Kuran'da
“Kitap” Motifini İşleyen Ayetler
Haluk AKÇAM
Son zamanlarda bazı yazarların kendi fikirlerini kanıtlamak amacıyla, Kur'an'dan
özelikle “kitap” motifini işleyen ayetleri seçtiklerini görüyorum. Bu bakımdan,
semitistik eksegesis (sami dillerindeki kutsal metinlerin yorumlanması
ve incelenmesi) üzerine yaptığım araştırmalardan kısa aktarmalar vermeyi
gerekli buldum.
Ele alınan Kur'an ayetlerinden biri olan, El-İsrâ suresi 13 ve 14'de
“ve küll-insânin elzemnâhu tâ'irehu fî u'nukihi ve nuhricu lehu
yevm-el-kıyâmeti kitâben yelkahu menşûrân, ikra kitâbeke, kefâ
binefsike-l-yevme a'leyke hasîbân.” olarak geçmektedir. Yazar bu ifadeyi
şöyle çevirmiş: “Herkesin dünyadaki amelini boynuna takarız. Kıyamet günü
kendisi için bir kitap çıkaracağız ki, neşredilmiş olarak kendisine kavuşacak;
ona 'işlerinin defterini oku. Bu gün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin
yeter' denilir.” Daha sonra da, “menşûrâ” olarak okuduğu kelimenin tam
karşılığının “neşrolunmak” anlamına geldiğini, böylece “bir kitabın matbaalarda
basılıp neşrolunması sözkonusudur” diyerek, ayetin kendi fikirlerini
kanıtladığını anlatmaktadır.
Eğer herhangi bir önyargı ile zorlanmadan Arapça metni Türkçeye çevirecek
olursak: “Her insanın kuşunu boynuna doladık. Doğrulup kalkma gününde
açılmış olarak onu karşılayan bir kitabı ona çıkarırız. Oku kitabını, o gün
hesab sorucu olarak nefsin sana yeter.” ifadesiyle karşılaşırız.
Burada bazı kelimelerin ayrıca açıklanması gerekir. Kur'an'ın vahyedildiği
ortamda yaşayan Arapların örf ve adetleri, geçmişten o ana kadar dikkate
alınırsa mesele kendiliğinden hallolur. Metinde geçen “tâ'ir”in lugat
karşılığı bildiğimiz uçan kuştur. Uçan kuşlara verilen genel addır.
Muhammed'den çok önce ve onun zamanında da Araplar uçan kuşların yönüne bakarak
kehanette bulunmayı adet edinmişlerdi. Tefe'ul ve teşe'um, yani
iyiye ve kötüye yormanın bir yolu da bu idi. Fakat, zamanla tefe'ul için daha
çok başka yöntemler denemişler, teşe'um için kuşların yönüne ve inip
kalkışlarına bakmayı alışkanlık edinmişlerdi. Böylece “kuş falı”
diyebileceğimiz bu yöntem genellikle hayırsız işler ve kötü talih sözkonusu
olduğunda başvurulan bir yol oldu.
Bu alışkanlık o kadar yerleşmişti ki, kötü ve hayırsız bir iş olduğunda, “kuşu
boynuna dolandı” deyimi kullanılır oldu. Keza, uğursuzluk olarak yordukları
bir şeye de “tetayyur” demeyi alışkanlık haline getirdiler. Kur'anda da
bu deyim aynen kullanılmıştır. Zira, Cahiliye devrinin Arabına, onun kendi
dilinden ve deyimlerinden başka bir şey söylendiğinde, büsbütün şaşırıp
kalacaktır.
Nitekim, Yâ-Sîn suresinin 18. - 19. ayetlerinde geçen (tetayyernâ)
“uğursuzlandık” ve (tâ'iruküm) “kuşunuz: uğursuzluğunuz” kelimeleri bu deyimin
kullanıldığına bir örnektir. Kısaca, (tâ'ir) Kur'an'da cahiliye devri
inançlarına bağlı kalmakta inat edenlerin devam ettirdikleri kötü işlerinin bir
simgesi olarak kullanılmıştır. Bu sebeple, sözü edilen ayette, “her insanın
yaptığı kötü işi onun boynuna doladık” denmektedir. Burada kullanılan (elzemnâ)
fiili, lazima'nın 4. vezninden mazi cemi mütekellimidir. Yani, istese de
istemese de zorla ve bir daha hiç çıkaramayacağı biçimde takıp boynuna doladık,
denmektedir.
Sonraki cümlede geçen “menşûrân” kelimesi, “kitâbe yelkâhu
menşûrân”, yani “onu menşûrân karşılayan kitabı” demektir. Menşûr,
ism-i meful olup Türkçede edilgen ortaç yerini tutar. Naşara fiilinin asıl
vezninden türediği için “açılmış” veya “açık” anlamına gelir.
Arapçadan Türkçeye çeviride, örneğin “meftûh” da açılmış, açık demektir.
Ama bir şeyin açığa çıkarılmışına menşûr denir de, kapının açılmışına meftûh
denir.
Osmanlıcanın
etkisiyle Türkçeye geçen kelimelerin çoğu Arapçadan alınmadır. Ancak, anlamları
büyük ölçüde daraltılarak kullanılır. “Kitâb” kelimesi de böyledir.
Araplar yazılan bir şeye kitâb derler. Bizim anladığımız manadaki kitap ise
arapçada “mushaf”dır. Eğer bu ayette geçen kitab kelimesi ile şayet
böyle sayfalardan oluşan basılı ve yayınlanmış bir kitap kasdedilseydi “mushaf”
denirdi. Nitekim, Kur'an'da Musevilere gönderilen kitabın okunması ile ilgili
bir ayet bulursanız, orada mushaf olarak geçtiğini görürsünüz. Ama, Musa'ya
indirilen kitap derken “kitâb” kelimesi kullanılmıştır. Kısaca, “kitâbun
menşûrûn” açılmış olan bir yazı, demektir. Yayınlanmış bir kitap için
“mushafun neşrun” denir.
Son olarak, aynı ifadenin Tûr suresi 2.-3. ayetlerinde geçtiğini de
belirtelim: “ve kitabin mestûrin, fî rakkin menşûrin.” Açılıp yayılmış
ince yumuşak deri üzerine satır satır yazılmış bir yazıya, anlamına gelir.
Konuyu dağıtmadan tekrar kitâb kavramına dönmek istiyorum. Araplar yazı
sanatı ile birlikte, kitap ve yazı anlamına gelen bütün deyimleri kuzeyde
yaşayan ve kendileri ile aynı dil grubuna ait dilleri olan kavimlerden
almışlardır. Muhammed'den önceki devirlerde, Arapların kültür yaşamlarında
yazıya ve yazılı belgelere yer yoktu. İrticalen denilen, önceden tasarlanmamış
ve birdenbire içe doğduğu gibi söylenen kafiyeli sözler, çöl sıcağına uygun bir
karakteri olan Arabı ve bedeviyi daha çok etkilemiştir. Bu sebeple, şair ve
şiir, dokunaklı konuşma sanatı, çok anlamlı kelimeler seçerek kinayeli sözler
kullanmak gibi sözlü edebiyatın dışında bir şey yoktu.
Kur'an'da da bu tür bir üsluba alışmış insana uygun gelecek bir biçim
vardır. Tekrar tekrar örneklemeye gerek yok, metnin içinde defalarca şu ifadeyi
görmekteyiz: “Anlayasınız diye, Kur'an'ı kendi dilinizde, konuşma biçiminizde
ve aranızdan birisinin aracılığı ile indirdik ki apaçık olarak kavrayabilin.”
Bugün Arapçayı ana dili olarak kullananların bile Kur'an'daki bazı cümleleri
tam olarak anlayamaması, kanımca onüç yüzyıl boyunca bazı örf ve adetlerin
terkedilmesiyle birlikte bunlara bağlı deyim ve benzetmelerin unutulmuş oluşuna
dayanmaktadır.
Hicret'ten iki yüzyıl sonra araştırmalar yapan ünlü arap dilbilimcisi Basra'lı
Al-Asmaî'nin bile anlamını çözemediği bazı ayetleri yorumlarken çöl
araplarından faydalanması ilginçtir. Arap dilinin en büyük üstadı olarak
nitelenen bu zat, gerekçe olarak şunu söylemiş: “Bugün unutulmuş olan bazı
terimlerin ve benzetmelerin, kendi içine kapanık olarak yaşayan çöl arapları
arasında hâlâ kullanılır olması sebebiyle, onların açıklamasına geniş ölçüde
yer verdim. Ama bu açıklamalar bazen günümüzün yorumlarına hiç uymuyor.”
Kur'an'da geçen ve bugün anlamakta güçlük çektiğimiz bazı ifadelere
dayanarak, bütün bilimlerin ve sırların, geleceğe ait olayların ve
açıklanamayan her şeyin cevabını bu kitapta bulacağımızı iddia etmek, kanımca gerçekle
bağdaşmamaktadır. Kur'an'ın semantik yapısı incelendiğinde, her deyimin
veya kavramın, sınırları belirli bir anlam derecesi taşıdığı görülür. “Kitap”
kelimesiyle de anlatılmak istenen şey, yine bu semantik yapı içinde
değerlendirilmelidir.
Araplar bu kelime ile önce ticaret yolu ile kuzeyden gelen kavimler
aracılığıyla tanışmıştır. Başlangıçta
bazen oldukça değişik anlamlarda kullanıldığı zannedilmektedir. Örneğin,
peygamberden kısa bir süre önce yaşamış olan Hıristiyan Arap şairi Adî bin
Zeyd bu kelimeyi “kader” anlamında kullanmıştır. Çöl arapları arasında,
bugün bile (ketebe) fiili birbirine iliştirip birleştirmek anlamını taşır.
Kitab kelimesi, lugat açısından bu fiile bağlıdır.
Tacirler kanalıyla önem kazanan “kitab” deyimi, o devirde yazılı bir şey
anlamına geliyordu. Malların, kişilerin ve
alış-verişin, kısaca yapılan işlerin kaydı bir kitab, yani “yazı” olarak
değerlendirildi. Bu genel anlamı ile Kuran'da bir üst dereceden benzetme
yapılarak şu anlam derecesine getirildi: Her insanın kaderinin yazıldığı,
kıyamet günü denilen zamanda göreceği mükafat ve mücazat için bir kanıt olmak
üzere, bütün yaşamı boyunca yaptığı iyi ve kötü işlerinin devamlı olarak
kaydedildiği bir yazı.
Arapların o devirde yazıya dayalı bir sistemleri olmadığı düşünülürse,
sadece kitab demekle açık seçik bir anlam bütünlüğüne kavuşamayacakları
görülür. Nitekim, bu gerçek gözönünde tutularak, “kitab” deyimi metnin içinde
geçtiği her yerde, kazandığı anlam derecesine göre değişik yan tanımlamalarla
anlaşılır hale getirilmiştir.
Kıyamet
gününde ortaya çıkacak “kitab” ile ilgili yan tanımlamaları incelediğimizde
şunları görürüz: İlk dikkati çeken şey, metinde geçen mülkiyet zamirlerinin
kazandırdığı anlam derecesidir. Her insan için ayrı bir kitab, yani bir yazı
veya kayıt olduğu anlaşılmaktadır. Kaydın tutuluş biçimi aynıdır, ama herkes
için ayrı bir kayıt vardır. Nedeni de, her insanın yaptığı işlerin farklı
oluşudur. Diğer tanımlama, bu yazının melekler tarafından ve görünmez
bir biçimde yazıldığıdır. Ancak öldükten sonra, kıyamet gününde bu yazı insanın
önüne çıkarılıp gösterilir.
Bütün bu detaylar incelendiğinde, insanın yaptığı hiç bir şeyin
unutulmadığı ve ilerde mutlaka bunların karşılığını göreceğinin belirtildiği
anlaşılıyor. Çünkü, Araplarda bir “dehr” kavramı vardır. Genel
anlamıyla, gelip geçen zamanı belirtmek için kullanılır. Bu dehr dedikleri
şeyin geçmişi silip süpürdüğü ve ondan hiç bir iz bırakmadığına inanmışlardır. Dolayısıyla,
dünya yaşamının dehr yüzünden yokolup gittiğini söylerler. Cahiliye devri
şairlerinde dehr ile ilgili uzun uzun tasvirler vardır.
Dehr'in yok edemediği tek şey, yazılı
belge olarak arabın karşısına şaşkınlık yaratan bir kavram çıkarmıştır. Bu da
kitab, yani yazı diye belirtilen şeydir. İşte, Kur'an'da bu özellikten
faydalanılarak, üzerinden zaman geçse bile her işin anında yazılmasıyla ilerde
o kişinin karşısına bütün geçmişini gösteren biçimde ortaya çıkarılacağı
belirtilmektedir.
Kitab deyiminin az önceki anlam derecesine paralel iki karşılığı daha
vardır: Bunlardan ilki, Allah katında saklanıp korunan ve değişmeyen yazılı bir
levha olarak karşımıza çıkar. Diğeri de, bu ana yazıdan naklen Kur'an'ı
belirtmek için kullanılır. Ehl-i Kitab olarak kendilerine bir yazı gönderilmiş
olan kavimlerden söz edilirken de aynı değerler içinde, Hıristiyanların ve
Musevilerin kutsal saydıkları metinler kasdedilmektedir.
Aslında, bu kavramların hepsi soyut olarak eski Mezopotamya kültüründe
ve bir ölçüde eski Mısır inançlarında karşımıza çıkar. Babil devrinde,
göklerde saklanan bir kader yazısı kavramı açıkça belirtilmektedir. Bu yazı bir
levha üzerine yazılmıştır. Evrenin düzenini ve insanın yaptığı işlere göre
geleceğini gösteren bir yazı biçimindedir.
Sonuç olarak, Kur'an'ın semantik yapısı içinde kitab motifinin işlendiği
ayetleri incelediğimizde: 1 - Her insan için ayrı olarak ve özel bir
biçimde yazılan yapılan işler listesi, 2 - Allah-insan ilişkisinde
peygamber ve melek aracılığıyla vahyedilen yol gösterici bir belge, yani
Kur'an, 3 - Allah katında bu belgenin orijinal biçimi olarak, üç anlam
derecesine sahip olduğu görülür. Ehl-i Kitab deyimi ile belirtilen diğer
milletlere gönderilmiş yazıları da ikinci derecenin bir varyasyonu olarak
nitelemek mümkündür.
Bu
anlam derecelerinin dışına çıkan değişik bir kavramı, Kur'an içinde kitab
motifi ile tanımlanmış bir biçimde bulamazsınız. Ancak, metnin semantik
bütünlüğünü hiçe sayarak, bazı tarikat üyelerinin yaptığı gibi değişik tevil
yöntemleri, yani önceden belirlenmiş bir sonucu kanıtlayacak biçimde zorlayıcı
yorumlamalarla yola çıkılırsa, her anlama gelmesi mümkündür. Ne var ki, gerçek
bir değer taşımaz.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir: Türkçe çevirilerde kitap olarak yazılmış
kelimelerin orijinal metinde başka anlama geldiği, veya orijinal metinde
Arapçası “kitab” olarak geçen deyimlerin değişik çevirildiğine rastlanmıştır. Bu
bakımdan, araştırmaların Arapça metin esas alınarak yapılması gerekir.
İlgilenenlerin Fuad Abdûlbâkî'nin El-Mu'cem-ül-Müfehres adlı
endeksinin 592-595. sayfalarında El-Kitâb başlığı ile bu kelimenin geçtiği
ayetlerin yerini belirten listeyi gözden geçirmeleri faydalı olur. Burada, 230
ayette geçtiği belirtilmiştir.
---oOo---