KEHÂNETİN İŞLEYİŞ MEKANİZMASI
Halûk Akçam
Ruhsal
Evrim dergisi, sayı 15 – 1987 Mart/Nisan
Zaman içinde, ileride meydana gelecek bir olayı önceden bilme (precognition) ve geleceği önceden bildirme (prediction) anlamına gelen "kehânet" fonksiyonu, bugün insanın ESP (duyu dışı idrak) özelliğine bağlı parapsikolojk bir fenomen olarak incelenmektedir. Önceden uyarma (premonition) ve önceden duyurma (prophecy) gibi biçimsel farklılıkları olanların yanısıra, yöntemlerinden dolayı dikkati çeken "divination" da işleyiş mekanizması açısından kehânet fonksiyonu içinde ele alınır. Bu son terimin karşılığı olarak, gaipten haber verme veya falcılık gibi deyimler kullanılmakta ise de; esasen, kehânette bulunma sanatı ve yöntemlerini belirleyen divination, halk dilinde "falcılık" olarak yer etmiştir.
Geleceği önceden bilme isteği, tarih boyunca her insanın içinde var olan ve zaman zaman ortaya çıkan bir dürtüdür. Buna bilimsel bir açıklama getirmek isteyenler, genellikle insanın varlığını koruma ve güven altına alma içgüdüsü ile bu dürtüyü kendi bilgisi oranında motive ederek, geleceği önceden bilmek için sürekli yeni yöntemler aradığını söylerler. Bu içgüdünün her canlıda var olduğu ve özellikle bazı hayvan türlerinde tehlikenin önceden sezilmesine imkan veren bir duyarlılık bulunduğu bilinmektedir.
İnsanın da içgüdüsel olarak benzeri
bir yapıya sahip olduğunu kabul edenler, bu duyarlılığın kalıtım yoluyla
geçtiğini veya atavistik bir özellik taşıdığını öne sürerler. Tehlikenin
önceden sezilmesine (premonition) yarayan bu içgüdünün, insan aşamasında
imajinasyon faaliyeti yüzünden geleceği önceden bilme dürtüsünü yarattığı ve
dolayısıyla öğrenme ve araştırma isteği ile kehânet yöntemlerinin oluştuğu
düşünülebilir.
Zira, hayvanlarda tehlikeyi önceden sezme ve buna göre reaksiyonda bulunma gibi bir davranış biçimi var ise de, imajinasyon yetenekleri olmadığı için "gelecek zaman" kavramından yoksundurlar ve sadece içinde bulundukları anı yaşarlar. Bu bakımdan, tedirginlik duygusu imajinasyonu harekete geçirerek, insanda olduğu gibi geleceğe yönelik varsayımların doğmasına yol açamaz.
İnsan ise, yeterli bilgi
donatımından yoksun olmasına rağmen, geniş çapta bir imajinasyon yeteneği
kazanmıştır. Bu yetenek sayesinde insan, içinde bulunduğu ortamın malzemesini
tasarrufu altına alabilmeyi öğrenecektir. Ruhsal tekâmülünün bir icâbı olarak,
değişik hayvan ve hayvanüstü beden türlerine enkarnasyon sonucunda, varlık öyle
bir bilgi birikimine ulaşmıştır ki; artık, insan seviyesine geldiğinde ancak
imajinasyon melekesi ile bu birikimi kullanarak tekâmülünü sürdürecektir. İşte
bu zorunluluk sebebiyle imajinasyon gücü ortaya çıkar.
Başlangıçta imajinasyonun
kontrol altına alınması zordur. Bu ancak tekâmül seyri içinde şuurluluk halinin
artmasıyla mümkün olacaktır. Şuurluluk hali de bilginin kullanılması, varlığın
içinde bulunduğu ortamda uygulama yapması ile mümkündür.
Böylece, âdetâ yeni oluşan bir güneş sisteminde planetlerin yörüngelerinde dengeyi kazanıncaya kadar zamanla azalan düzensiz hareketleri gibi, insan da bir oraya bir buraya savrularak sonunda imajinasyonunu kontrolü altına alacaktır. Bu denge hâline yeterli şuurluluk hâli diyebiliriz. Yeterlilik oluştuğunda, artık daha üst seviyeden bir ortama gerek duyulacağı için, tekâmül yolunda varlık kendisini yeni bir sistemin içinde bulacaktır.
Biz, insan seviyesinde henüz
kendi sistemimiz içinde dengeli, kararlı bir yolu tutturamadığımız için
gelecekte ne olacağını da kesinlikle bilemeyiz. Zira, içinde bulunduğumuz sistemi
idrâk edebilme çabasının bir sonucu olarak zaman kavramına ulaşmış bulunuyoruz.
Çünkü, zaman kavramı olmadan bu ortamda meydana gelen olayları
değerlendiremeyiz. Daha doğrusu, bize ulaşan tesirleri ve bizden çıkan
tesirleri değerlendirip bir yargıya varabilmek için "zaman" kavramına
ihtiyacımız vardır. Oysa, bu tür bir değerlendirme gereği hayvan veya bitki
seviyesinde olmadığından, bizim zaman kavramımıza benzer bir kavram onlarda
yoktur.
Nitekim, insan seviyesinin
üstünde bulunan varlıkların da tesirleri değerlendirme ve kullanmaları için,
bize ait zaman kavramı içinde kalmaları sözkonusu olamaz. Çünkü, şuurluluk
hali arttıkça, varlığın tasarruf gücü de daha üst seviyeden imkânların
kullanılmasına yol açacaktır. Böylece, insandan daha üst seviyeye ulaşmış
varlıkların, "geçmiş-şimdi-gelecek" çizgisini kapsayan bir zaman
kavramının ötesinde, bizim ortamımızı bütünüyle idrâk edebilecekleri bir
kavrama kavuşmuş olmaları gerekir.
Burada, insandan daha üst
seviyedeki varlığın birdenbire o imkânlara kavuşmadığını da belirtmek lâzım.
Bizim ötemizde, alabildiğine uzanan bir tekâmül yolu olduğunu düşünürsek, her
kademede gittikçe artan ve değişen yeni imkânlar kazanıldığını anlarız. Öyle
ki, belirli bir seviyeye gelindiğinde, artık o kademedeki varlık için, bizim
"geçmiş-şimdi-gelecek"ten oluşan zaman anlayışımız, bir tek noktada
bütünüyle kavranabilir ve olayların hepsi adeta "bir anda"
bilinebilir duruma gelmiştir.
Bu kadar gelişmiş bir şuur ve tasarruf gücüne sahip varlığın veya varlıklar bütünlüğünün tanımını yapmak, bizim için mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, peygamberler kanalıyla bize ulaşan tanrı tasvirleri, koruyan, gözeten ve kontrol eden ilâhi varlıklara ait tanımlamalar için bu tür bir tasarruf gücünün gerektiği anlaşılmaktadır. Tevrat'ta "Elohim" adı verilen ve aslında çoğul olarak "ilâhlar" anlamına geldiği halde daima tek bir ilâh sıfatıyla belirtilen üstün sistemden bunu anlayabiliriz. Keza, Kur'ân'da çoğu kez "Biz" zamiriyle, bazen de "O" veya "Ben" diye kendisini insanların anlayacağı biçimde tanıtan sistem de aynısıdır.
Daha geçmişe bakarsak, Eski Mısır'a ait dînî metinlerde değişik isimlerle anılan tanrı tasvirlerinin sık sık "neterit" (ilâhi güce sahip üstün varlıklar) diye anıldığı ve bunların her şeye gücünün yettiğinin belirtildiğini görürüz. Yine aynı metinlerde, bu üstün varlıkların "neter ua" (tek bir tanrı) diye anılan yaratıcının koyduğu düzeni koruyup kanunlarını uygulayanlar olduğunu okuruz. Eski Mısır'a ait dînî metinlerde, bir yaratıcı ve onun altında hiyerarşik olarak sıralanan ilâhi varlıklara, bunların güçlerine ait detaylı bilgiler verilmektedir. Burada konuyu dağıtmamak için, başka bir yazımızda bunları anlatmak kaydıyla detaya girmiyorum.
Şimdi, insanın gelecekte karşılaşacağı olayların neye bağlı olduğuna bir bakalım. Kimine göre, hiçbir şeye bağlı değildir. Herşey rastlantıdan ibarettir. Öyleyse, aklınıza gelen ne varsa, canınız ne istiyorsa onu yapın. Bakalım "rastlantı" sonucu ne ile karşılaşacaksınız! Aslında, bu yöntem en kestirme ve aynı zamanda en zor yoldur, gerçeği bulmayı sağlayan. Kestirmedir, çünkü daha ilk hamlede bilgi sahibi birisi için gerçekle yüzyüze gelmeyi sağlar. Zordur, çünkü bilgisi olmayan kişi her hamlesinde aynı duvara kafasını vura vura durduğu yerde helâk olur. Öyleyse, bu yolu bir kenara bırakalım.
Bazıları da der ki, her insanın bir kaderi vardır ve bunu da Allah önceden yazmıştır. İstesek de istemesek de bu yazıya uymak zorundayız. O zaman, benim bahçedeki ottan farkım yok demektir. Ama, eğer bu kadercilik varsayımının nereden çıktığını araştırırsak, iddia edenlerin kaynak olarak gösterdikleri Kur'ân veya benzen bir kutsal kitabın içinde hiç de böyle anlatılmadığı görürüz.
Nedir o kutsal kitaplarda insanlara duyurulan? Doğru bir yolun olduğu, insanların da bu yolda ilerlediği sürece başlarına hiçbir musibetin gelmeyeceği, aslında bütün musibetlerin insanların kendi işledikleri, yaptıkları şeyler sonunda ortaya çıktığı, doğru yolda giden bir insanın geleceğe huzur içinde bakacağı yazılıdır. Ama bu arada, insanların doğru yolu bulmaları için, akıllansınlar diye önlerine sınav niteliği taşıyan olayların çıkarıldığı, bunun da belirli bir kanuna göre düzen içinde hazırlandığı, insanların yaptıkları işlere göre karşılaşacağı olayların belirlendiği yazılıdır. Doğru yolda gitmenin esasları da bu kitaplarda uzun uzadıya, tekrar tekrar anlatılmıştır. Bir sürü örnek verilmiştir. Filânca millet şunları yaptı, biz onları uyardık, esasları duyurduk, ama yine anlamadılar, sonunda başlarına bak ne geldi, şimdi sen de aynı şeyi yaparsan sonun böyle olacak, denmiştir.
Kimine göre, bu kitaplarda anlatılanlar, bir tür ödüllendirme veya cezalandırma oyunu gibidir. İyilik yap, Allah da seni sevindirsin. Kötülük yap, Allah belânı versin. Halbuki, yine yazılmıştır ki, "Biz gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğlenmek isteseydik, eğer bunu dileseydik, kendi seviyemizde olurdu ki biz bunu yapmayız." (Kur'ân 21:16-17)
Aksine,
her kutsal kitapda, bütün evrenin ve içinde bulunan canlı-cansız herşeyin
belirli ve şaşmayan kanunlara göre olduğu defalarca tekrarlanmıştır. Bu
kanunlara yalnız insanlar değil, bütün varlıklar ve elbette ki üst seviyedeki
idareci varlıklar da uymakla yükümlüdür. İşte bu kanunlarla, bize göre gelecek
zamanda ortaya çıkacak olayların da hangi esaslara bağlı olduğu belirlenmiştir.
Kanunların zamana veya mekâna bağımlılığı yoktur. Ama, zaman ve mekân içinde
herşey bu kanunlara bağımlıdır.
Kanunların işleyişi hakkında,
insan yeterli bir bilgiye sahip değildir. Ancak birtakım karşılaştırmalarla,
benzer durumların sonuçlarının da birbirine benzeyeceği gibi bazı kaideler
olduğunu buluyoruz. Mesela, sıcakların arttığı yaz mevsiminden sonra soğuk bir
dönemin geleceğini biliyoruz. Tarlasına buğday eken çiftçinin hasat vakti
geldiğinde arpa toplamayacağını da biliyoruz. Bu gibi geçmiş gözlemlere dayanan
tahminler kehânet niteliği taşımamaktadır bizim için. Çünkü, ilgili olayın
sonucunda ne gibi bir durumla karşılaşılacağını belirleyen kanunların işleyişi
hakkında artık tahminden de öte bir bilgiye ulaşmışızdır.
Fakat, daha karmaşık olaylarda sonucu önceden bilmemiz mümkün olamamaktadır. Zira, olayların meydana gelişini etkileyen faktörlere ve bu faktörlerin ne gibi değişikliğe yol açacağına dair bir bilgimiz yoktur. Neden yoktur? Çünkü, daha önceden yeterli seviyede bir deneyim ve öğrenim aşamasından geçmemişizdir. Meselâ, bir yıl sonra meydana gelecek bir güneş tutulmasının yerini ve zamanını tam olarak önceden bilmemiz, daha önce astronomi eğitimini başarıyla tamamlamış olmamıza bağlıdır.
Bunun gibi, bir insanın geleceğini önceden bilmek için, o insanın uzun vâdeli geçmişinde yapmış olduğu bütün işleri bilmek ve ayrıca gelecekte ne ile karşılaşması gerektiğini belirleyen kanunları da tanımak gerekir. Yerin ve Ayın yörüngesini bildiğimiz ve yörünge kanunlarını tanıdığımız için, tutulma anını ve konumunu önceden bilebiliyoruz. İnsanı ve tabi olduğu kanunları bilen bir varlık da insanın geleceğini önceden doğru olarak tahmin edebilir. Ancak, bu bilgiye sahip olan varlık, artık insan seviyesinin çok üstünde bir kapasiteye ulaşmış demektir. Yani, insan olarak öğrenmesi gereken ne varsa, çoktan bu aşamayı tamamlamış ve yeniden bedenlenmesine de gerek kalmamıştır.
Bilgi eksikliğini, önümüzü görmeyi engelleyen büyük bir dağ gibi düşünelim. Biz, bu dağın eteğindeki dönemeçleri bol bir yolda ilerliyoruz. Öyle ki, her dönemecin ardında "gelecek" dediğimiz zamana ait bir olay bizimle karşılaşmak üzere üstümüze geliyor. Artık bu yolda vâsıta kullanmaya ihtiyacı kalmamış olanlar da bilgi seviyelerine göre dağın değişik yükseklikteki yerlerinde duruyorlar. Bize göre yukarıdan bakan birisi, dönemecin öbür tarafında üstümüze geleni görecektir. Çok daha yukarılarda olan ise, ardarda gelen dönemeçlerin çoğunu bir bakışta görebilecek bir yükseklikten bizi izlemektedir.
Fakat, bu değişik seviyelerde bulunan bilgi sahibi varlıklar, aynı zamanda geçtiğimiz yolları da görmektedirler. Biz, geçmişe bakmadan, bütün dikkatini önüne toplamış bir sürücü gibi dönemecin ardından ne çıkacağını bekleyerek gidiyoruz. Yukarıdaki bir bakıyor, dönemecin öbür tarafında, daha yukarıdan yola atılmış bir kaya var. Bu hızla gidersek, çarpıp tökezleyeceğiz. Bağırıyor; "aman, dikkat et!", diye. Biz öylesine bir hırsla basıyoruz ki gaza, yukarıdan gelen sesi duyamayacak kadar kendimizi kaptırmışız. Sonra birdenbire kafamızı çarpıyoruz ansızın karşımıza çıkan tökeze ve bu yolda bir süre debelenmeye başlıyoruz.
Yukarıdaki çırpınıyor: "Ah, be adam! Ne vardı o kadar dikkatsizce gaza basıp deli gibi gidecek." Ama, ondan daha yukarıda oturan sesleniyor: "Bak, iki dönemeç öncesi onun önüne ufak bir taş atmışlardı. Yolda sorumsuzca gitmesin diye. Sonra biraz daha büyük bir taş. Ama, o bunları gördü de hiç aldırmadı. Ben usta sürücüyüm, önüme çıkandan sıyrılır geçerim diye bastı gaza. Sen şimdi ona seslen ve önceki taşları hatırlat."
Onların da daha üstündekiler ise bu konuşmaları dinliyor, yoldaki sürücüyü de izliyor ve ne zaman hangi taşın nereye atılacağını biliyorlar. Nitekim, yolun az kenarında yukarı çıkmış olanın sesini duyabilmesi gerekiyorsa, ona da bir megafon gönderiyorlar. İşte böylece, dağın yamacında değişik yükseklikte oturanlar, yoldan geçen pervasız sürücüyü izlerken, her biri kendi yerine göre icâb edeni yapıyor.
Eğer o dikkatsiz sürücü daha önceden yoluna atılan taşların neye delâlet ettiğini, önündeki yolun gittikçe büyüyen taşların yuvarlandığı tehlikeli bir bölgeye doğru götürdüğünü anlasaydı, belki başka bir yola sapar ve bir başka dağın eteklerinde mâcerâsına devam ederdi. Belki de o küçük taşların tehlikeli bir yolda olduğunu gösterdiğini anlayacak, ama nereye sapacağına karar veremeyecekti. Belki de taşları görünce duracak, ama ne olduğunu çıkaramayacaktı.
Bu acemi sürücünün daha önceden aştığı yollara göre, dağın yamacında oturanlar ondan kendi çapında şuurlu bir davranış beklemektedirler. Kimisi henüz yenidir, şaşırır kalır. Kimisi hiç aldırmaz, basar gaza. Kimisi az çok biliyordur nereye gittiğini, ama yolun manzarasına kaptırmıştır kendini. İşte, bu yolcunun kimliğine göre, yukarıdan değişik türden şeyler iner yoluna. Gâye, yolcunun dağa tırmanacak olgunluğa erişmesini sağlamaktır. Bunun için, dünya dediğimiz bu yolda insan bedenini kullanarak ilerlerken, karşımıza çıkacak şeylerin ne olacağını bilmek istiyorsak, geçmişte olanları unutmamamız gerekmektedir. Eğer aynı yolda gidenler varsa, onlara da bakarak birşeyler anlamak mümkündür.
Bazen öyle bir şey çıkar ki karşımıza, sanki dönemecin öbür tarafını gösteren bir ayna veya işâret gibidir. Dağın çok yukarısında oturanlar, kanunları iyi bilirler. İşâretin bizim tarafımızdan nasıl yorumlanacağını, veya aynanın ne kadar net göstermesi gerektiğini de bu bilgileri sayesinde hesaplayarak en uygununu hazırlamışlardır. Dağın eteğine yakın oturanlar, bu işâretin orada durduğunu fısıldarlar. Kulağı iyi duyan bir başka yolcu bu fısıltıyı işitir. Yanından geçerken de duyduklarını bize kendi dilinde anlatır. "Aman" deriz, "ne usta bir falcı! Dedikleri aynen çıktı, vallâhi."
Bazen, başka bir yolcu fısıltıyı duyup işârete bakar ve yanından geçen sürücüye bunun ne anlama geldiğini söyler. "Vay be!" deriz, "Gökyüzü hepimizin karşısında duruyor, ama bu adam onun sırrını çözmüş. Yıldızlara bakıp geleceği bildiriyor."
Bazen, uykuya dalarız ve bir rüyâ âlemi içinde bir sürü sembolik olay yaşarız. Sonra bir de bakmışız ki, hiç ummadığımız bir anda, rüyâda gördüklerimiz bize ileride ne olacağını anlatıyormuş meğer!
Ama, çoğu kez falcı dediğimiz yolcuya biz gidiyoruz ve soruyoruz: "Aman, ne olacak benim hâlim. Bak bakalım ne görüyorsun?" Adam bu işi meslek edinmiş ve başarısıyla ün yapmış. Fakat, biz gidince yanlış şeyler söylüyor, yanılıyor. Astrologa başvuruyoruz: "Sizin horoskopunuzda bu dönem yeterli belirleyici faktör yok, ancak çok genel bir tarif yapabilirim", diyor.
Neden? Hani şu falcı çok ustaydı veya bu astrolog ünlü bir uzmandı. Niçin açık seçik bir şey söyleyemediler? Şimdi, şu kehânet dediğimiz önceden bilme işleminin mekanizmasına bir göz atma zamanı gelmiştir:
İnsan, içinde bulunduğu
ortamda, gerek dış dünya ile olan ilişkileri, gerekse iç dünyasındaki
gelişmeleri ile sürekli bir öğrenme ve bilgi edinme faaliyetinde bulunmaktadır.
Bu maksada uygun olarak yeterli imkânlara sahiptir. Duyu organları, aklı,
idrâki ile karşılaştığı şeyleri değerlendirip kendine göre bir senteze
varmaktadır. Fakat, imkânların yeterli olmasına rağmen, insan bunları yeterince
kullanabilecek kapasitede değildir. Meselâ, en basitinden, fizik beden son
derece hassas ve değişik türdeki tesirleri alabilecek duyarlıkta iken, bu
bedeni kullanan biz, bütünüyle ona hâkim değiliz.
Bu kapasite eksikliği, varlığın organizasyon bilgisinin yeterli olmayışından kaynaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, bu imkânlar üzerinde yeterince şuurlu bir hâkimiyet kuramaması, varlığın içinde bulunduğu ortamda bocalamasına yol açmaktadır. İşte bu hâkimiyet yetersizliği yüzünden çevresindeki ve kendi bedenindeki imkânları tam olarak değerlendiremeyip çaresiz kaldığında, bütün gayreti ile uğraştığı halde bir sonuç elde edemediğinde, ona yardımcı olacak tesirler gönderilir. İleriye yönelik bir enformasyon alabilmesinin bir şartı budur. Zira, geleceğin bilinmesi ancak böyle bir tesir iletimiyle mümkün olabilmektedir.
Bu dünyadaki yaşamın gayesi, insanın kendi tekâmülüne imkân verecek değer değişimlerini bulup kazanmasıdır. Eğer gerçekten gayret gösteriyor, ama kendi çabası ile bir türlü gerekli hamleyi yapamıyor ise, yardım gelir. Bu yardımın bir çeşidi de gelecekteki olaylardan kısmen haberdâr olmasıdır. Öyle ki, bazen önemli bir aşamanın eşiğine gelmiştir. Bunun için onu derinden etkileyecek bir olayla karşılaşması lâzımdır. Fakat, olaya hazırlanabilmesi kendi başına mümkün olmayabilir. Bu durumda, eğer şartlar gerektiriyorsa, ona yapılan yardım önceden haberdâr etme biçiminde ortaya çıkar ve böylece varlık kendini hazırlar.
Fakat, bazen öyle durumlar vardır ki, insan bir olayla karşılaşır ve ardından bize göre çok kötü bir şok geçirerek kendini harap eder veya hayatından olur. Buna rağmen, o olay kendisine önceden duyurulmamıştır. Çünkü, bize göre kötü bir şeyle karşılaşmış sayılan o varlık aslında kendi ruhsal tekâmülü için en uygun olana kavuşmuş, gerçekten ihtiyacı olan şeyle karşılaşmıştır. Eğer önceden haberi olsaydı, elbette ki içgüdüsel olarak önlem alacak ve böylece aslında kendisi için gerekli olan şartları elde edemeyecekti.
Bazen de karar verme konusunda varlığın güçlenebilmesi için, ileriye yönelik eksik veya yanlış enformasyon alması sağlanır. Veya, kendi imkânlarıyla doğru karar verdiğini zannedip aslında kendisi veya bir başkası için tekâmül açısından çok vahim sonuçlar doğuracak bir girişimde bulunacak iken, yine böyle bir yanlış enformasyon alarak yönünü değiştirmesi gerekli olabilir.
Kısaca toparlamak gerekirse, ileriye yönelik bir haberin ilgili varlığa
ulaşması için, o varlığın içinde bulunduğu tekâmül planında böyle bir imkâna
sahip olmaya hak kazanması veya onun için gerekli olması şartı vardır. Bu şart
varolsa bile, ileriye yönelik haberin mutlaka doğru çıkacağına delâlet etmez.
Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, bazen yanlış veya eksik bir haber aslında
o varlık için en uygun ortamı hazırlayacak niteliktedir.
Daha geniş bir açıdan
baktığımızda, gelecekle ilgili bir bilginin yalnız tek bir insanı etkilemekle
kalmayacağını ve en azından onun aracılığı ile çevresindekilerin de yaşamında
etkili olacağını görürüz. Böylece en ufak bir haberin bile iletilmesi, çok
sayıda insanın tekâmül planında ne ölçüde gerekli olacağına bağlıdır. Bunun
hesabını yapmaya da insanın gücü yetmez.
İster doğru isterse yanlış
olsun, bir kehânet ile karşılaşmanın temelinde daima böylesine karmaşık bir
düzen vardır. Diğer yandan biz, kendi ortamımıza yansıyış biçimine göre veya
kehânet öncesi uygulanan yönteme göre çeşitli sınıflandırmalar yaparız.
Geleceğe yönelik sezgiler ve rüyâlarda, insanın kendi beden yapısı aracı rolünü
üstlenir. Aslında, her bedende sezgi veya rüyâ kanalı ile bir tesirin
transforme edilerek beden sahibine iletilmesi mümkündür.
İnsan bedeni bütün süptil
zarflarıyla birlikte düşünüldüğünde, onun çok değişik türden tesirleri
alabilecek kapasitede olduğu görülür. Sezgi veya rüyâ kanalları da bu beden
kompleksi içindedir. Fakat, insanların çoğu bu kanalları yeterince kullanabilme
gücünden yoksundur ve konsantrasyon hâkimiyetini kuramadığı için kanallar âtıl
kalır.
Bazı iddialara göre, teknolojinin
getirdiği yaşam biçiminin insanları kendi güçlerini tanıma imkânından yoksun
bıraktığı zannedilmektedir. Bu bir dereceye kadar doğrudur ama, yazmasını bilmeyen
adamın elinde en zarif kalemin bile kütük gibi kalacağı düşünülürse, ilkel
seviyedeki bir varlık da bu hassas bedeni ancak bu kadar kullanabilir. İnsan
bedenine enkarne olanların büyük bir kısmı her devirde yolun başlangıcında
olduğu için, kendi bedenlerine daima kütük gibi bakmışlardır.
Kağnı devrindeki insanların çoğu hangi seviyede ise, bugünkü uzay çağındakilerin çoğu da yine benzeri durumdadır. Aradaki fark, belirli dönemlerde bazı insanların ileri tekâmül düzeyine erişirken, insanlığı da beraberinde sürüklemeleri sayesinde olmuştur. Dünya ortamı, çoğunluğun daima ilkellerden oluştuğu bir eğitim programına uygundur. Buna rağmen, insanların teknoloji veya başka bir şeyi bahâne edip yetersizliklerini ört-bas etmeye çalışmaları abestir.
Sezgi veya rüyâ kanalını bile doğru dürüst kullanamayan insanın daha komplike kanallardan tesir alarak bunları bağlı şuurunda değerlendirebilmesi ise pratik olarak mümkün değildir. Bu ancak nâdiren bazı kişilerin başardıkları bir aşama ile tarih boyunca belirli bir azınlığın kazandığı hak olarak kalacaktır. Şimdi, insanın kendi bedenini kontrol altında tutamadığı bir ortamda, geleceğe yönelik haber nasıl iletilir? Uygulamaya baktığımızda, karşımıza falcı veya bakıcı adıyla çıkan ve yaptıkları bütün işin sadece aracılık etmek olduğunu gördüğümüz kişileri buluruz.
Bu alanda birbirinden farklı bir sürü yöntem uygulanmaktadır: Kahve telvesine, iskambil kâğıtlarına, yıldızlara, suya, avuç içine, kuşların uçuşuna, yanmış sakatata, atılan oklara, v.d. bakılarak bir hüküm verilir. Bunların hepsinde, bakıcı olan kişi belirli bir tesiri alıp karşısındakine ileten aracı rolündedir. Kullandığı malzeme ne olursa olsun, daima belirli bir konsantrasyonun sağlanması ve tesire açık hale gelebilmesi içindir.
Bakıcı,
genellikle sözlü bir iletişim yerine herhangi bir imajın yarattığı çağrışımlara
yöneldiğinden, zihninde oluşan ve "ilham" dediği düşünce kalıplarını
karşısındakine duyurur. Yani, bakıcı denilen kişiye gönderilen tesir, onun
tarafından zihinde oluşan kalıplar biçiminde algılanır.
Diğer bir yöntem de sormaktır.
Burada genellikle bedensiz bir varlıkla irtibat kurma biçimi yaygındır. Ouija
tahtası, masanın ayağını tıkırdatmak, transa geçip sempatizasyon sağlamak en
sık görülen örnekleridir. Bu gibi geleceğe yönelik soruları cevaplandıran
bedensiz varlıklar daima üst seviyedeki idareci varlıkların kontrolü altındadır
ve daha önce anlattığım kaidelere göre, eğer ileriye yönelik bilgi verilmesi
gerekiyorsa bu bedensiz varlıkları aracı olarak kullanabilirler. Kendi başına
hiçbir bedensiz varlık - ki bu terim burada ölmüş insan seviyesi için
kullanıldı - geleceğe dair açık seçik bir enformasyona sahip değildir.
Şu veya
bu biçimde ölerek bu dünyadan ayrılmış bir varlık, fizik bedeninden
sıyrıldığından dolayı, içinde bulunduğu süptil ortamda (spatyum) bu dünyaya
oranla biraz farklı bir zaman örgüsü içindedir. Fakat, bu farklılık onun bizim
geleceğimizle ilgili bilgi sahibi olabilmesine yeterli değildir. Öldükten
sonra, bazılarının zannettiği gibi önemli bir değişiklik olmamaktadır.
Aksine,
varlık orada kendi problemleriyle meşguldür ve "ruh çağırma" yöntemi
ile dikkati bu ortama çekildiğinde, yine kendi problemlerine bir çözüm
bulmak amacıyla çağırılanlara sempatize olur. Bu bakımdan, kendi kişisel
problemlerinizi bir başkasıyla paylaşmak istediğinizde nasıl birisini
ararsanız, o varlık da aynı durumdadır. Çoğunlukla eğlenmek arzusu ile
davetinize gelir ve bir sürü asılsız sözlerle sizi oyalar.
Ölmüş insanların (dezenkarne
varlıkların) dışında, esasen dünyada bedenlenmeleri vâkî olmayan diğer bazı
varlıklardan geleceğe yönelik bilgi almak mümkündür. Fakat, yöntem açısından
maji denilen bir alanda uygulama yapmayı gerektirir ki bu zaten çok nâdir
ve ancak uzun enkarnasyonlar boyunca zahmetle çalışmış kişilere mahsustur.
Burada gâye de farklıdır. Geleceği öğrenmek yerine, tesirleri tanıma ve
yönlendirme çalışmasının bir bölümü olarak uygulanmaktadır. Derler ki,
majisyen geleceği öğrenebileceği operasyonu başardığında, zaten geleceği
öğrenme tutkusundan kurtulmuştur.
Son olarak, astrolojinin kehânet konusunda nasıl kullanıldığını ele alalım: Yüzeysel bir tanımlama ile; güneşin, ayın ve planetlerin gökyüzündeki konumlarını esas alarak belirli bazı astronomi hesaplarıyla, insanların ve olayların zaman içindeki durumlarını inceleyen dala astroloji denir. Astroloji, yöntem itibariyle yıldızlara bakarak hüküm vermenin çok ötesinde olduğundan, yıldız falcılığına benzememektedir.
Ancak, astrolojik yöntemler o kadar çok faktörün hesaplanmasını ve analizini gerektirmektedir ki, bu işin üstesinden gelemeyenler, iskambil falcılığında şekiller ne işe yarıyorsa, astrolojik malzemeyi de aynı biçimde kullanmakta ve sonuç olarak belirli bir sembolizmin içine konsantre olup gelen tesirleri bunlar vasıtasıyla bakıcılar gibi iletmektedirler. Dış görünüşü ile bir sürü hesabın yapıldığı bilimsel bir çalışma havasını verse bile, bugün amatör astrologların kullandığı yöntemler, kehânetin işleyiş mekanizması açısından konsantrasyon aracı olmaktan öte değildir. Daha önce sözü edilen ve geleceğe ait bir haberin iletilmesiyle ilgili şartlar ne ise, burada da aynı kaide geçerlidir.
Astrolojiyi majinin bir
uygulama alanı olarak kullananlar ise, daha önce maji konusunda kısaca sözünü
ettiğim yoldadırlar. Bu alanda çok farklı yöntemler kullanılır ve konsantre
olmak için herhangi bir malzemeye gerek olmadığından, tabiatın bambaşka bir
mekanizması burada işlediğinden dolayı tesir
transformasyonu çok değişik bir seviyede meydana gelir.
Fakat, bazen maji ile
uğraşanlar bile kehânet konusuna kendilerini kaptırabilirler ve verdikleri söze
rağmen diğer insanlara geleceği duyurabilirler. Bu durumda da üst seviyedeki
varlıkların kontrolü ve kanunların işlerliği yine geçerlidir. Majisyenin
diğer kehânette bulunanlardan farkı, bu mekanizmayı bildiği için ve elinde bilinmeyen
âleme uzanacak bir güç olduğu için, diğerlerine oranla büyük bir sorumluluğu da
kendi sırtına yüklediğinin bilincinde olmasıdır.
Zirâ, bilerek veya bilmeyerek
bir insanın tekâmül seyrini etkileyecek girişimde bulunmak, büyük bir
sorumluluğu üstlenmektir. Geleceğe dair haber vermek de bir sorumluluk yükünü
bindirir aracı olan kişinin sırtına.
---oOo---