İDRÂK VE DÜŞÜNCE SİSTEMİ
Halûk Akçam
Ruhsal
Evrim dergisi, sayı 23-24 – 1988 Temmuz-Ekim
--- Bu yazı, günlük hayatınızda size belirgin bir fayda sağlamayacak türdendir. Sadece düşünerek kâinatın sırrını çözmeye meraklı olanlar için hazırlanmıştır. ---
Benim, şimdi burada olmamın
sebebini bilmek istiyorum. Diğer bir deyişle, benim şimdi burada bulunmamı icâb
ettiren şey nedir? Eğer, ben şimdi burada bulunduğumu zannediyorsam, bu idrâk
hâlime tekâbül eden mantık sistemime göre, en az bir sebep varolmalıdır ve
kendi değer yargılarım ile bunun târifi mümkün olmalıdır. Zirâ, eğer herhangi
bir sebep yoksa, benim niçin şimdi burada bulunduğumu veya böyle olduğumu
zannetmemi, mantık çerçevesi içinde kendime açıklayabilmem imkânsızdır.
Eğer bir sebebi varsa, fakat
kendi değer yargılarıma göre bunu târif edemeyeceksem, mantık sistemim
çalışamayacak durumda olmalıdır. Çünkü, herhangi bir idrâk halinde, idrâk
edilen şeyin bir sebebi olduğuna karar vermeme yol açan bir kriter bulunması
gerektiğine göre, bu kriter ile sebebin târifinin de yapılabilir olması icâb
eder.
Şâyet mantık sistemim, idrâk edilen
şeyin bir sebebi olduğu prensibine göre çalışıyorsa, sebebi olmayan şeyleri
idrâk edebilmem zâten mümkün değildir. Fakat, idrâk ettiğim şeyin bir sebebi
olması gerektiğini düşünüp aynı zamanda sebebin târifini yapamıyorsam, bu sefer
de mantık sistemim kendi içinde tenâkuza düşer ve çalışamaz hâle gelir. Mantık
sistemimin çalışamayacak hâle gelmesi, benim o şey hakkında herhangi bir değer
yargısı edinememem demektir. Bir şey hakkında hiçbir değer yargısına sahip
değilsem, o şeyi idrâk etmem de imkânsızdır. Kısacası, eğer ben şimdi burada bulunduğumu
zannediyorsam, bana göre bir anlamı olması gereken bu idrâk ettiğim durumun,
kendi mantık sistemim içindeki değer yargıları ile târif edilebilir bir sebebi
olmalıdır.
"Ben",
"şimdi" ve "burada" kavramlarının idrâk edilebilmesi, ancak
üçü birlikte düşünüldüğünde mümkündür. "Ben", şimdi ve burada
olmaksızın bir anlam taşımaz. Kezâ, "şimdi" de ben burada olmaksızın;
veya "burada" ben şimdi olmaksızın anlamsızdır. Yâni, zaman ve
mekân târifi, târif edeni belirtir ve ona göre bir anlam taşır. Târif eden
de içinde bulunduğu durumu idrâk edebilmek için bu iki kavramdan türeyen
unsurları kullanmak zorundadır. Zaman ve mekân kavramlarına bağlı terimler
olmaksızın, "ben" denilen şeyin târifi yoktur. Zamanın ve mekânın
târifi için de aynı mantık prensibi dönüşümlü olarak geçerlidir.
Kısacası, bu üç kavram aslında tek
bir bütünü anlaşılabilir hale getirmek için, mantık sisteminin işleyiş
biçiminden kaynaklanan bir mecbûriyet yüzünden ortaya çıkmış parametrik
birimlerdir. Ama, mantık sistemini kim kullanıyor? Ben kullanıyorum. Fakat,
bir şeyin kendini târif edebilmesi için kullandığı sisteme göre seçtiği
parametreyi kendisi olarak nitelemesi, o sistemin işleyişine uygun bir yargı
değildir. Dolayısıyla, "ben" olarak târif ettiğim şey aslında ben
değilim, ama kendimi o târif ettiğim biçimde düşünmek zorundayım. Yâni, ben
kendimden bahsederken, aslında zamana ve mekâna bağlı parametrik bir
özellikten, veya zaman veya mekân parametreleri ile yapılabilen bir târifimden
söz ediyorum.
Bizâtihî "ben"
denilen şeyin herhangi bir târifi olamayacağına göre,
"ben-şimdi-burada" üçlüsünü gerektiren kavramlara ait terimlerden
oluşan kapalı bir fonksiyon ile; yâni zamanı, mekânı ve beni birer türev
olarak belirleyen asıl şey ile, bizâtihî "ben" denilen şeyin aynı
olduğu düşünülebilir. Ancak, burada tanrı, ruh, madde veya kâinat gibi yine
sekonder terimlerden oluşan diğer bütün kavramların da
"ben-şimdi-burada" üçlüsünün türevlerinden ortaya çıkacağı
unutulmamalı.
İnsan, bu mantık sistemine
göre düşünür. Yâni, düşünme faaliyeti bu sistemi kullanan varlıklara has bir
özelliktir ki, örnek olarak insanlardan başkasını göremiyoruz. Şimdi,
birdenbire kesin bir üslûp değişikliği ile, insan veya varlık gibi deyimler
kullanmamı yadırgamayın. Yukarıda size belirli bir mantık disiplini içinde,
insan düşüncesinin temel unsurlarını anlatmaya çalıştım. Başka bir mantık
sistemine veya herhangi bir sisteme uygun faaliyette bulunsaydınız, o sistemin
disiplinine göre insanın düşünce yapısını belirlemek yine mümkün olurdu.
Fakat,
insan seviyesindeki bir varlığın başka sistemleri ve bu sistemlere uygun
faaliyetleri anlayabilmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlık insanı o kadar
sınırlamaktadır ki, burada kullanabileceğim terimler veya kavramlarla, ancak
yine aynı mantık sisteminin yetersizliğinden kaynaklanan târif etme mecbûriyeti
yüzünden, "varlık" veya "sistem" gibi semantik kalıplar
içinde kalmam icâb ediyor.
Meselâ, "hayvan"
olarak idrâk ettiğiniz bir "canlı"nın da kendine göre bir "zihin
faaliyeti" vardır ve sizin düşünmenize tekâbül eder. Aynı şey değildir,
ama arada bazı benzer prensipler vardır. Fakat, siz bu faaliyetin hangi sisteme
göre olduğunu deşifre edemezsiniz. Zirâ, bu yetersizliğin en önemli sebebi,
sizin idrâk etme biçiminizdir. İnsan ile hayvan, farklı seviyelerde tezâhür
eden enerji türleridir, denebilir. Bu seviyeler arasında ortak nitelik
taşımayan bölgelerdeki faaliyet hakkında herhangi birşey öğrenebilmeniz
imkânsızdır. Hayvan olarak idrâk ettiğiniz biçimdeki bir enerji alanındaki
faaliyet, düşünce denilen şeye benzemez. Ama, daha ilkel de değildir. Eğer
ilkellik kriterini bir sistemin diğerini deşifre edebilmesine göre seçerseniz,
insan da hayvan kadar ilkeldir.
---
İnsan seviyesinde,
imajinasyon denilen bir faaliyet türü daha vardır. Genel olarak, bu
faaliyetin diğer sistemlerle geçici bir ortak alan yaratılmasına yaradığı
söylenebilir. Eğer bir benzetme gerekirse, "üstün varlıklar" diye
insanın kendi kapasitesine göre târif etmeye çalıştığı bazı enerji tezâhür
seviyeleri ile arasındaki geçici köprüler, bu imajinasyon faaliyetiyle
kurulmaktadır, denebilir.
Fakat,
insan bu imajinasyon faaliyetini kontrol etmeyi ve bu faaliyetin sonuçlarını
kendi düşünce sistemine intibâk ettirmeyi beceremediği için, bir sürü fantastik
kalıplar içinde düşünmeye çalışmakta ve sonunda ister istemez kendine göre bazı
yargılara varmaktadır. Bu yargılar veya düşünce egzersizleri insan seviyesine göredir
ve elbette bir işe yarar. Ama, ifrata kaçıldığında öylesine çıkmaza sürükleyen
empozisyonlar doğar ki, bu seviyedeki faaliyetin kösteklenmesine bile yol
açabilir.
Zirâ, insanı da aynı enerjinin
belirli bir türünün tezâhür seviyesi olarak düşünürsek - ki bu düşünce
sistemine göre daha uygun bir târifi olamaz - bu seviyedeki faaliyetin bir yönü
de imajinasyonu kontrol altına alarak daha farklı bir düşünce sistemine, veya
bu düşünmeye benzeyen ama en azından insanın düşünce sistemini deşifre
edebilecek bir sisteme doğru uzanmaktadır. Fakat, imajinasyonun kontrol
edilememesiyle ortaya çıkan fantastik kalıplar bu uzanışı engeller ve o
seviyedeki enerji tezâhürü kendi içine doğru kapanır.
Diğer yandan, kendini
"ben" olarak idrâk eden insan, değişik seviyelerdeki farklı
faaliyetler yüzünden sürekli bir tesir yayılımına maruz kalmaktadır. Bu
seviyelerle kurulan geçici köprüler, yayılan tesirlere karşı duyarlılığı
arttırır ve "ben" seviyesindeki kontrol edilemeyen imajinasyon
faaliyetini etkileyerek yeni imajların intikâline yol açar. Böylece, insanlar
da "tanrı" dedikleri ve daha önce de belirttiğim gibi aslında bu
düşünce sisteminden dolayı ortaya çıkan sekonder bir kavrama ulaştıklarını
zannederler. Vecd, istiğrak veya ekstaz denilen durum, aslında böyle bir imaj
aldanmasıdır. Daha sonra da "tasavvuf" veya benzeri bir isim verilen
ve bu imaj aldanmalarının yol açtığı değişik bir düşünme egzersizine kavuşulur.
Teknik açıdan farklı metodların uygulanması sebebiyle, literatürde "ekstaz" veya "posesyon" gibi terimlerle birbirinden ayırdedilen ve bazen de "üstün şuur seviyeleri" olarak aynı çatı altında toplanan bütün bu deneylerde, aynı köprü mekanizması çalışmaktadır. Fakat, kendisini "ben" olarak idrâk eden diğer bir varlıkla irtibat kurduğunuzda, bu irtibâtı aynı köprü modeliyle târif etmeniz mümkün değildir. Zirâ, bu tür irtibatlarda tesir akımını sağlayan köprü, daha önce bahsedilene göre daha "aşağı" bir seviyede kurulmuştur.
Burada topografik terimleri
kullanma mecbûriyeti, yine insanın semantiğe bağlı sınırlı imajinasyonundan
dolayıdır. Yoksa, "aşağı" veya "yukarı" olması bir yana,
"seviye" diye bir şey de yoktur. Ama, o yok bu da yok derken, sonunda
hiçbir şeyin târifi yapılamaz hale gelir. Herhangi bir şeyi kendi kapasitemize
göre idrâk etmeye çalışırken, bu gibi terimleri kullanmak zorundayız. Fakat, bu
terimlerin sadece ve sadece kendi idrâkimizin kısır bir semantiğe bağlı
olmasından dolayı ortaya çıktığını unutmamalıyız. Eğer semantik kalıplara bağlı
kalmadan düşünmek istiyorsanız, bu deneyleri bizzat yapmanız gerekecektir.
---
Değişik seviyelerde faaliyette
bulunabilecek kapasiteye ulaştığınızda, değişik idrâk durumlarıyla
karşılaşırsınız. Bunları, hâlen içinde bulunduğunuz seviyenin düşünce sistemine göre târif etmek
kolay değildir. Fakat bir benzetme yapılabilir.
Şu sırada içinde yaşadığınız
ortamı en uzak köşelerine kadar düşünmeye çalışın. Ev, dünya, güneş sistemi,
galaksiler, v.s. olarak idrâk ettiğiniz bir kâinatın içindesiniz. Çok uzaktaki
yıldızlardan gelen elektromanyetik dalgalardan tutun, elinizdeki dergiyi
oluşturan küçücük atomların elektron zarflarına kadar oldukça kompleks bir
yapısı var bu kâinatın. Keza, hepimizin birer bedeni var ve hergün birçok
insanla karşılaşıp görüşüyoruz. Bütün bunlar bildiğiniz şeyler.
Şimdi, duyu organlarınızı bir
kenara attığınızı düşünün. Göz, kulak, el, bacak yok. Yâni, bedeniniz yok.
Neredesiniz şu an? Belki bu soruya tam bir cevap veremeyeceksiniz. Ama, ölünce
de böyle olmuyor mu? Öldüğünüz zaman yine varsınız. Kendinizi yine
"ben" olarak idrâk edeceksiniz. Fakat, bu sefer farklı bir bedeniniz
ve o bedene uyan farklı duyu organlarınız olacak. Kezâ, içinde bulunduğunuz
ortam da farklı olacak. İşte, o ortamın maddi yapısı bu ortamınkine pek
benzemez. Ama yine de maddenin belirli bir seviyedeki tezâhürü olarak onu idrâk
edersiniz.
Fizik anlamda gözleriniz ve
kulaklarınız yoktur, ama etrafınızda olup biteni görüyormuş gibi veya
duyuyormuşcasına idrâk edersiniz. Fakat bu idrâk hâli, dünyada yaşarken
edindiğiniz idrâk hâlinden biraz farklıdır. Eğer o ortama yeterince uyum
sağlayamazsanız, bir süre için kendinizi aynen dünyadaki hâlinizle hissetmeye
devâm edersiniz. Öyle ki, çoğu insanlar öldüklerinde bu değişikliğin hemen
farkına varamazlar ve hâlâ aynı durumda olduklarını zannederler. Bazıları
da öldükleri anki şoku bir süre daha yaşarlar. Nitekim, bu dünyaya gelirken de
aynı uyum sağlama zorluğu yüzünden insanlar önce bir şuur kararması ve ardından
da uzun bir çocukluk dönemiyle karşılaşmak zorundadırlar.
Yeni
şartlara uyum sağlamak, insanlar için büyük bir problem olmaktadır. Bu dünyada
yaşarken bile bu böyle iken, birdenbire yepyeni bir ortama girmek daha da
zorlayıcı olur. Bu yüzden, her yenilik karşısında uyum sağlamak için bir
alıştırma dönemi yaşanır.
Fizik bedeniniz varken de bu
ortamdan farklı seviyedeki ortamlara geçebilmeniz mümkündür. Bunun için de yine uzun süreli
alıştırma dönemleri gerekecektir. Sonunda, fizik bedeninizi rölantide çalışan
bir durumda burada bırakarak, diğer ortamlara girmeyi başarabilirsiniz. Nitekim,
o ortamlar arasındaki geçişlerde de aynı alıştırma dönemleri gerekecektir.
Böylece, asırlarca süren bir disiplin sayesinde, yüzlerce enkarnasyon sonunda
bu iş belki dünyada yaşamaktan bile daha kolay bir hâle gelebilir. Öldüğünüzde
de, bu sefer o seviyedeki ortamda kullandığınız zarfın üzerindeki
konsantrasyonunuzu kontrol ederek başka ortamlara geçebilirsiniz.
Bu ortam
değiştirmelerdeki ortak özellik, "yukarıya doğru, yükselme, genişleme,
açılma" gibi kelimelerle tanımlanabilir niteliktedir. Her ortamda kurulan
irtibatlar da "yayılma, uzanma" biçiminde sayılabilir. Bir de
bunların tersinin uygulandığı yöntemlerle, "aşağıya doğru, alçalma,
daralma, kapanma" gibi kelimelerle târif edebileceğim bir çalışma biçimi
vardır ki, bununla da hâlen içinde yaşadığınız ortamdan "daha alt
seviyelerdeki" ortamlara geçersiniz. Bütün bu kelimelerin bir târif
yapabilme gayretinden doğduğunu unutmamalısınız.
Hayvan, böcek, bitki gibi
bedenleri kullanan varlıkların ölünce daha alt seviyedeki ortamlara gittiğini
söyleyenler çıkabilir. Kezâ, üst seviyelerde "meleklerin", alt
seviyelerde de "cinlerin ve ifritlerin" bulunduğunu iddia edenler de
vardır. Esasen, bu imaj aldanmaları, henüz astral planda yeni denemelere
başlayanların içine girdikleri ortama uyum sağlayamamalarından kaynaklanır. Astral
planın bu seviyesi ise fizik ortama çok yakındır. Doğrusunu isterseniz, başka
yaşam biçimlerinde enkarnasyondan farklı bir mekanizma çalıştığı için böyle
benzetmeler yapmak yanlıştır. Kezâ, ne melek vardır, ne de ifrit veya cin.
İnsanın düşünme biçiminden kaynaklanan ve idrâk haliyle yakından ilişkili olan imajinasyonunun çeşitli dış tesirlerden etkilenmesiyle ortaya çıkan bu imajların hepsi birer aldanmadan ibarettir. Yeni ortama uyum sağlayamamanın etkisiyle, bu imajlar ve kavramlar ortaya çıkmaktadır. Dış tesirler gerçektir ve vardır. Ama bunları idrâk ediş biçimi ve ona göre değerlendirme alışkanlığı insanın kendisiyle ilgili, yâni sübjektif bir yargı oluşturur. Bu bakımdan, değerlendirme sonucu olarak ortaya çıkan imajların ve kavramların birer aldanmadan ibâret olduğunu söylerken, dışarıdan gelen jeneratör niteliğindeki tesirler de aldanma veya yanılgıdır demiyorum. Bu hususa bilhassa dikkat ediniz.
Daha alt seviyedeki ortamlara girebilmek çok zordur. Fizik bedeni özel bir korunma alanıyla besleyerek astral plana geçmek ve oradaki "delik"lerden birine girmekle mümkün olabilir. Kabbalistik terimlerle, "Malkuth'dan doğruca Daath'a ulaşıp Qlifoth'a dalmak" olarak bilinen bu yöntem son derece karmaşıktır. Bu ortamlarda, maddenin daha yoğun tezahürleriyle karşılaşırsınız. Fakat, bu "yoğunluk" kavramını mesela atom çekirdeğindeki neutron ile aynı paralelde düşünmemelisiniz. Tesirlerin akışına göre belirlenecek bir özelliktir bu "yoğunluk". Onun için, bu bölgelerin adına klasik literatürde "kılıflar âlemi" denmiştir. Bu ortamlara yönelik çalışmaya da "kabuk içine girmek" veya "larva haline gelmek" gibi sembolik isimler verilmiştir. Çünkü, etrafınızda ağır ve yoğun bir tesir ağı oluşmadıkça, bu ortamlara girmeniz mümkün olmaz. Üstelik, uyum sağlama döneminde çoğu kez ağır şok durumlarıyla karşılaşma ihtimâli vardır.
Genellikle, rölatif olarak bir
üst ortamdan bir alt ortama geçme süresinde, dâimâ şuurda kararma veya
bulanıklaşma gibi bir durum hâsıl olur. Bunun en tipik örneğini enkarnasyon
sırasında görebilirsiniz. Fizik ortamdan daha aşağı seviyedeki ortamlara girmeye
çalışırken de bu durum kuvvetle hissedilir. İşte bu uyum sağlama döneminde, bir
sürü arşetipik imajlar ve atavistik kavramlar ortaya çıkar. Eğer bunları
kontrol edemezseniz, deney sorunda çok ciddî bir durumla karşılaşabilirsiniz.
Bütün bu alt ve üst seviyedeki
ortamları gücünüz yettiği oranda incelediğinizde, önce şöyle bir kavram
oluşacaktır zihninizde: Bütün ortamların yapısı "maddî"
niteliktedir. Bu ortamlarda faaliyet gösteren şey ise maddeden farklı bir
özelliğe sahiptir. Nitekim, şimdilik adına genel olarak "ruh"
diyeceğiniz ve her ortamda değişik potansiyele sahip varlıklar biçiminde
karşınıza çıkan bu gücün madde üzerindeki faaliyetinden de "tesirler"
denilen şeyin ortaya çıktığını düşüneceksiniz.
Fakat, bu araştırma henüz bir
sonuca varabilmeniz için yeterli değildir. Çünkü, büyük ölçüde "yukarıya
ve aşağıya" ulaşabilmiş değilsiniz. Zirâ, girdiğiniz ortamlarda
"karşınıza çıkan ve değişik potansiyele sahip varlıklar"dan
bahsetmektesiniz. Bu yüzden, araştırmaya devam edeceksiniz. Zira, alışılmış tanımıyla "varlık" terimini
kullanabileceğiniz imajlar devam ettiği sürece, araştırmanız yeterli
değildir. Bunların sadece birer imaj olmadığını, karşılıklı çok yönlü bir tesir
alış-verişi içine girebildiğinizi haklı olarak savunabilirsiniz. Yâni, bu
varlıklar gerçekten o ortamda faaliyette bulunmaktadırlar. Aynen meselâ bu
dünyadaki insanlar gibi, bedenleri de o ortamın yapısına uygundur.
Bu arada şunu da belirteyim ki, bu
konuları sadece okuyup düşünerek araştırma yaptıklarını zannedenler gibi,
uzayla ilgili fantezilere kapılmanızı katiyen istemem. Uzay, sadece bu fizik
ortamın bize göre yıldızlarla dolu engin bir boşluk olarak tanımlanan küçük bir
parçasıdır. Burada başka bir ortamdan söz ederken, fizik anlamda olmayan bir
yapıya sahip ortamlar kastediliyor. Başka bir ortamın filânca galakside veya
falanca planette olmadığını da bu suretle altını çizerek belirtmek zorundayım.
Diğer yandan, uzayla ilgili
hipotezleri de tamamen doğru olarak kabul etmemek gerekecektir. Zirâ insan,
fizik ortamın bile ancak belirli bir bölgesini doğruya yakın idrâk edebilecek
durumdadır. Sübatomik partiküllerin ötesinde ne olduğunu bilemediği gibi, çok
yakında bulunan birkaç yıldızdan sonra daha uzaklarda neler olup bittiğini de
bilmemektedir. Bize yakın olan kısmını inceleyerek, içinde bulunduğumuz fizik
ortamın ulaşamadığımız bölgeleri hakkında sadece tahminlerde bulunmaktayız. Oysa, bu sadece bize göre olan bir idrâk
biçiminin zorunlu kıldığı yargıdan ibarettir.
Başka bir ortam denince, fiziksel
açıdan tanımlanamayan bir ortamdan bahsedildiğini, üstelik bunların birden
fazla olduğunu ve her birinin diğerine göre parametrik farklılıklar taşıması
sebebiyle ayrı ayrı düşünüldüğünü belirteyim. Esasen, pratik olarak herhangi
bir araştırma sırasında, bu ortamların farklı biçimde görünmesinin ve
yaşanmasının sebebi, insanın idrâk halindeki değişimlerden dolayıdır. Çeşitli
idrâk hâllerini kontrol edebilen ve birinden diğerine geçebilmek için gerekli
dönüşüm kurallarını bilen birisi için, farklı olan şeyin bu ortamlar değil de
idrâk biçimi olduğu gayet açıktır. Fakat, kullanılan dilin getirdiği bir
alışkanlık olarak, farklı ortamlardan ve bunların birinden diğerine geçmekten
bahsediliyor. Nitekim, ben de aynı terminolojiyi kullanıyorum.
---
Araştırmaya devam ettiğinizde, sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki, ancak astral bedenden tamamen sıyrıldıktan sonra girebileceğiniz ortamlar belirir. En süptil astral hâle ile ulaştığınız yerlerde, geniş ve büyük ışımalar hâlinde idrâk ettiğiniz "birleşik şuur alanları"na karışabilmenız için, "mental beden"inizi kullanabilir duruma gelmeniz gerekecektir. Bu terimleri bilhassa seçiyorum, çünkü literatüre böyle geçmiştir. Aslında, bunlar klasik anlamda "beden" değildir. Kontrol edilebilen tesir alanlarıdır ve varlıktan yayılan bir enerjiyle beslenirler. Diğer yandan, az önce de belirttiğim gibi, mental beden denilen tesir alanının tasarruf altına alınabilmesi, çok farklı bir idrâk halinin ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Böylece, bir yandan değişik tesir alanlarının kontrolü söz konusu iken, diğer yandan idrâk biçimindeki farklılık olarak nitelenecek bir durum vardır.
"Mental beden"in
tanımını yapmak daha zordur. "Astral" sıfatının yıldızlarla bir
ilişkisi olmadığı gibi, "mental" sıfatı da zihinle ilgili değildir.
Esas itibârıyla, birbirinden oldukça farklı iki şuur faaliyetini ve idrâk
biçimini belirtmek için bu terimler kullanılıyor. Mental bedenle
gireceğiniz ortamlarda zihin faaliyeti olmaz. Zaman ve mekân kavramları yoktur.
İşte ancak bu seviyelerde, "ben-şimdi-burada" örgüsü tamamen
çözülerek kaybolur. Mistiklerin "âlemleri seyre dalma" hâli, astral
bedenle girilen ortamlarda görülen bir "genişleme" biçimidir ve
mental seviyelere oranla daha yoğun maddi ortamlarda olur.
Mental seviyenin başlangıcında,
yepyeni bir idrâk biçimi meydana gelecektir. Daha doğrusu, idrâk hali yerine
başka bir kavrayış biçimi başlar. Sanki, siz bir şeyin
içinde yayılıp dağılırken, o şey de sizin içinizde aynı biçimde faaliyette
bulunuyor gibidir. Fakat, bu durum sadece bir uyum sağlama döneminden
ibârettir. Hiçbir imaj veya fikir yoktur. Sürekli bir girdap içindeymiş gibi
hissedersiniz kendinizi. Uyum sağlama dönemini atlatırsanız, her şey durulur
ve "ben" kavramı kaybolur.
Mistiklerin
çok azı bu duruma kadar gelebilmiş ve sonradan başkaları bunun adına
"fenâ-fî-ilâh", yani "maddeden tamamen sıyrılarak tanrıya gark
olup onda yok olma" demişlerdir. Aslında, astral beden kontrolüne alışmış
bir insanın mental plana geçmesiyle, o ortamda uyum sağlama aşamasındayken bu
gibi acaip iddialarda bulunması mümkün değildir. Çünkü, o cevvâliyeti elde
edene kadar bir sürü şey öğrenirsiniz ve "tanrıda yok olma" filân
gibi tasvirler anlamını çoktan yitirir.
Mental plana uyum sağladıktan
sonra bambaşka bir şey olmaktadır. Şimdi, buradaki düşünce sistemine göre
astral planları anlatırken nasıl bir zorlukla karşılaşılıyorsa, astral planda
da mental seviyelerin projeksiyonunu yaparken aynı zorlanmayı hissedersiniz.
Nerede kaldı ki, astral planı bile tanımayan bir insana daha ötesi târif
edilebilsin.
---
"Bütün bu araştırmaların
sonunda ne oluyor? Kime ne yararı var?" diye sorabilirsiniz. Aslında böyle
bir soruyu yöneltmenizin sebebi, cevap arama alışkanlığınızdan dolayıdır.
Sonunda ne olacağını öğrenmeye başladığınız andan itibâren, bu alışkanlıktan
kurtulursunuz. Maksat, sorulara cevap bulmak değildir. Ama, bu yola giren her
insanın aklında başlangıçta böyle sorular vardır. İşin doğrusu, soru sorma
aşamasında iken idrâk edebileceğiniz türden herhangi bir şey olmuyor.
Mental plana uyum sağladıktan sonra
bile yine bu dünyaya, hepimizin arasına geliyorsunuz. Karnınız acıkınca yiyecek
arıyorsunuz. Yiyecek bulmak için bir yerde çalışıp para kazanıyorsunuz.
Karnınız doyunca, barsaklarınızı boşaltacak yere koşuyorsunuz. Sonra, günün
birinde ölüyorsunuz. Fakat, anlıyorsunuz ki, tekrardan buraya gelmek gerekiyor
ve yeniden doğuyorsunuz. Hiçbir şey değişmiyor. Sadece, neyi niçin
yaptığınızı veya yapmanız gerektiğini gittikçe daha etraflıca anlamaya
başlıyorsunuz.
Kısacası, bu araştırmalar
sayesinde, dünyada birlikte yaşarken kazanacağınız şeyleri elde edemezsiniz.
Onun için, "soru sorma aşamasında iken idrâk edilebilecek türden bir şey
olmuyor" dedim. Yazımın başında da belirttiğim gibi, burada sadece düşünerek
kâinatın sırrını çözmeye meraklı olanlar için bir model vermeye çalışıyorum.
---
Zaman ve mekân kavramları
içinde, insanın kendini "ben" kavramı ile anlamaya çalıştığı modeli,
yine insanın düşünce sistemine göre bu aşamada şöyle anlatmak mümkün olabilir:
Aynı enerjinin bir bölgede yoğunlaşmasıyla
"madde" denilen şeye ait unsurların oluştuğunu, bu bölgeyi kaplayacak
biçimde üzerine yayılması ve "madde" içinde tezâhür etmesiyle de
faaliyet seviyelerinin meydana geldiğini düşünebilirsiniz. Bu faaliyet
seviyelerinden birinin çok dar bir alanına "insan seviyesi" adını
vermeniz mümkündür. Nitekim, bu modele göre, enerjinin yoğunlaşmasından hasıl
olan bölgede, yine insanın dâhil olduğu faaliyet seviyesine tekâbül eden
birikimi de aklınıza gelen her şeyin yapı taşı olarak isimlendirmeniz
mümkündür. Ruh, insan, tanrı, v.s. gibi kavramlar da buna dahildir; odun,
böcek, galaksi, v.s. de. Çünkü, bütün bu kavramlar belirli bir idrâk halinin
ürünleridir ve ancak tezâhür seviyesinin faaliyet alanındaki malzemeden
oluşabilirler.
İnsanların, kendi aralarında düşünürken, her şeyin
maddeden veya ruhtan ibâret olduğunu zannetmeleri sadece basit bir imaj
aldanmasıdır. "Madde" veya "ruh", adına ne derseniz deyin, bütün
bu kavramlar kendi üzerinde faaliyet gösteren tek bir bütünün değişik
seviyelerinin herhangi birindeki cevvâliyetinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu
seviyeye "insan" adını verirseniz, cevvâliyetin bir sonucu olarak bu
seviyede madde, ruh, tanrı, kâinat, tekâmül, v.s. gibi kavramlar edinilecektir.
Ancak, bu seviyedeki cevvâliyetin temel özelliği bu kavramları üretmek
değildir.
Bu seviyedeki cevvâliyetin asıl karakteri,
cevelân eden prensibin kendi faaliyetini belirli bir düzene sokabilme gayreti
olarak nitelenebilir. Burada elbette ki yine insana has düşünce sisteminin
getirdiği kısırlık yüzünden, neyin ne olduğunu anlamak kolay değildir. Ama,
cevelân eden prensibe insanlar "ruh" derler, cevvâliyetini de
"tekâmül" olarak adlandırırlar. Bu prensibin kendi faaliyetini kıvama
sokmaya çalışmasına, veya "takvîm ve tanzîm" etmeye çalışmasına da
maddeyi tasarrufu altına almayı öğrenmesi diyorlar.
---
Esasen, burada ruhun madde
üzerindeki tatbikatı yerine, tek bir bütünün kendi kendine olan cevvâliyeti
üzerinde durmak, daha verimli bir bakış açısı kazandırabilir. Burada
"tekâmül" yerine bilhassa "cevvâliyet" terimini seçtim.
Çünkü, tekâmül kelimesinde kemâle ermek gibi bir mecbûriyet olduğu
düşünülebilir. Oysa, ikmâl edilen veya kâmil olan bir şeyden bahsetmekle, bu
kelimenin semantik kalıbına bağlı kategorileri de kabul etmek gerekecektir ki,
böylece ontolojik bir problem daha yaratmaktan başka bir şey sağlanamaz.
Batı düşüncesini geçen yüzyılda oldukça etkilemiş bir evolüsyonizm akımı yüzünden, her şeyi aynı görüş altında yorumlama alışkanlığı halen sürdürülmektedir. Fakat, evolüsyon kavramının (evrimleşmek, tekâmül etmek) bu alanda geçerli olabilmesi için, ortaya sürülen hipotezle birlikte başka kavramların da zorunlu olarak varsayılması gerekmektedir. Meselâ, "ruh" yerine "ruhlar"dan bahsetmek zorundasınız ve bunların daima bireyselliğini muhafaza etmesi gerekmektedir. Daha bunun gibi birçok zorunlu kavramın yardımıyla meydana gelen "ruhsal evrim" hipotezi, mevcut sistemi kısmen de olsa bugün için oldukça mantıkî bir biçimde açıklıyor gibi görünmektedir.
Bu hipotezin tutarlı bir teori
haline gelmesi için, çok sayıda araştırma yapılması icâb etmektedir. Sanırım,
sadece ruhsal irtibat celselerinde alınan enformasyona dayanarak olayları
yorumlama alışkanlığı ve aynı dönemde ortaya çıkan evolüsyonizm akımının etkisi
yüzünden, bu yüzyılın başında böyle bir hipotez yaratma ihtiyâcı doğmuştur. G.
Geley'in "spiritisme evolutionniste" adını verdiği incelemesini
hazırlarken, daha farklı bir araştırma yapma gereğini duymadığı bellidir.
Nitekim, onun doğrultusunda gidenlerin de sadece ruhsal irtibat celselerinde
alınan enformasyona dayanarak günlük olayları düşünme yoluyla yorumlamaktan
başka herhangi bir araştırma yaptıklarına dair işâret yoktur.
"Ruhsal
evrim" hipotezi de belirli bir idrâk biçimine uyan bir modeldir. Eğer
başka bir modeli idrâk edemeyecekseniz, ruhsal irtibat celselerinde karşınıza
çıkanlar sadece bu modeli kullanarak, onu daha da geliştirebilmeniz için
yardımcı olacaklardır. Bu bir sempatizasyon hâlinin normal sonucudur. Fakat, bu
durum o modelin dört başı mâmur olduğunu göstermez.
Ruhsal evrim hipotezi, bir açıdan bakıldığında, insanın belirli bir seviyedeki faaliyetlerine açıklık getirecek niteliktedir. En azından, bugüne kadar bilinen diğer hipotezlerden daha mantıkî sayılır. Fakat, bu hipotezi esas alarak, geniş bir açıdan bütün olayların yorumunu yapmak mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, meselâ Newton mekaniği ile birçok olayın fiziksel açıdan açıklanması veya günlük yaşamda bu mekaniğe bağlı formullerle bir teknoloji yaratılması mümkündür. Ama, aynı formuller ve kavramlar ile güneş sisteminin ötesinde ne olup bittiğini veya sübatomik âlemdeki olayları açıklayamazsınız. Yâni, Newton mekaniği nasıl sadece dar bir açıdan bakıldığında fiziksel olayları açıklamaya yetecek kadar gelişmiş ise, bu ruhsal evrim hipotezi de günlük hayattaki olayları bir ölçüde anlayabilmek için şimdilik güvenilir bir bakış açısı sayılmalıdır. Ama, daha ötesini bu hipotezle anlayabilmek mümkün değildir.
"Günlük
hayatın ötesindeki geniş çaptaki olaylar" derken, yine ruhsal evrim
hipotezinde kullanılan zorunlu kavramlardan söz etmek gerekecektir. Meselâ,
insanı bu seviyede bir "varlık" veya bir "ruh" olarak
nitelerseniz, dar bir açıdan bakıldığında yine bu seviyede "tekâmül"
ettiğine dair bazı belirtiler vardır. Ama, buna dayanarak "ruh tekâmül
eder" diye genel bir târif yapmak, çok acele verilmiş bir hüküm
olmaktadır. Kezâ, reenkarnasyon fikri de tekâmül prensibinin çok geniş anlamda
yorumlanmasından dolayı, bütün varlıkların mutlaka tekrarlanan bir
enkarnasyonlar zincirine tabi olduğu kanaatini uyandırmıştır. Oysa,
reenkarnasyonun bugünkü târifine uyan birçok vakanın bulunmasına rağmen, her
enkarnasyonun bu târife uygun olarak meydana geldiğini veya her varlığın böyle
bir zinciri takip edeceğini söylemek henüz mümkün değildir.
Diğer yandan, bu hipotezle
birlikte ortaya atılan "varlık", "ruh", vs. gibi ontolojik
kavramların da açık bir târifi yoktur. Konuyu dağıtmamak için, bu meseleyi
başka bir yazımda incelemek üzere, tekrardan yeni model üzerinde duracağım.
---
Daha geniş çapta geçerli
olabilecek bir hipotez kurabilmek için, bir sistemin kendi üzerine
katlanmasıyla hasıl olan farklı değişimlerle tarif edilebilen bir modeli idrâk
etmek gerektiği kanaatindeyim. Kendi deneylerim ve araştırmalarım sonucunda
varmış olduğum noktayı, bugün ancak bir kanaat olarak belirtmek zorundayım.
Zirâ, farklı idrâk biçimlerinin dönüşümü için, sadece düşünerek bir sonuca
varmaya çalışanlara uygun bir formulasyon yoktur. İnsanın düşünme kapasitesine
göre bu sistemi anlaması da mümkün değildir. Ancak, dâhil olduğu enerji tezâhür
seviyesinde, farklı idrâk kapasitelerine erişmesi ve farklı faaliyet alanlarına
uzanmasıyla, kendine uygun bir dönüşüm formulasyonu bulacaktır.
Tekâmül,
ruh, v.s. gibi kavramların ardında gerçek olan bir şey vardır. Fakat, insanın
imajinasyon faaliyetini kontrol etmekte gösterdiği yetersizlik sebebiyle, o
şeyi idrâk edebilmek için bu kavramları kesin ve tartışılamaz sonuçlar olarak
kabul etmesi hatâlı yargılara yol açmaktadır. Diğer yandan, bu kavramlar
yardımıyla daha farklı bir idrâk biçimine ve düşünce sistemine uzanabilmek de
mümkündür. Dolayısıyla, bu kavramları sarsılmaz gerçekler olarak kabul edip
sadece düşünme egzersizi yaparak vakit geçirmek yerine, yeni araştırma yöntemleri
bulabilmek için gayret göstermek gerekmektedir.
Sadece düşünce egzersizi ile ömür tüketen bir insan, akıntıya kürek çekmektedir. Başka bir araştırma yöntemi bulunmadığı sürece, ruhsal irtibat celselerinden alacağınız enformasyon da hep aynı biçimde devam edecektir, veya bu enformasyon bir noktada kesilerek hatâlı yönlere sürükleyen bir empozisyon niteliğine bürünecektir. Zirâ, bir enerji türünün tezâhür seviyesi olarak tanımlayabileceğim insanın, bu alanın diferansiyeline uygun faaliyette bulunma mecbûriyeti vardır. Bu sâyede, sistemdeki değişimlerin akışına uyar.
Diğer yandan,
"cevvâliyet" diye bir şeye benzetmeye çalıştığım bu dinamiği,
"tasavvuf" gibi öğretiler kanalıyla anlamaya gayret edenler, tâmiri
çok zor bir hatâya düşmektedirler. Bu bakımdan, tasavvufa ait bütün kitapları hatmetseniz
veya bir mürşîdin peşine takılsanız bile, sembolik anlatımları istediğiniz
kadar çözdüğünüzü zannedin, bu disiplinin temelindeki mistik denemelerden
gerçek anlamda geçmediğiniz sürece, okuduklarınızın veya duyduklarınızın size
hiçbir faydası olmayacaktır. Aksine, içinden çıkılması zor bir girdâba
kapılmanız gayet çabuk olur.
Mürşîd (irşâd eden,
olgunlaştıran, doğru yolu gösteren) olduğunu söyleyenlerin asıl niyetlerini
veya kendilerinin de bilmeden neye âlet olduklarını farkedemeyeceğiniz için,
bunların gösterdiği yolun sonunda sizi neyin beklediği meçhûldür. Kendi
kendinize mistik denemelere başlayabilmek için de mutlaka belirli bir ölçüde
imajinasyon kontrolünü yapabilir ve irâde disiplinini sağlayabilir duruma gelmeniz
gerekecektir. Kısacası, tehlikeli bir iştir.
Mistik deneylerin dışındaki disiplinler zaten bilinmediği için, bunlardan bahsetmeye de gerek görmüyorum. Spiritüalist yöntemlerle ilgili görüşlerimi başka bir yazımda belirttim. Türkiye'de "okültist" veya "majisyen" olduğunu iddia edenler, bu sıfatları hoşlarına gittiği için seçmiş sorumsuz kişilerdir. Okült yöntemler veya majik operasyonları sadece uyduruk el kitaplarından okumuşlardır. Bunlardan bahsetmeye bile gerek yoktur. Uzak Doğu sistemlerini uygulayan kimse de bulunmadığı için, sonunda bu ülkede sadece spiritüalistler ve tasavvufçular kalıyor. Bu sebeple, yazılarımda genellikle onların faaliyetlerini örnek gösteriyorum. Bir de Transandantal Meditasyon yaptığını söyleyenlerin eğlence klüpleri vardır. Fakat, her birini örnek olarak seçmeme imkân yok.
Buna
rağmen, Dr. Bedri Ruhselman adındaki araştırıcının kendine göre bir yorumla
başlatmış olduğu "Neo-Spiritüalizma" ekolünü inceleyerek, bu
doğrultuda daha fazla araştırmak yapmak suretiyle, Ruhselman'ın yorumlarını
geliştirmeye çalışmanız size bir fayda sağlayabilir. Esasen bu ekol,
"ruhsal evrim" hipotezi üzerine kurulmuştur ve daha önce de
belirttiğim gibi, eğer bu hipotezi iyice anlarsanız daha ötesine ulaşabilme
imkânını bulabilirsiniz.
Zirâ, bugünkü şartlar altında, bu konuları merâk eden bir kimsenin başlangıç olarak en güvenebileceği kaynak, Ruhselman'ın yazmış olduğu kitaplardır. Einstein'ın sonuçlandıramadığı Birleşik Alan Teorisi'ni bulmak istiyorsanız, önce temel fizik kitaplarını okuyacaksınız. Newton sistemini öğreneceksiniz. Sonra deneyler yaparak Newton ötesi fiziği anlamaya çalışacaksınız. Daha sonra, araştırmalarınız sayesinde PPN sistemine ait gravitasyon teorilerini hazmedeceksiniz. Ancak bundan sonra belki Birleşik Alan Teorisi hakkında bir şey söyleyebilme imkânına sahip olabilirsiniz.
Bu konu da fizikten farklı
değildir. Eğer sadece notaların yerini öğrenmekle, piyanonun başına
geçtiğiniz an Chopin'in Mazurkalarını çalabileceğinizi zannederseniz, sonunda
kendi kulaklarınızı da tırmalayan bir tangırtı çıkar ortaya. Her işe
başından ve size en uygun bir yoldan başlamaya dikkat etmelisiniz. Tasavvuf,
geçmiş dönemlere has bir görüş biçimidir ve bugünün insanına uygun bir yol
değildir. Özellikle yeni başlayanlar için hiç uygun değildir. Bu bakımdan,
Ruhselman'ın kitaplarını tavsiye ediyorum. Onları iyice inceleyin ve ancak daha
sonra bir adım ötesine ulaşmak için araştırmalarınıza başlayın.
---
Son olarak bilhassa şu husûsa dikkatinizi
çekmek isterim: Bu yazıda anlattıklarımı, sistemin çok basit bir model ile
kavranması amacıyla söylediğimi lûtfen unutmayın. Bu seviyede ancak böyle
benzetmelerle bir fikir vermek mümkün olabiliyor. Esasen, dâimâ belirttiğim
gibi, insan seviyesinde bu sistemin anlaşılması çok zordur. Sadece düşünmekle
anlaşılamaz. Kezâ, bu konuda anlatılan ne varsa, hepsi de insanın
düşünebileceği sınırlar içinde bir model tasavvur edebilme hevesine cevap verme
gayretinden doğmaktadır. İnsan, bu gibi heveslere kapılmaktan kurtulduğunda,
kendi düşüncesine ve imajinasyonuna hâkim olduğunda, bu soruları sormama
disiplinini kazanacaktır. Ancak bu disiplini edindikten sonra biraz bir şeyler
öğrenmesi mümkün oluyor.
---oOo---