden kurtulmak gerekir. Kainatta
iki çeşit varlık grubu vardır: Canlılar veya ruhlar (jiva) ile
cansızlar. Tabiat güçleri, bitkiler, hayvanlar ve insanlar birinci gruba aittir.
Uzay, zaman ve madde de ikinci gruba.
İnsanı doğum-ölüm çemberine iten şey “Karma”dır.
Bu kanuna da “Karman” deniyor. Kanunun meydana getirdiği olay da “Samsara”dır.
Yâni, yaşamak, ölmek ve yeniden doğmak. Bu çemberden kurtulmak için kişinin “Jina”
olması gerekir: Bedenin getirmiş olduğu engellerden kurtulup hürriyete ulaşan
kişiye Jina (muzaffer, fatih) diyorlar.
Bilgi hususunda da Jaina öğretisinde
anılan meşhur bir tarif vardır: Altı tane kör birlikte dolaşırken bir file
rastlamış. Her biri filin değişik bir tarafını tutup kendilerine göre izah
etmeye çalışmışlar. Ama, hiçbiri bunun bir fil olduğunu anlayamamış. Derler
ki, ancak herşeyi görebilen bir kimse onun ne olduğunu tarif edebilir. Kainata
bakış şekli de körlerin fili incelemesi gibi olursa, insan hiçbir zaman
gerçeği bulamaz. Bu sebepten, herhangi bir şey hakkında hüküm verirken, bunun
kesinlikle doğru olduğunu zannedersek yanılırız. Çünkü insanoğlu olaylara daima
bulunduğu yerden bakmak zorundadır.
Jaina'cılar zamanla ikiye ayrılmış. Bir
kısmı (Digambara) son derece fanatik davranarak, bu doğum-ölüm
çemberinden kurtulabilen kişinin hiçbir şey yememesi ve üstüne örtü bile
örtmemesi gerektiğini iddia etmiş. Bunlar çıplak ve aç gezinip dururlar. Diğer
grup (Svetambara) daha makûldür. Kurtuluşu manevi açıdan
gerçekleştirmeye önem verirler.
Buddha'nın öğretisine geçmeden bahsedilmesi
gereken önemli bir konu var: “Karman” ve “Samsara”. Bu terimler
batı âleminde daha ziyade Karma ve Metempsikosis olarak geçmektedir.
Önce şunu belirtmek gerekir ki, bu
konu Aryan ırkının istilasından önce İndus havzasında yaşayanların ehemmiyetle
üzerinde durdukları bir meseleydi. Aryan'ların da İndus kültüründen
etkilenerek bu kavramları kabullendikleri anlaşılıyor. Mamafih, kendilerine
göre bir anlam vererek öğretiyi çarpıtmış olabilirler.
“Karman”, fiil veya hareket anlamına gelir.
Her bir icraat, sebebi ne olursa olsun “Karman” olarak nitelendirilir. Şuurlu
bir varlığın her hareketi, ister iyi ister kötü olsun, mutlaka bir bedelin
ödenmesini gerektirmektedir. Bu bedel, yerine göre mutluluk veya ısdırap
şeklinde kişide beliriyor. Bazen bu hayattaki Karman, bir sonraki hayatın
bedelini teşkil eder. Veya bu hayattaki lâyık olunmadan kazanılmış gibi
görünen bir durum, bir evvelki hayatın Karman'ına bedel teşkil etmektedir. Bu
suretle, “insan ne ekerse onu biçer” formülü ortaya atılmış oldu.
Karşılaştığımız her bir şey, evvelki
davranışlarımızın bir meyvası sayılmaktadır. İnsan, ektiği müddetçe
biçecektir. Bu da “Karma-bandha” denilen bir çeşit hayat mukavelesinden
kurtulamayışı simgeler. Madem ki her bir fiilin karşılığını görmemiz gerekecek,
öyleyse bunun sonu yok gibidir. Aynı zamanda bu mukavele insanı tekrar
bedenlenip dünyaya dönmeye de zorlamaktadır. Bu çemberden kurtulmak için
özellikle Jaina ve Buddhi inancını benimseyenler çeşitli
metodları ileri sürmüşler. Jaina'cılar Karman'ın giderek yok edilmesi
yoluyla kurtuluşun mümkün olduğunu söylerler. Buddhi taraftarları ise
konuya tamamıyla ahlaki açıdan bakarlar. Sebep-sonuç ilkesinden hareket ederek,
meselenin ancak ahlak prensipleri vasıtasıyla hallolabileceğini söylerler. Her
iki öğretide de Karman en önemli problemlerden biridir.
Batı literatüründe Metempsychosis,
Metensomatosis veya Transmigratio olarak bilinen hadise, Hind'liler
için “Samsara”dır. Rg-veda'da bu kavram yoktur. Ölen kişi eğer
doğru yaşamışsa, atalarının yaşadığı âleme intikal eder. Aksi takdirde,
karanlık bir kuyu olan cehennemi boylayacaktır.
Samsara fikrine ilk olarak Upanişad'larda
rastlamaktayız. Bu tasvirler bize Aryan ırkının yerli halktan etkilenerek
yeniden doğuş fikrini kabul ettiklerini gösteriyor. Brihad-aranyaka Upa.
(VI:2,16)'da ilk olarak bu fikre rastlanır. Katha Upa.
(III:7)'da açıklanmış bir şekil alır. Sembolik bir anlatımı
olan Upanişad'lar tercüme edildiğinde, karşımıza garip bir tablo
çıkmaktadır. Bu gariplik Buddhi öğretisinde şu hâli almış: Tekrardan
doğuş şu beş şekilde olur; cehennemde bir iblis, dünyada bir hayvan,
hortlak, insan ve tanrı. Aslında bu öğretinin garip
tarafı, yorumlayanın basitliğinden gelmektedir. Derler ki, iyi işler yapan
kişi öldüğü zaman Ay’a gider ve orada bir müddet kaldıktan sonra tekrar dünyaya
yağmur şeklinde inerek erkeğe besin olur ve erkeğin dölünden de kadının rahmine
düşerek tekrar insan bedeni olur. Kötü işler yapanlar, tekrar gelişlerinde ya
bir hayvan ya da bir böcek olarak doğacaktır. Böylece hayvanlara ait tekamül
zinciri ile insanlarınki içiçedir deniyor.
Sembolik anlatımı yorumlamak için
verilen sembolleri aynen almamak gerekir. İnsanın tekamül zinciri ile
hayvanınki, veya iblis, hortlak diye isimlendirilen varlıkların zinciri, dünya
planında birbirinden mutlaka ayrı mütalaa edilmesi gereken unsurlardır. Eğer
dünyada bir kanun (dharma) var ise, bunun her tekamül zincirine değişik
tarzda yansıdığını da kabul etmemiz gerekir. İnsanlar için bir kıymet ifade
eden ahlaki yasalar, hayvanlar için geçerli değildir. Bir insan bu ahlaki
yasalara göre Karma'sını meydana getiriyorsa, bu Karman'ın insanı tekrar
gelişinde bir hayvan bedeninin mecbur olacağı yasalara tabi kılması söz konusu
olamaz. Ama, hayvan gibi bir hayatı yaşamaya mecbur kılınabilir. Buradaki
“hayvan gibi” veya “tanrı gibi” sıfatları ile “hayvan veya tanrı olarak”
sıfatları çok büyük farklılık taşımaktadır.
Jaina öğretisine göre Karman,
insanların davranışlarına göre süptil bir madde oluşturur ve bu madde ruhu
çevreler. Kötü işler ve bilhassa diğer canlılara zarar vermek (jiva-himsa),
bu süptil maddenin yoğunlaşarak ruh denilen cevheri karartmasına yol açar.
Kararmadan mütevellid de bu cevher bedenlenmeye doğru adeta itilir. Karma'nın
yoğunluk nisbetine göre, cevherin adapte olacağı beden ve hayat tarzı ortaya
çıkmaktadır. Eski Karma'nın yok edilmesi ile bu tekrar bedenlenme
çemberinden sıyrılmak mümkündür. Bunun da en büyük şartı hiçbir canlı varlığa
zarar vermemektir (ahimsa).
Buddhi öğretisine göre, bir insan öldüğünde
şahsiyeti aynen kalmamakta ve beden, duyular, idrak, dürtüler
ve şuur olarak beş kısma ayrılmakta. Böylece şahsiyet çözülmüş oluyor.
Bunlardan “vi-jnana” (şuurun özü, bilginin tohumu), Karman
kanununa göre belirlenen bir ananın rahmine düşmektedir. Böylece yeni bir
şahsiyet ortaya çıkıyor. Değişik şahsiyetlere bürünerek, asıl cevher hayatlar
boyu Samsara çemberinde dolanıp durmaktadır. Karman'a mecbur olmaktan
ve Samsara'dan kurtulmak için kişinin “trişna”sını tamamen yok
etmesi, yâni bütün arzu ve tutkularından sıyrılması gerekir. Bu sıyrılış ile
birlikte, kişi tekrardan bir şahsiyete bürünmez ve Nirvana'ya ulaşarak Samsara'dan
kurtulur. Buddhi öğretisi de bu çözümü bulmuş.
--- Dördüncü
Kısmın Sonu ---