
HERMETİZM
5. Kısım
“Jaina” öğretisinin
asıl düzenleyicisi olarak bilinen Mahavira ile aynı zamanda yaşamış
olan Gautama Buddha (MÖ. 563-483), diğerine nisbetle hakkında daha
fazla bilinen bir “Kşatriya”dır. Yâni, Brahman sınıfının bir altında
olanlardan. Kuzeydoğu Hindistan'da yaşamış olan bu bilge kişinin öğretisi
zamanla Asya'nın birçok yerinde taraftar toplamış ve batıda bile popüler
olmuştur.
Asıl ismi Siddhartha
olan Buddha, Gautama prensi olarak rahat bir hayat
sürdürmekteymiş. 29 yaşına geldiğinde, birden şiddetli bir teşevvüş geçiriyor
ve evini barkını terk edip “Nirvana”nın yüce huzuruna ermek için
tefekküre dalıyor. Önce iki ayrı mürşide talebe olmuş. Fakat bunlardan bir
netice alamayınca, kendisini altı senelik bir perhize sokmuş. Sonunda, uzun
tefekkürün ürünü olarak, ihtirasların getirdiği ısdırabın kökünde cehaletin
yattığını idrak eden Buddha, kurtuluşun zihin disiplini ve doğru yaşayış
tarzında olduğunu öğretmeye başlamış. “Buddha” (aydınlanmış) unvanını
da bu suretle almıştır. 45 senelik öğretmenliği boyunca birçok kişiyi
yetiştiren Buddha, sonunda “Sakyamuni” (Sakya klanının ermişi) ismiyle anılarak 80 yaşında
ölmüş.
İlk vaazını Benares'te veren
Buddha, “dünyadan vazgeçenlere” ihtirasları besleyen zevklere meydan vermemeyi
ve nefsin zilletine kapılıp hayatı verimsiz hale sokmamayı öğretmiş. Bunu
yapabilen kişi şu dört hakikate varmış oluyor:
Isdırab: Doğum, yaşlılık, hastalık, ölüm hep
ıstıraplıdır. İstenmeyene mecbur olmak, mutluluk veren şeylerden uzak kalmak, istediğini
elde edememek, v.s. hep ıstırab getirir.
Istırabın kaynağı: Tekrardan doğmayı gerektiren
şiddetli arzuların doymak bilmeyişi, zevk-ü sefa, zevkin getirdiği neşe, v.s.
ıstıraba sebep olmaktadır.
Istırabın sona ermesi: Bu doymak bilmez arzuların terkedilmesi,
onlardan uzaklaşmak ve bağı koparıp kurtulmak ile mümkündür.
Istırabı dindiren yol: Sekiz şekilde gerçekleşir:
a. Doğru görüş
b. Doğru düşünüş
c. Doğru söyleyiş
d. Doğru davranış
e. Doğru yaşayış
f.
Doğru gayret
g. Doğru idrak
h. Doğru tefekkür
Burada kısa bir özetini verdiğimiz
Buddhi öğretisinin daha ziyade ezoterizmin dışında kalan halka doğru yolu
göstermek gayesini taşıdığı görülmektedir. Bu yolu takibeden kişinin Nirvana'ya
ulaştığını söylüyor Buddha.
Nirvana, “sönmek” anlamına gelir. Bir ateşin
sönmesiyle kaybolan alevler misali, körükleyen arzuların sona ermesiyle biten
ısdırap alevini temsil eder. Bu durumda, Karman'ı harekete geçiren
kaynak da tükenmiş demektir.
Buddha'nın ölmesinden bir asır sonra,
müridleri arasında ayrılık doğmuş ve ikiye ayrılmışlardır. Theravada ekolü
ile Mahayana ekolünü oluşturan bu ikilik, öğretinin yorumlanmasından
doğmuştur.
Mahayana ekolü diğerine nisbetle metafizik
konulara daha fazla önem verir ve Buddha kavramını evrensel bir anlama büründürür.
Burada en belirgin ayrılık, “Bodhisattva” meselesi üzerinedir. Bodhisattva,
“aydınlanma yolunda oluş” demektir. Mahayana ekolüne göre, kişinin
aydınlanması için sadece inzivaya çekilmesi ve doğru yol prensiplerini takip
etmesi yetmez. Zamanında “Buddha” olan Siddhartha gibi, halkı
eğitmek de bu yolun bir gereğidir.
Derler ki, “yukarıya yönel ve
aydınlığı ara, aşağıya yönel ve halkı eğit”. Bu yerinde metodun yanısıra, Mahayana
ekolünden türeyen bir çeşit Buddha'ya tapınma zihniyeti de ortaya çıktı.
Asyanın çeşitli mabetlerinde görülen devasa Buddha heykelleri bu zihniyetin
sonucudur. Belki de, bir bakıma “aşağıya yönel ve halkı eğit” formülünün bir
gereği olarak düşünülmüştür bu tatbikat. Zira, dine muhtaç olan halk, mutlaka
bir surete tapma gereğini duyacaktır.
Buddhi öğretisi eski öğretilerle karışarak, Hindistan’da,
Tibet’te, Burma, Güneydoğu Asya ve Japonya'da bir
din olup çıktı. Hindistan'da zamanla etkisini kaybetmiştir. Yerine Tantrik
Buddhizm önem kazandı. Tantrik Buddhizm, eski Tantra'ların sembolik
olarak yorumlanması sonunda mistik bir havaya bürünmüştür. Tibet'te “Bon”
inancı ile bağdaştırıldı ve Tantra'nın da devreye girmesiyle “Tantrayana”
isminde üçüncü bir ekol tesis edildi. Japonya'da Mahayana ekolü gelişmiştir.
Burada bir sürü kollara ayrılan Buddhizmin bir dalı, “Zen” ismiyle batı
âleminin son zamanlarda dikkatini çekiyor.
Sanskritçe Dhyana, Çin'de “ç'anna”
ismine dönüşerek Buddhist anlamda bir meditasyon şeklini oluşturdu. Bu
kaynaktan faydalanan Japonlar, metodu gittikçe geliştirmişlerdir. “Ç'an” kelimesinin
Japonca “Zen” olarak okunması, bu meditasyon usulüne isim oldu. Zen
metodunu Buddhizm'den ayrı bir ekol olarak düşünmek yanlış olur.
“Yoga” metodunu benimseyen ilk Buddhistler,
müteal hikmete (prajna) ve zirve noktasına (samadhi) ulaşmak için
meditasyonun ve ahlaki disiplinin gereğine çok önem veriyorlardı. Bu sayede
aydınlığa kavuşmanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüş, Çin'de
tamamıyla “prajna”nın açığa çıkarılması şeklinde yorumlandı ve “vijnana”
(insandaki bilgi) karşısında daha üstün bir anlam kazandı.
Zen anlayışına göre, normal insanda vijnana
denilen dünya bilgisi ve görgüsü hakimdir. Prajna ise şuurun derinliklerinde
uykuya yatmış bir halde duruyor. Bunun uyandırılması ile Nirvana'ya
kavuşmak mümkün olacaktır. Metod olarak iki yol dikkati çeker: Japonca
terimlerle, “Rinzai” usulünde “koan” denilen paradokslar
kullanılır. “Soto” usulünde “zazen” denilen sessiz oturuş şekli
geçerlidir. Bu iki yol insanı aydınlığa (Satori) kavuşturur derler.
Eski yazılardan alınmış bazı
diyalogları okuyucunun takdirine sunuyorum:
“Bir keresinde talebe hocasına sormuş:
Satori öncesi bir kişinin özelliği nedir? Elcevab: Hepimiz gibi o da alelade
bir insandır. Talebe: Peki, Satori'den sonra ne oluyor? Elcevab: Başı
toz-toprak içinde, yüzü çamura bulanmış bir haldedir. Talebe: Bütün bunların
sonunda ne oluyor? Elcevab: Hiç, sadece bu işte.”
“Talebenin biri hocaya sormuş: Buddha
gelmeden önce dünya nasıldı? Elcevab: (sinekliği havaya kaldırıp sessiz durur).
Talebe: Buddha geldikten sonra dünya nasıl oldu? Elcevab: (Hoca yine
sinekliği havaya kaldırıp sessiz durur). Bu iki cevabı anlamayan talebe,
gidip kendi hocasına vaziyeti anlatır ve bu sefer aynı soruları ona sorar. Bu
hoca da ilkinde cevaben sinekliği kaldırır, ikincisinde ise sinekliği yere
indirir.”
Derler ki, birinci diyalogtaki
“toz-toprak içindeki adam” sözü ile Zen takipçisinin varmış olduğu aydınlanma
gereği, bu özelliğini normal bir insanın günlük yaşamındaki ağır şartlarında
aynen alelade bir kişi gibi çalışarak aksettirmesini ihdas etmektedir. İkinci
diyalogda ise, sinekliğin (hossu) ifade ettiği kavram prajna'dır.
Hocanın sinekliği aşağı indirmesi de sevgiyi (karuna) simgeliyor.
Zen üzerine yazılmış eski bir şiirde de
şöyle diyor:
“Yürürken sadece yürü,
Otururken sadece otur.
Bunların haricinde,
Sakın sallanıp durma.”
Bir başka diyalog da
şöyledir:
“Talebe sormuş: Hergün yemek yiyip giyinmek zorundayız. Bütün bunlardan nasıl kurtulmalı? Elcevab: Yemek yiyip giyinerek. Talebe: Ne demek istediğini anlamadım. Elcevab: Eğer anlamadınsa, elbiseni üstüne geçir ve yemeğini ye.”
Yakın zamanlarda, bir Hıristiyan
rahibi Japonya'ya gidip Zen meditasyonu yapmak istemiş. Yazdığı kitabında bir
olayı şöyle naklediyor: Meditasyon için uzun bir süre yerde oturduktan sonra
bacakları ağrımaya başlamış. Hocası ona bir nasihatte bulunduktan sonra,
meditasyonunda nasıl bir yol takip ettiğini sormuş rahibe. Rahip William
Johnston da tanrının huzurunda sessizce oturup hiçbir şey düşünmeden ve hayal
etmeden durduğunu söylemiş. Hoca, tanrının her yerde olup olmadığını sorunca,
rahip bunu doğrulamış. Hoca tekrar, bu tanrının kendisini sarıp örtecek kadar
yakın mı olduğunu sormuş rahibe. Cevaben yine rahip doğru olduğunu söylemiş.
“Öyleyse, sen bunu hissettin, değil mi?” demiş Hoca. Rahibin cevabı yine,
“evet”. Hocası devam etmiş: “Çok güzel, çok güzel. Bu yolda devam et. Eğer
başarırsan sonunda tanrının kaybolup geriye yalnız Johnston'ın kaldığını
göreceksin.” Rahip Johnston bu cevab karşısında şaşırmış. Hocasının sözünü
anlaşılır hale sokmak için, gülümseyerek ona “tanrı kaybolmaz, ama belki
Johnston kaybolur da geriye yalnız tanrı kalır”, demiş. Hocanın cevabı ise
şöyle: “Tamam işte. Her ikisi de aynı kapıya çıkar. Benim söylediğim de buydu.”
Nastika Darsana'ları burada bırakıp diğer
altı Darsana'ya geçelim. Bunların Astika, yâni tradisyona bağlı
olduklarını daha önce belirtmiştik. İlk olarak Kanada'nın öğretisi olan Vaiseşika'yı
ele alacağız. Kanada'nın asıl ismi bilinmez, bu takma isim kendisine atomlarla
fazla uğraştığı için verilmiş. Vaiseşika öğretisine göre bir şeyin
özelliği, o şeyde bulunan fakat gözle görülemeyen en küçük elemanların nitelik
ve nicelikleriyle belirlenebilir. Bu zihniyet ilk önce kendisini atom
teorisinde göstermiştir. Daha sonra da insana tatbik edilmiş.
Bu elemanları altı sınıfa ayırırlar: “Dravya”
(öz madde), “Guna” (kalite), “Karman” (hareket), “Samanya”
(umumilik), “Viseşa” (ferdilik), “Samavaya” (aslî tabiyet). Daha
sonra bunlara ilaveten “Abhava” (yokluk) yedinci sınıf olarak kabul
edilmiş. Öz madde (dravya) ise dokuz biçimi belirlemektedir: “Prithivi”
(toprak), “Apas” (su), “Vayu” (hava), “Tejas” (ateş), “Akasa”
(eter), “Kala” (zaman), “Dis” (mekan), “Atman” (varlığın
özü), “Manas” (zihin).
İlk dört biçim (toprak, su, hava,
ateş), fizikî maddenin temel taşları olan atomları meydana getirir ve bunların
kombinasyonundan da görünen âlem ortaya çıkar. Bu biçimleri tek başına
kavrayabilmek mümkün değildir ama, birleşmelerinden ortaya duyularla idrak
edilen bir maddi form çıkmaktadır. Diğer beş biçim, daha süptil formların
oluşmasına meydan vermektedir. Bu dokuz biçimi değişik düzenlerde ihtiva eden
bütün şeylerde de altı sınıfın değişik özelliklerini tesbit etmek mümkündür.
İşte, Kanada'nın kainatı analiz şekli bu yoldan oluyor. Daha sonra Nyaya
ekolünün etkisiyle; ilk üç sınıf (öz madde, kalite, hareket) bir
şeyin varlığı için gereklidir, son üç sınıf da (umumilik, ferdilik, aslî
tabiyet) bir şeyin tefriki için gereklidir, denmiştir.
Nyaya öğretisi ise bilgi teorisi üzerinde
durur. Bu ekolün kurucusu Gautama'ya göre, Kanada'nın tabiatı analiz
edişi ancak mantıkî bir sistemle mümkündür. Bu sebeple, bize intikal eden
bilginin nasıl ve nereden geldiğini iyi bilmek lazım. Bilgiyi alış şekli dört
yoldan olmaktadır: “Pratyaksa” (beş duyu ve sezgi), “Anumana”
(dolaylı anlam), “Upamana” (mukayese), “Sabda” (isimlendirme).
Biz herhangi bir şeyi beş duyumuz vasıtasıyla
idrak ederiz. Beş duyunun yeterli olmadığı yerlerde de sezgi yoluyla. Bunlara
ait idrak bazen tam olmayabilir. Bu durumda, muhakeme yoluyla bir anlam
kazandırmak gerekmektedir. Mukayese ise elimizde ilk başvurulacak yol oluyor.
Bilinen mantıkî kıyas metodları dışında, Nyaya ekolünün getirdiği değişik
bir usul de, tefrik etmekte kullanılan Sabda metodudur. Her kavramın,
şeklin veya cismin bir ismi olduğundan, bu isim ve telaffuz şekli bize o şey
hakkında bir malumat verecektir. Batı dünyasından, bu özelliğinden dolayı Nyaya
ekolünün bilgi teorisi oldukça farklılık gösterir.
Nyaya öğretisi zamanla Vaiseşika ile
birleştirildi ve gitgide Vedanta ekolünün metafizik ağırlığı altında
önemini kaybetti.
Samkhya öğretisini ortaya atan Kapila,
başlangıçta Upanişad'larda öne sürülen idealist tekçiliğe karşı çıkarak,
tanrı kavramını devreye sokmadan kainatı sentetik olarak incelemiş. Bir bakıma
tanrısız düalizm olarak kabul edilebilir bu görüş. İki esas vardır: “Prakriti”
ve “Puruşa”. Prakriti, evrensel şuursuz prensiptir ve tabiatı oluşturur.
Bu özelliğinden dolayı da devamlı olarak değişime tabidir. Prakriti, üç
değişken (guna) ile belirlenir: Bunlar, “Sattva”, “Rajas”
ve “Tamas” olarak bir denge halinde ise, ortada hiçbir belirti yoktur.
Ancak, bu üç değişken faktör hiçbir zaman denge halini bulamadığı sürece
tabiattaki şeyler ve hadiseler zuhur etmektedir. Prakriti'nin bu denge
durumunu bozan da Puruşa oluyor. Puruşa, özü şuur olan aklî prensiptir.
Kapila'ya göre Puruşa sonsuzdur, bağımsızdır, sabittir. Puruşa'nın
saf şuur olması ve buna karşın Prakriti'nin şuursuz oluşu, ilişkinin
doğmasına yol açmıştır. Bu ilişkiden dolayı, tabiatın görünen gelişimi ortaya
çıkmış oluyor.
Prakriti'yi oluşturan üç “guna” şu
özelliktedir: Sattva, ışığı, bilgiyi, aklı ve hisleri belirleyen
prensiptir. Rajas, mücadeleci faaliyeti belirler. Tamas,
tutukluğu, baskıyı, pasifliği ve menfiliği belirler. Bir başka açıdan: Sattva,
idrak ve tefrik edilecek özelliktir. Tamas, bu idrak yolunu kapayıp
örten engel perdesidir. Rajas da engelleri ortadan kaldırıp idrak yolunu
açmak için gerekli aktivite veya güçtür. Rajas olmadıkça Sattva ile Tamas
arasındaki bağ kurulamaz. Bu fikri, Platon'un “thumos”, “epithumia”
ve “logistikon” üçlüsünde de bulmak mümkündür.
Puruşa'nın Prakriti'ye tesir etmesi
ile önce “Buddhi” veya “Mahat” denilen ilk değişim ortaya
çıkar. Buna “evrensel akıl” diyebiliriz. Fakat asıl anlamı, Puruşa'nın
Prakriti üzerindeki ilk intibaıdır. Bu intibadan sonra, ikinci değişim olarak “Ahankara”
belirir. Burada, “ferdiyet kesbetme hali” oluşmaktadır. Bu halin Sattva
faktöründen Manas ortaya çıkar. Manas, “idrak ve akıl” anlamını
taşıyor. Aynı halin Tamas faktöründen beş süptil element ve beş kaba
element oluşur. Bu elementler önce süptil bedeni sonra da kaba bedeni meydana
getiren yapı taşlarıdır.
Puruşa'nın tam olarak anlaşılması oldukça
güç bir meseledir. Semitik anlamı ile “Ruh” kavramı, Puruşa ile
eşdeğerli değildir. “Hayeh”, “Neşamâ”, “Rûh”, “Nefeş” olarak
dört tesir âlemine atfedilen semitik kavramlar, Samkhya'nın Prakriti
ortamındaki safhalarda ancak incelenebilir. Bazen Puruşa için “tanrısal bir
cevher” olduğu da iddia edilmiştir. Bu ise tamamıyla yanlış bir yaklaşım
oluyor.
Samkhya öğretisinin Aryan öncesi İndus
medeniyetinden arta kalan bilgilerden oluşturulduğu bilinmektedir. Bu
medeniyetin bıraktığı izlerden görülüyor ki, Semitik dinlerde
mütemadiyen empoze edilmek istenen “ilâh” fikri ve ilgili sistematik, bu
kültürde yer almamıştır. Biz burada herhangi bir kutsal inancı zedelemek niyetinde
değiliz, ama “semavî dinler” ile belirli bir düşünce biçimine mecbur kalmış
kişilerin bilhassa Uzak Doğu düşünce sistemine uyum sağlaması imkansız
oluyor. Eğer bir öğreti bizim sistemimize
ters gibi görünüyorsa, eksikliği mutlaka o öğretinin içinde değil de bazen
kendimizinkinde aramak daha verimli olabiliyor insan için.
Puruşa ile Prakriti'nin tam bir
tarifini yapmak bizim açımızdan mümkün değildir. Zira, Puruşa'nın Prakriti'deki
meydana getirdiği değişimlerin bir neticesi de biziz. Tamas faktörünün
oluşturduğu sınırlı vasıtaları kullanarak, yine aynı faktörün meydana getirdiği
tabiatın engelleri içinde bulunarak, biz kendimizi bir canlı (jiva)
olarak mütalaa ediyoruz. Asıl varlığımızı idrak edebilmek için, bedenimizin ve
tabiatın engellerini aşmamız gerekmektedir.
Karman kanununa tabi olarak Samsara çemberine
kapılmış insanların, fizik bedenleri ve çevrelerindeki dünya, aslını bilmesine
engel olmaktadır. Aslında, fizik ortama yönelmiş benliğimiz (jiva), bizi
gerçek benliğimize (atman) yönelmekten alıkoyuyor. Burada müessir olan
faktör cehalettir (avidya). Cehalet, insanın dikkatini fizik ortamın Tamas
unsurlarına iterek, gerçek benliğini sahte benliğinden ayırdememesine sebep
olur. Bu tefrikten yoksun olan kişi, daima dünyanın kaba elementleri arasında
bocalarken, sahte benliğin dürtüsüyle kendini ıstırabın kucağına atmaktadır.
Istırab ve acılarla dolu hayatı
boyunca insan, kurtulayım derken sahte benliğinin dürtülerine kapıldıkça, kendi
Karma'sını daha ağır ve yoğun bir hale getiriyor. Bu Karma da onu Samsara
çemberine büsbütün sıkıştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Burada insanın tekamülündeki cehalet faktörünün rolü açıkça belirlenmiştir. Bedenin arzuları “kör bir koşucu” gibi, aklın muhakemesi ise “felçli bir düşünür” gibi insanı perişan eder. Bu durumdan kurtulmak için, felçli adamı kör koşucunun omuzuna oturtup ona yol göstermesini sağlamak lazım. Kurtuluşun ilk adımı, kişinin asıl gerçek benliğinin farkına varmasıyla başlar.
Kurtuluşun yolu İndus havzasında
çoktan bulunmuştu. Ama, sistemli olarak tekrardan ele alınışı, Patanjali
ismindeki bir bilge kişi tarafından sağlandı. “Yoga” ismi verilen bu
öğretiyi bugün ancak onun yorumuyla ve Sanskrit lisanından öğrenmek zorundayız.
Bu sebepten, kurtuluşun yolu mutlaka Patanjali'nin derlemiş olduğu Yoga
vecizelerindeki gibi olmayabilir. Ama en azından, bu öğreti emîn ve denenmiş
olması bakımından özellikle dikkate alınmalıdır.
“Yoga”, isminden de anlaşılacağı üzere, başıbozuk
giden iki şeyin arasında bir uyum sağlayıp doğru yolu tutturmaktır. Eğer bir
tarlayı sürmek istiyorsak, bize verilen iki öküze birer boyunduruk takıp
koşumlarız önce. Öküzler kendi başlarına o tarlayı süremezler, kontrol eden
birisi olmazsa. Bizim öküzlerimiz de aklımızla bedenimizdir. Zihin
faaliyeti ile beden faaliyeti kontrol altına alınırsa, etrafımızı kuşatan
hayal âleminden sıyrılıp asıl benliğe giden yolu bulabiliriz. “Atman”a
ulaşmak, daha doğrusu insanın asıl benliğinin farkına varması, kurtuluş
yolunun ilk kapısıdır.
Yoga öğretisinin gayesi tanrıya kavuşmak veya onunla birleşmek filan değildir. Zaten, bir “tanrı” kavramını Yoga'nın özünde göremiyoruz. “Yogi”nin ilgilendiği şey tanrı değil kendisidir. Asıl benliğini bulmaya çalışmaktadır. Daha sonra onun ötesini. Bu bakımdan, “kişinin henüz kendini bilmez bir haldeyken, bir de kalkıp tanrıyla uğraşması cehaletin en tipik belirtisi” olarak kabul edilmektedir. Bütün bu dini kavramların kökünde, insanın cehaleti yatmaktadır. Dünyevi arzulara esir olmakla, dini akidelerin maşası olmak arasında bir fark yoktur. Kişinin asıl gören gözü açılmadıkça, ister zevk-ü sefaya dalsın, isterse ibadet için bir ilahın önünde yalvarsın, hiçbir değişiklik olmaz ve uykuda olanın rüyaları yine devam eder.
Patanjali'nin Yoga-Sutra'larını incelediğimizde
kısaca şunları görüyoruz:
“Yoga, zihin faaliyetinin veya düşünce
dalgalarının kontrol altına alınmasıdır. Ancak bu sayede kişi tabii haline
ulaşabilir. Aksi takdirde kişi, kontrolsüz zihin faaliyetinin esiridir. Beş
çeşit zihin faaliyeti vardır: Doğru kavramlar, yanlış kavramlar, hayalî
tasvirler, uyku, hafıza. Bunlar disiplinli bir çalışma ve nefse hakimiyet
ile kontrol edilebilir. Çalışmanın başlangıcında sadeliğe yöneliş, kutsal
metinleri okumak ve kendini doğru yola adamak gelir. Ancak böylelikle
aydınlanmamızı önleyen engelleri ortadan kaldırabiliriz.
Bu engeller: Cehalet, bencillik,
ihtiras, nefret, yaşama arzusudur. Tefrik etmesini bilen biri için hayatın
getirdiği tecrübelerin hepsi hüsrandır. Çünkü insan, bu tecrübelerinde hep vasıta
ile gayeyi birbirine karıştırmıştır. Bunun sebebi de cahil oluşudur.
Cehaletten kurtulan, bunları ayırdetmesini bilir. Bunun için şu yedi
aşamadan geçmek lazımdır:
Yama: Başkalarına zarar vermemek, yalancı olmamak, çalmamak, boşboğaz olmamak ve açgözlü davranmamak.
Niyama: Safiyet, temizlik, haddini bilmek,
tevekkül, riyazet, kutsal metinleri okumak ve doğru yola yönelmek.
Asana: Rahat, sakin, sağlam ve sabit bir
oturuş seçerek dış ve iç tesirlerden uzaklaşmak.
Pranayama: Nefes alış – tutuş – veriş - tutuş ritmini
belirli bir düzene sokup ışığı örten engeli kaldırmak.
Pratyahara: Zihni dış dünyanın
tesirlerinden uzak tutup hislerin dünya ile olan bağını kopararak iç dengeyi
tesis etmek.
Dharana: Dikkatini bir şeyin veya bedendeki bir çakranın üzerine teksif etmek.
Dhyana: Dikkatin teksif edildiği bu şey veya
çakra ile zihin faaliyeti arasında kesintisiz bir bağ kurarak, düşünce
dalgaları ile o şey veya çakranın sempatize olmasını sağlamak.
Samadhi: Bu sempatizasyon bağından faydalanarak,
dikkatin teksif edildiği şey veya çakranın gerçek anlamını, düşünce dalgalarını
durdurarak zihne bir aydınlanış biçiminde intikal ettirmek veya zihni bu
aydınlığın içine sokmak.
İlk beş aşama, hislerin üzerinde bir
hakimiyet kurulması için gerekli ön safhadır. Asıl işlem son üç aşamada olur
ve bu yoldan direkt olarak bilgi alınır. Bu Samadhi aşamasında eğer
şuur bu aydınlanışın etkilerini de kontrol altına alabilirse, zihin tam bir
sükûnete kavuşur. Bu durumda zihin ile aydınlık aynı seviyededir ve yogi'nin
zaman, mekan ve cisim ile ilişkisi kalmamıştır. Bu gerçek Samadhi
halinde yogi istediği bilgiyi alabilir, gerekli gücü sağlayabilir.”
Patanjali'nin Yoga-sutra'ları bize Raja-Yoga'yı
öğretmektedir. Raja-Yoga, kişiyi gerçek samadhi noktasına kadar getirmekle, en
üstün öğreti olarak kabul edilmiştir. Bundan başka, özel bir sahada yapılan
çalışmalar, sahanın cinsine göre değişik bir yoga pratiğini gerektirmektedir.
Bunların içinde en önemlisi, süptil beden üzerinde yapılan çalışmalara yönelik
Laya-Yoga ve Kundalini-Yoga ile majik çalışmalara yönelik Mantra-Yoga
ve Tantra-Yoga olmaktadır. Hatha-Yoga, Tantrik bir gaye ile beden
üzerinde tam hakimiyet sağlamak maksadıyla yapılır. Bunların yanında Jnana-Yoga
bilgi üzerinde, Karma-Yoga ef'al üzerinde, Bhakti-Yoga iman
üzerinde kontrol ve uyum sağlanması için yapılan çalışmaları belirler.
Batı dünyasında Yoga konusu
hernekadar aşırı bir ilgi çekmişse de, “Yogi” veya “Yogini” olduğunu
iddia edenlerin çoğu, teknolojinin getirdiği otomatik hayat düzeninden
usanmış, stress altında bunalan kişilerdir. Bu bunalıma çıkış noktası olarak
Yoga'yı seçmiş olanlar, genellikle kendi kendini tatminden başka bir şey
yapmazlar. Ayrıca, Hatha-Yoga'yı da bir çeşit mistik beden eğitimi
olarak kabul edenler vardır ve Tantrik hiçbir hedefi olmayan beden hareketleri
ve ritmik teneffüs ile sıhhatli kalmayı gaye edinmişlerdir. Bu gibi
faaliyetlerin hermetik açıdan hiçbir kıymeti yoktur.
Mamafih, Paramahansa Yogananda (1893-1952),
özellikle Amerika'da Kriya-Yoga'yı tanıtmakla sosyal bir hizmette
bulunmuş sayılır. Ayrıca, Beatles grubunun Hindistan'a giderek meşhur ettiği Maharişi
Maheş Yogi tarafından lanse edilen Transandantal Meditasyon ile
hermetizmin ilgisi olmasa bile, bu adamın gayretleri sonunda batı dünyasında
gençlerin gösterdikleri rağbet, psikologlar için yepyeni bir araştırma sahası
açmış oldu. Keza, Zen modası da batıya ikinci harpten sonra yayıldığında,
Beatnik akımının ve egzistensiyalizmin etkisinden kurtulamamıştı.
--- Beşinci
Kısmın Sonu ---