MAJİ VE OBSESYON
Ruhsal
Evrim dergisi, sayı 8-10, 1986 Ocak-Haziran
İki sayı önce yayınlanan "Obsesyon hakkında notlar" başlıklı yazımda, 4. ana tür olarak sıraladığım ve insanın bedensiz varlığı obsede etmesi diye tanımladığım olayları daha geniş bir biçimde ileride anlatacağımı belirtmiştim. Şimdi bu konu üzerinde duracağız. İlgili bibliyografya makalenin sonunda verilmiştir.
Önce, "Maji"
deyimine bir açıklık getirelim: İnsanın iradesi ile kendi isteğine uygun
olarak bir değişim meydana getirebilmesini sağlayan bir yol olduğunu
düşünelim. Öyle ki, bu yolu izlediğimizde, eğer amacımız olan değişimi
gerçekleştirebilmek için, türü ve derecesi uygun bir tesiri uygun bir biçimde
ve yine uygun ortamı kullanarak etkilenmesini istediğimiz nesneye
gönderdiğimizde, istediğimiz olacaktır. İşte, bu yolu öğreten bilime ve
kullanılmasını sağlayan sanata "maji" denmektedir.
Bu tanıma göre, ilk bakışta
maji sayesinde her şeyi yapmanın mümkün olduğu zannedilebilir. Fakat,
konuya biraz daha yaklaştığımızda görürüz ki, istenilen değişimi sağlayabilmek
için önce o nesnenin tabiatında değişimi mümkün kılacak yeterliliğin
bulunması ve ikinci olarak da beklenen uygunluk koşullarının yerine
getirilmiş olması gerekmektedir. Bu iki temel kaideden biri eksik ise
istenilen değişim gerçekleşmez.
Meselâ, bir dağ ayısını
değişime uğratıp insan haline getirmek mümkün değildir. Çünkü, ayı dediğimiz
varlığın tabiatında, insan aşamasına yükselmesini sağlayacak hiç bir nitelik
yoktur. Bunun için önce öylesine inceden inceye hesaplanmış zincirleme tesirler
gerekir ki, sonunda ayı değişimden değişime uğrayarak insan seviyesine
gelebilsin. Kezâ, bir güneş tutulmasının meydana getirilmesi teorik olarak
mümkündür. Fakat, hiç bir majisyenin kudreti istediği anda bir tutulma
yaratmaya yetmez. Çünkü gerekli koşulların ne olduğunu bilse bile, bunları bir
araya toplamaktan acizdir.
Bir anlamda, maji ile bilim
aynı esaslar üzerine kurulmuştur. Ancak, cahil bir insan için günümüz teknolojisinin ürünleri nasıl anlaşılmaz
ve büyülü bir nitelik taşıyorsa, bu teknolojinin yaratıcıları için de maji
sayesinde yapılanlar aynı ölçüde anlaşılmaz boyutlarda kalmaktadır. Fakat,
yakın olmasa bile, gelecekte maji sanatının yöntemlerini bugün bilim dediğimiz
gelişmenin içinde yeniden keşfetmek mümkün olacaktır.
Sırası gelmişken bir de "büyü"
ve "büyücülük" terimleri üzerinde duralım: İnsanlar, tabiat
karşısında daima her olayın bir tanımını yapmaya çalışmışlardır. Zamanla bir
takım kanunların farkına varmışlar ve bütün bu sistemin sadece kendi
farkettikleri kanunlar çerçevesinde işlediğini ve bunun dışına çıkılamayacağını
zannetmişlerdir. Ancak, tabiat kanunları insanların zamanla artan bilgisi
oranında gelişen ve değişen bir niteliğe sahip değildir. Evren dediğimiz
sistem, değişmeyen ve sürekli bir bütünlük içindeki kendi kanunlarına tabi
olarak karşımızda durmaktadır. Eğer biz bu kanunların çok az bir kısmını
tanıyorsak ve bazen bunları bile yanlış yorumluyorsak, aramızdan biri çıkıp da
daha üstün bir anlayış kapasitesi ile bilmediğimiz kanunları kullanarak
aklımızın almayacağı işler yaparsa, onun adı alışılmış bir deyişte
"büyücü" olabilir. İşin kötüsü, o adamdan korkulur. Çünkü güç
dengesi ondan yana ağır basacaktır. Böylece, "büyücülük" bir anlamda
korkulan şeylerin kaynağı olarak bir kâbus gibi insanın üstüne çökebilir.
Şimdi, bir an için majinin
genel tanımını düşünelim: İnsanın iradesi doğrultusunda isteğine uygun bir
değişim meydana getirmesini sağlayan bir yol var, demiştik. Peki, canı isteyen
herkes bu yola girebilir mi? Elbette girer. Zirâ, zaten bu isteyiş sayesinde
kendi bünyesinde zihinsel de olsa bir değişim başlamıştır o insanda. İşte bu
değişim, gerekli sempatizasyonu sağlayacaktır. Ama, gayesi nedir, niçin bu yola
yönelme arzusu doğmuştur içinde?
Başlangıçta, asıl motif
genellikle güçlü olmaktır, başkalarından üstün olmaktır. Bu sebeple, daha yolun
girişinde istediği şeyle karşılaşır. Elinde kılıç tutup hakimiyet kurmak
istemişse, ona kılıç altında yaşamanın ne olduğunu öğretecek olaylar başlar
hayatında. İradesi ile başkalarını etkilemek istemişse, zihnini allak-bullak
edecek durumlar çıkar birbiri ardından. Böylece, ne istemişse önce onunla
eğitilir ve yoğrulur. Yolun girişindeki kapı öylesine dardır ki, başlangıçta
cendereye girmiş gibi hisseder insan kendini.
Dar kapıdan geçmek için bir
değişime uğramak gerekmektedir. Bu değişim, başlangıçta o kişiyi yola yönelten
isteğinde meydana gelir. Denemek için eline bir kılıç verirler. Bir hışımla onu
yakaladığı gibi karşısındakine savurup hakimiyet kurmak ister. Sonra görür ki
karşısındaki kişi aslında kendisidir. Eğer bunun farkına varırsa, kılıcı
bırakmak gerektiğini anlayacaktır ve geçiş sınavını başararak yola koyulur.
Ama, henüz yeterince güç kavramını anlamış değildir.
Bu yolda ilerledikçe, birbiri
ardından yeni ve değişik türden aşılması gereken kapılar çıkar. İşin acıklı
tarafı, daha ilk kapıda karşısına çıkan deneme imajlarında şaşırıp hayal
dünyasında kendini kaybedenlerin çoğunlukta oluşudur. Bunlar, ellerine geçen
her fırsatta güç gösterisinde bulunup her seferinde de kendilerini yaralayan
zavallılardır. Kılıç diye sembolize ettiğimiz bu gücü başkalarına karşı
kullananların, halk arasında "büyücü" olarak anıldığını
söyleyebiliriz.
Zararları aslında
kendilerinedir. Fakat, olayın içinde obje olarak seçilen herhangi bir kişi de dolaylı
olarak bu saldırıdan etkilenir. Yani, "büyü"nün etkisinde
kalabilir. Burada, bir yandan büyücünün tekâmülü için yapması gereken bir işlem
vardır, diğer yandan da bu işlemde kullanılacak bir başka kişiye tesirin
iletilmesi zorunluluğu doğmaktadır. İşte bu durumda, tesirin isabet edeceği
kişi hangi tesir kombinezonu ile o büyücünün karşısına çıkıyor, bunu
bilemiyoruz. "Kader" gibi anlamı belirsiz bir deyimle bu ilişkiyi
tanımlamak mümkün değildir.
Bu başlangıç aşamasındaki
denemelerde görülen büyü yapma girişimleri zaten duygusal ve şuursuzca bir
saldırı isteğinden kaynaklandığı için yine benzeri ilkel seviyedeki obsedör
varlıkları çeken bir sempatizasyon alanı oluşturur. Bu varlıklar genellikle bedensiz
insanlardır. Teknik açıdan ilginç bir vaka sayılmazlar.
Maji sanatında ilerleyebilmek
için, bu gibi hırs ve arzulardan sıyrılmak gerekmektedir. Yolda
karşılaşılan "kapılar" diye anlatmak istediğimiz aşamalar boyunca
değişik adlarla anılan derecelerden geçilir ve bir noktada artık yolcu "majisyen"
denilen bir duruma gelir. Yol, bu aşamada daha yeni başlamaktadır. Bundan önce geçilen kapıların hepsinde astral
âlemin temel imajinasyon esasları tanıtılmıştır. Şimdi ise alabildiğine engin bir
âlem uzanmaktadır majisyenin önünde.
Alışılmış deyimi ile "öbür
âlem" budur. Düşünce ve isteklerini kontrol etmesini beceremiyen bir
kişi kazara bu âleme girecek olsa, etrafında olup bitenlerin şiddetinden kısa
zamanda aklını kaçırabilir. Çünkü, üretilen her düşünce ve beliren her
istek, bu âlemde bir imaj ve buna bağlı bir hareket oluşturur. Çok renkli
bir parlaklık içinde sürekli kayıp giden, kıvrılan, biçim değiştiren, değişik
tonlarda seslerle birlikte insanı âdeta kamaştıran bir cümbüş gibidir.
Bazı bölgelerde ise derin ve
yoğun bir karanlık, ürkütücü bir sessizlik vardır. Aniden böyle bir duruma
girmek veya birdenbire korkunç imajlarla karşılaşıp yanmak, boğulmak gibi
duygulara kapılmak da mümkündür. Aslında bütün bunlar, o âleme giren
majisyenin kendisini kontrol edebilmesine bağlıdır. Alıştıktan sonra, kendi
şuuraltı imajlarının yansımasından meydana gelmiş olan bu astral perdeyi aşması
mümkün olur.
Bu perde aşıldığında, o âlemin
içindeki bölgeye göre hangi sempatizasyon alanına girmişseniz oradaki
varlıkları görürsünüz. Daha doğrusu, yoğun bir biçimde onları hissedersiniz. Bu
varlıklar o bölgenin sakinleridir. Astral âlemin bir boyutu olan "spatyum"da
bu dünyaya bağlı bedensiz insanlar vardır. Her kademesinde değişik tesir
alanları içinde bulunan bu varlıklar başlı başına bir âlem oluştururlar.
Spatyum boyutu astral âlemin alt düzeyi ile yakın bağlantı kurduğu için,
spiritizma ekolünün medyumları buraya bilinen yöntemlerle hemen girebilirler.
Diğer boyutlarda ise larvalar,
elementaller, genuslar, entelijanslar, demonlar, angelisler, klifotlar,
sefirotlar, deuslar ve daha bir çok değişik tekâmül zincirinden olan
varlıklar vardır. Bu boyutlara girebilmek için özel yöntemler kullanmak
gerekmektedir. Spiritizma ekolünden yetişen medyumlar bu boyutlara normal
olarak giremezler. Ancak, yardımcı ve koruyucu bir varlığın bu boyutlardan
birindeki alanı yansıtmasıyla, gözleyici olarak yansıtılan bölgeye dair
bir intiba edinmeleri mümkün olmaktadır. Bu durumda bile, medyum algıladığı tesirleri tam olarak ifade
edemez. Hernekadar yardımcı varlık o boyuta ait tesirleri yansıtarak medyumun
alabileceği hale getirse bile.
Elbette ki, majisyen de
başlangıçta her boyuta girebilecek ustalığa sahip değildir. Kendisini bu
alanlara yavaş yavaş alıştıracak üst düzeydeki bedensiz varlıkların yardımı
ve gözetimi gerekmektedir. İlk aşama, daima yardımcı varlığın yansıttığı
tesirleri almak ve bunlara uygun yeterli bir değişime uğramaktan ibarettir.
Daha sonra kendi başına o boyuta girebilme gücünü kazanacaktır. Yine de her
boyuta giremez, gücü ne olursa olsun majisyenin dünyaya bağlılığını sağlayan
fizik bedeninden dolayı bazı alanlara girmesi imkansızdır. Eğer kendisini
zorlarsa fizik bedeni ile ilişkisi kopar. Yani, ölür.
Şimdi, bazı boyutlarda öyle
alanlar vardır ki, buradaki varlıklar üzerinde çalışma yapılması gerekmektedir.
Gaye hem o boyutu tanımak, hem de majisyenin başka alanlardaki tasarruf gücünü
pekiştirmek için tecrübe kazanmaktır. İrade gücü ve imajinasyon yeteneğini
kullanarak bu alanlarda
majisyen bir uygulamada bulunur ve böylece bir değişime uğrar. Bu değişim
tekamül değildir, fakat tekâmülü hızlandıran bir vasıta olacaktır.
Obsesyon konusuna ilişkin
olarak, aynı zamanda daha sık kullanılan bir boyut olması bakımından,
vereceğimiz örneklerin ilki elementallerle ilgilidir. Elemental denilen
varlıklar, tek bir duygu veya zihin faaliyetini işleyerek gelişen
yaratıklardır. Bulundukları boyut "spatyum"a yakın ve dünya planı
ile kısmen bağlantılıdır. Bu bakımdan ilk alıştırmalarda kolaylıkla intibak
edilebilen bir ortam oluştururlar.
Elemental varlıkları hiç
tanımayan birisine anlatabilmek için, önce dünyamızdan bazı tabiat olayları
üzerinde yoğun bir duyarlılık içine girmesi önerilir. Örneğin, dağlık bir
arazide kayaların arasında oturup toprağa yaslanarak ne hissettiğini algılamaya
çalışması gerekecektir. Veya, nemli bir günde ormanın içine girip akan ırmağın
şırıltısını uzun uzun dinlemesi. Sonra, çamların arasında ıslık çalarak
uğuldayan rüzgârı, ve yanan bir şömine içinde dans eden alevleri izlemesi
beklenir. Bütün bu denemelerde toprak, su, hava ve ateş ile arasında bir
sempatizasyon bağı kurması gerekecektir.
Daha sonra, astral âlemin
fizik âleme yakın alt tabakalarına yükselmesini öğrenen majisyen adayının
burada çeşitli tesirlere alışması sağlanır. Az önce belirttiğim gibi, yardımcı
varlıkların elementaller bölgesinden yansıttıkları tesirleri önce birer vizyon
olarak algılar. Daha sonra bunlara uyum sağladıkça, algılama zenginliği artar
ve adeta içlerinde yaşarcasına onlara sempatize olur.
Bütün bu anlattığımız
safhalar, aslında çok uzun yılları alan çalışmaları gerektirmektedir. Öyle ki,
maji sanatını ilk defa tanıyan bir insanın ancak bir kaç enkarnasyon sonra
elementallerle karşılaşma imkanı ortaya çıkacaktır. Onları yeterince tanıma
ve inceleme aşaması da yine bir ömre sığmayacak kadar uzun sürer. Ayrıca,
başlangıç düzeyindeki adayın tekâmül açısından değişik konularda da eğitilmesi
gerektiğinden, yalnız maji ile ilgili alana konsantre olabilmesi imkansızdır.
Böylece, ilk derecelerden geçebilmesi için çok sayıda enkarnasyonun aşılması
kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Her yeni enkarnasyonda,
dünyaya gelen insan daha önceki deneylerinin birikimlerini de birlikte taşıdığı
için, bedensel gelişmesi boyunca bu birikim yavaş yavaş bağlı şuurunda açığa
çıkarak, olgunlaştığı yaşından itibaren majik eğitimine kaldığı yerden devam
etmesi mümkün olacaktır.
Şimdi yine konumuza dönelim:
Elemental varlıkların belirli bir duygu veya zihin faaliyetini işleyerek
geliştiklerini söylemiştik. Yaratılış itibariyle insanlardan farklıdırlar.
Bu yüzden bizde bıraktıkları izlenime göre onlar hakkında bir bilgiye sahibiz. Yaptığımız
tanımlama da bu doğrultudadır. Kendi iç yapıları hakkında fazla bir şey
bilinmemektedir. Örneğin, bir ormanın kendine has aurası üzerine sempatize
olarak gelişen elementaller de vardır. Okyanusun dibinde, dağların içindeki
mağaralarda, güneşin yüzeyinde gelişenleri de vardır. Bu bölgelerde
kümeleşerek bir tür ortak süptil bedenin oluşmasına sebep olurlar ve onun
vasıtası ile o ortamda fizik âlemle irtibat kurarak gelişirler. Buna bir
anlamda elementallerin enkarne oluşu da denebilir. İnsanların yoğun olduğu ve
tabiattan uzak yerlerde, örneğin modern şehirlerde elemental varlıkların
kendiliğinden kümeleşmeleri çok zordur.
Bu varlıklara sempatize
olabilen insanlar, tabiat içinde bulunduklarında, çok kısa bir süre sonra
onların çevrede bıraktıkları tesirleri algılarlar. Böylece aralarında verbal olmayan,
yani zihinsel bir komünikasyona erişecek düzeye ulaşamayan bağlantı kurulur. Bu
bağlantının ne tür olduğunu sorarsanız, o kişi garip ve ilkel bazı duygulara
kapıldığını, bunların çevresini kuşatan tabiattan geldiğini söyleyecektir. Daha
fazlasını algılayamaz. Ama, hayvanlar ve bitkiler bu elementalleri daha
kolaylıkla hissederler. Çünkü zihin seviyeleri onlara daha yakındır.
Buraya kadar anlattığımız
varlıklar, "natural elemental" denilen türdendir. İnsandan
daha üst seviyedeki bazı güçlü varlıklar tarafından yaratıldıkları kabul edilir.
Dediğim gibi, yapıları hakkında fazla bir bilgi yoktur. Ancak, bunların
incelenmesi sayesinde, majisyen bir seviyeye geldiğinde "artifikal
elemental" yaratabilecek gücü kazanır. Bunların diğer bir adı da
"düşünce formu"dur. Düşünce formları, diğer elementallere
benzetilerek ve majisyenin kendi imajinasyon alanında irade faaliyeti ile
yarattığı varlıklardır. Önce natural elementallerin ne işe yaradıklarını
görelim:
Örneğin, bir pamuk tarlasında
ansızın ortaya çıkan zararlı bir parazitin bütün ekini kırması, belirli türden
bir elemental grubunun o tarladaki ekin üzerinde kümeleşerek parazite uygun
ortamı hazırlamasıyla mümkün olmaktadır. Esasen, o elemental kümesi pamuk
yaprakları üzerinde meydana gelen fiziksel ve kimyasal değişimlerden
etkilenerek gelişecektir. Parazit ise bu değişimi meydana getirerek
gelişecektir. Burada gelişme terimini, o varlıkların kendi tekamül
doğrultularında bir aşama olarak kullanıyoruz.
Tarladaki bu ortamı hazırlayan
varlıkları dikkate almasak da, ortaya çıkan durumun onlar sayesinde olduğunu
belirtelim. Klasik açıklamaya göre, tarla üzerinde bir tesir alanı yaratıldığı
ve bu sayede parazitin oluştuğu söylenir. Arada atlanılan nokta, tesirin nasıl
transforme edildiğidir. İşte, elementalleri burada bir tür "transformasyon
ekranı" denilen alanın ajanı olarak düşünmemiz gerekecektir. Zira, her
transformasyon ekranının oluştuğu ortamda bu alandan faydalanan ve aynı zamanda
alanın işlerliğini sağlayan bir varlık grubu ortaya çıkacaktır. Bunlar
elementallerdir. Alan işlevini sürdürdüğü müddetçe de parazitler çoğalma ve
yaprak üzerinde fiziksel değişimi meydana getirme fonksiyonunu devam
ettirirler.
Şimdi aynı durumun bir
benzerini; majisyenin yarattığı düşünce formlarını ele alalım. Bunlar, laser
ışını gibi tek bir dalga boyundaki düşünce nüvesinin imajinasyon alanında
konsantrasyonu ile ortaya çıkarlar. İmajinasyon alanı, kaba bir benzetme ile
insanın hayal kurma yeteneğini kullandığı alandır. Burada düşünceler yavaş
yavaş belirli bir akışkanlığa uğrayarak tanımlanabilen bir duygunun biçim
kazanmasına yol açarlar.
Pratik olarak şöyle bir deney
yapalım: Bir otomobilimiz olsun istiyoruz. Bunun hayalini kurarız. Şu markanın
filanca modeli. Rengi şöyle, direksiyonu böyle. Çekiş gücü yokuşta şu kadar
oluyor... Farkında olmadan, bir müddet sonra, kendi hayal dünyamızda
yarattığımız bir otomobilin içinde, ana
yolda gidiyormuş gibi hissederiz. İşte burada yaptığımız şey, çok basit
düzeyde bir "elemental yaratma hazırlığı"dır.
Eğer bu hayal kurma işini
belirli aralıklarla uzun bir süre devam ettirirsek, haftalar ve aylar sonra
artık bir kenara çekilip gözümüzü kapadığımız an kendimizi o otomobilin içinde
bulabiliriz. Bu tür hayal kurma işini eğer ilerletirsek, sonunda o otomobil ile
çevrede gezindiğimizi bile hissetmemiz mümkündür. Aslına bakarsanız, bu bir
hayalden ibarettir. Ama, biz bunu sanki yaşıyormuşcasına hissedeceğimiz için,
diğer açıdan gerçek sayılabilir.
Majisyenin yaptığı iş de buna
benzer. Ancak, etkisi çok büyük boyutlara ulaşabilen bir hayal kurma
tekniğini uygulamaktadır. Önce, hangi obje üzerinde bir değişim meydana
getirmek istiyorsa, ona ulaşabilecek ve etkileyebilecek bir biçimi zihninde
tasarlar. Sonra, derin bir transa girerek dış dünyanın etkilerinden sıyrılır.
Böylece astral âleme doğru uzanacaktır. O ortamda yaratacağı hayal veya imaj
üzerinde bir sanatçı titizliğiyle çalışır. Sonra, o imajı kendi benliğinden
kaynaklanan ve etkilemek istediği objeye uygun bir duygu ile besler. Adeta onu
programlar. Bir tür robot yaratır düşünce âleminde. Daha sonra, o varlığı
hedefine gönderdiğini hayal etmeye başlar. Varlığın ardı sıra onu izlemektedir.
Hedef olan objedeki istenilen değişimi yaratıncaya kadar onun üzerinde
konsantre olacaktır. Değişim meydana gelince, majisyendeki gerilim düzeyi hızla
düşer ve böylece elemental varlık da beslenemeyerek etkisiz hale gelir, ama yok
olmaz.
Bu işlemde kullanılan malzeme,
astral âleme ait ve imajinasyon alanında kullanılabilir türden olan yapı
taşlarıdır. Diğer
bir deyimle, astral elementlerdir. Bu sebeple, yaratılan varlığa
"elemental" denir. Astral
elementler, majisyen tarafından belirli bir imaj biçiminde bir araya
getirilmedikçe âtıl ve etkisizdirler. Ama, uygun bir oranda
birleştirildiklerinde, majisyenin göndereceği tesiri taşıyabilecek türden bir
astral çanak oluştururlar.
Hayal dünyasında yaratılan bu
varlık da hayalden ibarettir. Ama, bir varlıktır ve yaratıcısı tarafından nasıl
programlanmışsa o değerler doğrultusunda kendine göre bir gelişme gösterir. Bu
durumu dikkate aldığımızda, ona sadece bir hayal deyip geçiştirmek mümkün
değildir.
Şimdi, bir örnekle bunun
etkenliğini görelim: Diyelim ki, sevgi konusunda bir deneme yapmak istiyoruz.
İlk aşamada kendimize bir obje bulmuş olmamız gerekir. Karşı cinse ilgi duyan
bir majisyen eğer erkekse, objesi de bir kadın olacaktır. İstenilen değişim, bu
kadının majisyene âşık olmasıdır. Burada, etkenliği görme açısından gelişmiş
bir metodu anlatacağım.
Önce, kadının ismi ve doğduğu
zaman tesbit edilir. Astrolojik olarak, doğduğu zamana ait planeter durumlar
incelenir ve hangi elementlere duyarlı olduğu bulunur. Yine bu yoldan, hangi
günün hangi saatinde istenilen değişime uygun bir etkilenme duyarlılığına
geleceği tesbit edilir. Daha sonra, ismine göre yapılan hesaplama ile
yaratılacak elementalin yönlendirilmesi için gerekli isim bulunur.
İkinci aşamada, majisyen
kendisi için operasyonun hazırlık bölümüne başlayacağı en uygun zamanı
hesaplar. Transa geçer ve astral plana yükselerek, orada elementali yaratmaya
başlar. Biçimini tamamladıktan sonra, ne tür bir sevgi duygusu ile besleyecekse
ona uygun niteliklerle programlar. Bu işlem bittiğinde, yavaş yavaş uykusundan
uyanırmışcasına, yeni bir elemental harekete hazır demektir.
Bu beslenme işi genellikle bir
operasyonda tamamlanamaz ve bir kaç çalışmayı gerektirir. Daha sonra, kadın
için uygun etkilenme zamanı gelene dek, elemental devamlı olarak şarj edilir.
Teknik olarak bu işlem bir tür obsesyondur. Majisyen, objesi olan kadına karşı
ne gibi bir duygu besliyor ve onun nasıl değişmesini istiyorsa, bütün bu
düşüncelerle elementali obsede eder.
Uygun vakit geldiğinde,
elemental yine astral ortamda kadının düşünce ve duygu alanına doğru
gönderilir. Karşı tarafta olup biten, artık olayın bir hayalden ibaret
olmadığını kanıtlayacak kadar belirgindir. Önce bir duygusal dengesizlik,
ardından sürekli olarak ortaya çıkan dalgınlıklar ve bu arada gereksiz yere
kadının o erkeği düşünmesi. Rüyalarda başlayan fiziksel yakınlaşma vizyonları.
Normal yaşamda karşı karşıya geldiğinde, kadının o erkeğe dayanılmaz bir
çekiliş duyması. İşini gücünü bırakıp onu hayal etmesi... Sonunda gittikçe
artan bir duygu atmosferi içinde kadın o erkeğe koşacaktır.
Dikkat edilirse, burada obsede
edilen kadın değildir. Aracı olarak kullanılan ilkel bir astral varlık obsede
edilmiş ve onun vasıtası ile kadın üzerinde güdümlü bir tesir alanı
oluşturulmuştur. Eğer, kadına ait bir eşya veya resmini kullanarak, majisyen
kendisi astral alanda bu tesiri yaratmaya çalışsaydı, olay dolaylı bir etkileme
biçimine bürünürdü ve sonuç bu derece başarılı olamazdı.
İlginç gelebilir diye
böylesine basit bir sebeple dramatize ettiğimiz bu örnekte kullanılan yöntem,
aslında yorucu ve çok dikkat isteyen bir iştir. Yanlış bir biçimde
programlanan elemental, hedefini bulamadığı takdirde kendisini yaratan
majisyene yönelir. Bu durumda da yoğun bir etki alanı içinde kalan
majisyen, o astral varlığı öldürmek zorundadır. Aksi takdirde büyük çapta bir
zarara uğrayabilir.
Şunu da belirtmek gerekir ki,
bu yöntem ile bir insanı öldürmek, hasta etmek, intihara sürüklemek, başarısız kılmak
mümkün olduğu gibi; canlılık ve neşe kazandırmak, olumlu ve yaratıcı bir hale
getirmek, güçlendirmek de mümkündür. Elbette ki, durum ve koşullar uygun olduğu
ve ayrıca majisyen tecrübeli olduğu ölçüde bu gerçekleşebilir.
Elemental yaratma ve kullanma
çalışmasının asıl hedefi, insanlar üzerinde majisyenin istediği değişimi
meydana getirmesi değildir. Fakat, bu gücün cazibesine kapılmadan tasarruf
altına alınması da nedense mümkün olmuyor. Nitekim, her majisyen bu aşamada
değişik nefsânî duygulara kapılarak benzeri uygulamalara girmiştir ve girer.
Burada asıl hedef, yaratılan
elemental vasıtası ile belirli bir tesir alanına girerek, orada irade gücüne
bağlı değişim meydana getirmek ve olayın akışını kontrol altında tutmaktır. Yaratılan elemental bir düşünce
ile obsede edildikten sonra, içinde bulunduğu astral ortamda programlandığı
üzere kendi kendine bu obsesyon hali içinde bir gelişme gösterir. Majisyenin
asıl görevi veya çalışması bu gelişmeyi kontrol edip yönlendirerek bir gücü
tanıyabilmesini ve tasarrufu altına alabilmesini sağlamasıdır. Bu
çalışmada, artifikal elemental, majisyenin yarattığı bir düşünce formu olarak
onun astral ortamda deney yapmasını sağlayacak bir tür astral sonda niteliği
taşır. Pratik anlamda, majisyen insana has duygu ve düşüncelerin nasıl ortaya
çıkıp hangi yönde ve ne gibi şartlar altında geliştiğini bizzat görür ve yaşar.
Bu sayede kendisinin de ait olduğu insan seviyesinin özelliklerini, yani
kendisini tanıyacaktır.
Fakat, bu kadar formüle
edilmiş bir biçimde olayı yorumlayarak deneye girişmesi başlangıçta
imkansızdır. Çünkü, henüz ne öğreneceğini bilmediği için, bu tanımlama onda
yeterli bir dürtüyü uyandıracak etkenliği yaratamaz. Neticede, dünyevî
ihtiraslar ve nefsânî duygularla işe başlaması onun tabiatının bir icâbıdır.
Bedensizlerin obsede edilmesi
konusunda kullanılan diğer bir obje de genel adı ile invokatif ve evokatif
spiritlerdir. Bunlar kendiliğinden var olup, insandan ayrı bir tekâmül
zincirine ait değişik yaratılıştaki varlıklardır. Majik terminolojide bu
tür varlıklara "spirit" denilmesinin sebebi, insan ruhundan
farklı ve aynı zamanda insan gibi yaratılmış olduklarını belirlemek
içindir. Spiritüalizmde geçen spirit deyimi ile ilgisi yoktur.
Majinin pratik kısmında
metafiziğe yer olmadığı için, bu varlıkları kimin ve ne zaman, nasıl yarattığı
dikkate alınmaz. Daha doğrusu, bu konunun ancak çok ileri bir seviyede ele
alınabileceği kabul edildiğinden, pratik çalışmalarda atâlete ve karışıklığa
yol açmaması için boş yere düşünülmesi gereksizdir.
Spiritler, irtibat
kuruluşlarına göre genel olarak ikiye ayrılırlar. Bir kısmı, insanın sahip olmadığı
bazı güçleri barındırdıkları halde, bunları kendi iradeleri ile kullanabilecek
seviyede değildirler. Konunun karmaşık olması sebebiyle, kısaca bu tür
varlıkların uygun şartlar altında açığa çıkabilen bir güce sahip olduklarını
belirtmekle yetineceğiz. Zira, bu varlıklarda, yaratılışları gereği
hürriyet, tekâmül ve uygulama biçimi oldukça değişiktir. Bunların özelliklerini
yalnız irtibat kurulduğunda gösterdikleri reaksiyon ile tesbit etmek mümkün
olduğu için, majisyen bile asıl yaratılış özelliklerini kesinlikle bilemez.
Bu tür spiritlerle irtibat
kurma biçimine genel olarak evokasyon denir. Evokasyon metodları, majisyenin
inisiyasyon kanalına göre, yani eğitiliş biçimine göre değişiklik gösterir.
Ama, temelde kural aynıdır. Meselâ, doğu tradisyonunda içe yönelik bir metod
olan "kundalini" sistemi uygulanırken, batı tradisyonunda dış
sembolizme yönelik "ritüel" sistemi ve buna bağlı dramatik
uyarma metodu genelleşmiştir. Her metod için temel kural, irtibat kurulacak
spiritin tesir alanına sempatize olabilmektir.
Bu varlıklarla insan arasında
ortak bir özellik bulunmadığı için, araya bazı vasıtalar sokularak irtibat
kurulur. Bu
vasıtalar, belirli bir program içinde ardarda düzenli olarak kullanılan
mantralar, uyarıcı kokular, renkler, geometrik şekiller, duruş biçimleri,
çağırı kelimeleri ve benzeri şeylerdir. Programın zamanlaması gökyüzündeki
planetlerin durumlarına göre belirlenir.
Evokasyon'un dilimize
yerleşmiş bir karşılığı "celbetme"dir. Genellikle İslamî
kaynaklı literatürde "cin taifesinin celbi" diye bir terim
geçer ki bu, evokasyonun bir çeşidi sayılır. "Cinler" veya
"iblisler" diye değişik isimler altında sıralanan varlıklar
evokatif spiritlerin bazılarıdır. Bunlar, kendi aralarında hiyerarşik bir
düzene sahiptirler. Üst düzeyde bir spiritin evokasyonu ile, onun
idaresinde veya tesir alanında bulunan düşük kapasiteli diğer spiritler
üzerinde obsessif bir tesir yaratmak mümkün olur.
Bu varlıkların genel özelliği,
kendi bütünlüklerini korumaya yöneliktir. Kullanılacaklarını farkettikleri an,
hakimiyet kurmak isteyen majisyene karşı saldırgan olurlar. Bu sebeple bir sürü
karşı korunma tedbiri alınması gerekir. Eğer operasyon eksiksiz tamamlanırsa,
celbedilen varlık istenilen biçimde obsede edilerek bünyesindeki gücün
kullanılmasına imkan verir.
Her spirit, kendi özelliğine
göre belirli bir alanda majisyenin işine yarar. Mesela, arkeolojik bir kazıda bulunan
ve deşifre edilemiyen eski bir dile ait yazıyı çözmek gerekirse, bu işe uygun
bir spiritin evokasyonu ile o yazıyı deşifre etmek mümkündür. Bu işlemde o
medeniyete ait, veya o devrin majisyenleri tarafından kullanılmış bir spiriti
bularak yazıyı okuması sağlanır Diğer bir örnek olarak, tarihte adı sık geçen
peygamber kral Süleyman'ın (Şalomon) bu varlıkları kullanarak bazı
imkansız gibi gözüken işleri yaptırdığını anlatan efsaneyi hatırlatmak yerinde
olacaktır.
Esasen, bu spiritler ile hemen
hemen her alanda çalışılabilir. En gelişmiş fizik araştırmalarını bile, bir
laboratuar olmaksızın bu varlıklar sayesinde ilerletmek mümkündür. Ancak,
irtibatta kullanılan terminolojinin günümüzdeki teknik terimlere uyarlanması
ayrı bir işlemi gerektirecektir.
Bu noktada, sanırım ki okuyucu
iyiden iyiye şüpheye düşecek ve "bu kadarı da olmaz" diyecektir.
Şimdi olayı bir de alışılmış açıdan inceleyelim: Bugün sibernetik ve buna bağlı
bir teknoloji harikası sayılan kompüter kullanımı imkanı doğmuştur. Eğer bu
gelişmeyi yüz yıl önce anlatacak olsaydınız, dinleyenler belki sizin kadar bile
anlayışla karşılamazdı söylediklerinizi. Spiritlerin kullanımı da pek farklı
sayılmaz. Yeter ki yeterli teknik bilgiye ve en önemlisi ruhsal gelişmeye sahip
olalım. Zira, maji alanında çalışan birisi için başarılı olmak yalnız teknik
bilgiye bağlı değildir. Daha başka neyin gerekli olduğunu da işin içine
girdikten sonra anlamak mümkün olur. Biz şimdilik buna yuvarlak bir lâfla
"ruhsal gelişme" deyip geçiyoruz.
Spiritlerin, kullanıldıkları zaman karşısındaki majisyene yönelik saldırgan bir tavır aldıklarını belirtmiştim. Bu her spiritin genel tavrıdır. Çünkü evokasyon ile kendi seyrinden çıkarılarak bir işe zorlanacağını anlar. Ama, tabiaten yapısı zorlanmaya ve kullanılmaya müsaittir. Yani obsesyona açıktır. Saldırgan tavrını yok etmek için belirli sindirme ve nötralize etme metodları uygulanır.
Bazıları ise bizzat kendi
bünyesinde yıkıcı ve bozucu bir gücü taşır. Evokasyon ile bu varlık
çağırıldığında, bünyesinde saklı bulunan yıkıcı gücü kullanmak mümkündür. Bu
sayede başka insanlara veya bir topluluğa büyük çapta zarar verilebilir. Bu tür
spiritlerde diğerlerine oranla değişik bir tesir alanı vardır. Kullanan
majisyen üzerinde yoğunlaşan ve çevresinde biriken ağır bir astral pislik
salarlar. Belki bu terim yerinde olmayabilir, ama hassas bir süje vasıtasıyla
çürümeye benzer bir protein çözülmesinin çıkardığı koku biçiminde algılandığı
için "pislik" terimi kullanılmaktadır. Bu astral salgı majisyene
doğrudan bir zarar veremez, çünkü korunma tedbirleri vardır. Fakat, zamanla
adeta üreyerek birikir. Uygun bir hale gelince de, majisyenin düşünceleri ile
kendiliğinden beslenerek "kaçak bir artifikal elemental"
biçimine girer. Hangi düşünce ile beslenmişse, o doğrultuda majisyen
üzerinde yapışık bir parazit gibi yıkıcı
etkisini sürdürür.
Aslında, bütün spiritlerde
bu tür bir astral salgı vardır. Ancak, barındırdıkları gücün bir tür
deşarjı olduğu için, her astral salgı bulaştığı majisyende değişik bir tür
parazit elementalin gelişmesine yol açar. Meselâ, bilimsel araştırmada
kullanılan bir spiritin astral salgısı bulaştığında ortaya çıkan kaçak
elementalin etkisi, majisyende kontrol edilemiyen bir araştırma tutkusu ve buna
bağlı fantastik yorumlarla, zihinsel bir karmaşa içine girmesi şeklinde
olabilir. Spiritler obsede edilmedikçe bu astral salgı olmaz. Yani,
yalnız gözlem gayesi ile bir spiritin evokasyonunda böyle bir latent tesir birikimi olmayacaktır. Astral
salgıdan kurtulmak ise oldukça zordur. Çünkü, düşünce üretimi durmadığı
için aradaki bağı koparmak gittikçe imkansız bir hâl alır. Bu durumda, kaçak elementalin
gelişimini tamamlaması beklenir ve sonunda değişik bir çalışma ile bu varlığın
kendi kendisini parçalamasına yol açacak bir düşünce yayını yapılarak ilişki
koparılır. Bu ise, majisyenin sistemli olarak kendi değer yargılarında bir
değişim yaratmasıyla ancak mümkündür.
İnvokasyon
metodu ile irtibat kurulabilen spiritler, her bakımdan insandan üstün
niteliklere ve güçlere sahip varlıklardır ve değişik bir şuur kapasitesi
gösterdikleri için obsede edilemezler. Zaten bu yüzden, onlarla ancak
invokasyon metodu ile irtibat kurmak mümkündür.
Bu varlıkları tanımlamak için
majik literatürde tanrılar anlamına gelen "Elohim" veya başka
dilde benzeri bir genel terim kullanılır. Dinlerin sözünü ettiği tanrı deyimi
ile karıştırmamak gerekir. Yani, kesinlikle "Allah" veya
"Yehova" gibi isimlerle belirtilen ve tek tanrılı dinlerin vazettiği,
kutsal metinlerde "O" diye anılanla irtibat kurmak söz konusu
değildir. Fakat, bir çağrışım yapması bakımından, yine aynı metinlerde geçen
"Biz" ifadesini kullanan varlıkların ancak belirli bir
seviyeye kadar olanlarını invokasyona icabet eden olarak düşünebiliriz.
İnvokasyonun İslamî
literatürde karşılığı "davet"tir. Davet deyiminden de
anlaşılacağı üzere, bu varlıklar dua ile irtibata uygundurlar. Şimdi burada
"dua metodu"nu majik açıdan incelememiz gerekiyor: Genel
olarak dua, bir yakarışın ifadesidir. Yüce ve insana olumlu tesir
gönderebileceği düşünülen bir varlığın himayesine ve yol göstericiliğine
inanarak dilekte bulunmaktır.
İnsanların duaları,
liyâkatleri ile orantılı bir biçimde üst seviyeden bazı tesirlerin akışını
sağlar. Bu
tanıma, "beddua" denilen ve isabet ettiğinde kötü etkisi olan
tesirlerin iletimini sağlayan yakarışı da dahil etmeliyiz. Böylece, dua
vasıtası ile "yukarıdan" gelen tesirlerin etki bakımından kimine göre
"iyi", kimine göre de "kötü" olması mümkündür.
Normal olarak bir insan dua
ettiğinde, filanca arzusunun olması için "yüce tanrı"ya
yalvarmaktadır. Bu sırada, içinde yetiştiği toplumun örf ve adetlerine göre
şartlandığı biçimde bazı davranışlarda bulunur veya bir takım sözleri
tekrarlar. Diyelim ki, müslüman inanışına göre yetişmiş olsun. Bu durumda,
belki iki rekât namaz kılacaktır. Ardından filanca sûreyi ve bazı Kur'ân
âyetlerini tekrarlayacaktır. Sonra da asıl isteğini beyan edecektir.
Afrika'da bulunan ve putperest
denilen bir Hotantu zencisi de aynı doğrultudan gider. Skandinavya'daki
Laponlardan çıkmış bir balıkçı da. Burada din, bir eğitiliş biçimidir. Duanın
etkisi üzerinde din, doğrudan bir önem taşımaz. Ama, eğitiliş açısından
önemli olduğu için, her insan mensubu olduğu dinin terimlerine göre dua etmeye
meyyaldir ve ancak bu alıştığı biçimi kullanırsa başarılı olacağına
şartlanmıştır. Bu sebeple, insan hangi değerlere inanıyorsa, o değerlerden
yola çıkarak dua ettiğinde gerekli sempatizasyon alanını yaratabilmektedir.
Majisyenin ise herhangi bir
dine bağlılığı yoktur. Fakat, dinlerin ötesinde bir anlayışa sahip olması
gerekmektedir. Majisyen için her din ve prensipleri vardır, gerçektir. Ama, kendisi
bütün dinlerin kaynağı olan temel prensipleri tanımaktadır. Bir bakıma,
dinin ardındaki mekanizmayı tanımış olmalıdır. Ancak bu sayede, herhangi bir
dinin mensubu tanrısına dua ederken, onun hangi varlığa ve ne gibi değerleri
dikkate alarak yakarışta bulunduğunu majisyen bilebilir.
Bu arada bir özelliği de
belirtmek yerinde olur: Majisyen sıfatına erişememiş sıradan büyücüler, ister
kara isterse ak büyü yapsınlar, aslında kendi ölçülerine göre
"dindar" insanlardır. Meselâ, eşleri soğutma, baş bağlama, hasta etme,
şifa verme gibi tesirler yaratmaya çalışan ve kendilerine "hoca"
dedirten bazı kişiler, müslüman olduklarını iddia ederken, aynı zamanda İslam
tradisyonuna bağlı kalarak büyücülük yapmaktadırlar. İslamiyet, esasen
inananlara büyücülüğü kesinlikle yasaklamış ve bâtıl kılmıştır. Ama, efsuncu
denilen hocaların yaptığı iş, teknik olarak ilkel seviyeden büyü ile
uğraşmaktır. Fakat, bu insanların aynı zamanda namaz kılmak, oruç tutmak
gibi dini akîdelere belki herkesten daha çok bağlı olduklarını da görmekteyiz.
Diğer dinlere bağlı olanlarda
da durum aynıdır. Bazı Hıristiyan papazları veya bazı Musevî hahamlar hem kendi
dinlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar, veya görünüşte biçimsel olarak öyledirler, hem
de büyücülükle uğraşırlar. Dinî bir görevi olmayan büyücüler de dine biçimsel
bağımlılık konusunda aynı duyarlılığı göstermektedirler. Bu
"dindar" görünümün ardında, bilinmeyen âleme duyulan korku
yatmaktadır. İşte bu sayede, gerçek bir majisyen bu gibi büyücülerin
yaptıkları işleri tesirsiz hale getirmek için, onların şuuraltında gizli duran
korku imajlarını harekete geçirir ve kurdukları tuzaklara kendilerinin
düşmelerini sağlar. Zira, bu gibi ilkel seviyedeki insanlarda, din anlayışı
korku teması üzerine kurulmuştur.
Maji
sanatında ise her an uyanık olmak, tetikte durmak şarttır. Ama, korku her şeyi
berbat eder.
Mistiklerde korku tehlikesi, kendini bütünüyle Tanrı'nın eline bırakma
duygusuyla giderilmeye çalışılır. Majisyen ise, koruyucu bir mekanizmanın
var olduğunu ve hangi şartlar yerine getirilirse bu mekanizmanın çalışacağını
deneyerek bulmak zorundadır. Bunun için deneysel olarak korku
çalışmaları yapılır. Her seferinde korku yaratan alanın niteliği ve şiddeti
artırılarak nasıl nötralize edileceği öğrenilir. Bunların çoğu, astral planda
önceden belirlenmiş korku girdaplarına girmek gibi oldukça ürkütücü bir etkisi
olan egzersizlerden ibarettir.
Bu çalışmaların bir amacı da,
majisyenin kendi şuuraltında gizli duran karanlık bölgeleri tanımasını
sağlamaktır. Bir kısmı deney esnasında aydınlanarak açığa çıkarılır. Bir kısmı
ise tanınması ile kontrol altında tutulur. Bu eğitime bazı modern okültistler
"astral bölgede komando kampı kurmak" derler. Fakat, gaye çelik gibi
olmak değildir. Gaye; şartlar ne olursa olsun her an kendi bütünlüğünün
bozulmasını, dağılmayı önleyecek ölçüde esneklik yaratabilme yeteneğini
kazanmaktır.
Bu esneklik sağlandığında,
ortaya adeta fantastik bir yapı çıkmaktadır. "Beni artık hiçbir şey
korkutamaz!" zihniyeti yoktur. Aksine, "her şey her an korkutucu
olabilir, ama korkulacak bir şey yoktur" kavramı yerleşir. Korku
deneyleri değer yargılarında da öylesine bir esneklik yaratmaktadır ki,
dışarıdan bir gözlemci majisyenin neye inanıp neye inanmadığını bir türlü
kavrayamaz. Çünkü, ortamın şartlarına göre devamlı değişkenlik gösteren bir
değer yargısı sistemi oluşmuştur. Bu bakımdan Tarot'un ana dizisindeki temel
kartın sembolü olan "çılgın adam" veya "budala" rolünü
oynayan kişilik, majisyende ortaya çıkar.
Bu özelliği, kavranılmasındaki
zorluk bakımından daha fazla açmak islemiyorum. Yalnız, değer kavramlarındaki
değişkenliği tanıtabilmek için, bu deneyler sonunda kazanılmış bir formülü
aktarmak yeterli olabilir: "Hatırla
dostum. Bütün bunlar, yanılsamalar içinde bir yanılsamadan ibaret. Öyle ki, sen
de bu yanılsamanın içine izi düşürülen bir yansımadan ibaretsin. Şimdi,
kudretin seni etkisi altına almasına fırsat vermediğin takdirde, bu yanılsamayı
biçimlendirecek kudret, senin etkin altında demektir."
Şimdi, tekrar dua konusuna dönelim:
İnvokasyon metodunda dua veya davet daha belirgin bir biçimde yapılır.
İnsanların "Yüce Tanrı" diye tanımladıkları ve genel olarak her türlü
üstünlüğü onun niteliği olarak belirttikleri kavram, aslında insanın idrak
kapasitesindeki ilkellikten kaynaklanan bir zorunluluk sonucu ortaya çıkmıştır.
Bu yüzden, her duada bu "Yüce Tanrı" ya yönelirken, bağlı olduğu
dinin değerlerine göre bazı kavramları da çağrışım yolu ile insan, kendi
zihnine getirmek zorundadır. Eğer dua ederken dikkat edilirse, bu alışkanlığı
her insanın benimsediği görülür.
Fakat, bu çağrışımlarda
belirli bir sistem yoktur. Sebebi de özellikle tektanrılı dinlerde bütün
kudretlerin tek bir varlıkta toplandığı prensibinin - mecburiyetten dolayı -
vazedilmiş olmasıdır. Meselâ, İslam inancına göre Allah hem çok koruyucu hem de
son derece yıkıcıdır (Rahîm ve Kahhâr); hem affedicidir hem de intikam alıcıdır
(Gafûr ve Müntekîm). Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Musevîlikte de aynı tanıtım
vardır. Halbuki, bu her biri farklı nitelikler, değişik titreşim alanlarına ait
isimlerdir. Zıp-zıp taşı gibi bir alandan diğerine aynı anda yönelerek bir
insanın dua etmesi ise bir netice vermez. Aksine enerji kaybına yol açar.
Bu sebeple, her dinde
"batınî" denilen ve aslında maji biliminden kopya edilmiş bir sistemin
kurulmasına çalışılmıştır. Ancak, bu yakıştırma sistemin, din prensipleri
içinde sıkışıp kalan bir insan tarafından kavranması çok zordur. Nitekim, işte
bu yüzden herkese açık olmayan "gizli bir bilgi" biçiminde
tanıtılması gerekmiştir.
Doğrudan maji ile uğraşan bir
kişi için böyle bir sıkışıklık yoktur. Majisyen için, sonsuz değerler ve
tanımlanması mümkün olmayan bir "O" vardır. Ama, bunun yanı
sıra, içinde bulunduğu ortamda geçerli olan güçlerin tesir özelliğine göre
belirli isimler veya "tanrılar" terimi ile nitelendirilen bir de
hiyerarşik düzen vardır. Maji'nin içine girmemiş birisi için bu sistem sanki
çoktanrılı bir din gibi gelecektir. Aslında ise, çeşitli güçlere verilen
isimler ve bunların işleyiş biçimine göre nasıl kullanılacağını gösteren
metodlar vardır.
Bunun en tipik örneğini Eski
Mısır Tradisyonu'nda görürüz. Yüzlerce "tanrı" ismi vardır.
Bunların her biri için değişik bir imaj sembolü ve davet ediliş biçimi
ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Konuyu bilmeyen bir araştırıcı için Eski Mısır
"dini" çoktanrılı bir dindir. Kuşkusuz, o devrin halkı için de aynı
anlayış geçerliydi. Ama, maji sanatını uygulayan Mısır rahipleri, ne
yaptıklarını bilen majisyenlerdi.
Bugün, İslam dini
tektanrılıdır. Ama, o tek tanrı için birçok "isim" ve bunlara bağlı
tanıtımlar vardır. Konuyu bilen bir kişi, Eski Mısır "dini" ile
tektanrılı bir dinin öğrettiği sistem arasında önemli benzerlikler olduğunu
anlayacaktır. Zira, Eski Mısır'a ait kutsal metinlerde de, isme gerek
olmaksızın ve her "tanrı"nın üstünde sonsuz güce sahip bir "O"
kavramının varlığından söz edilir. Babil tradisyonunda da bu böyledir. Hind'de
de. Ancak, bu açıklamaya fazla gerek duyulmamış ve ikide bir tekrarlanmamıştır.
Çünkü, tradisyona bağlı rahipler maji ile uğraşmaktadır. Esas konuları budur,
metafizik yapmak değil.
Bu rahipler tapınmazlar. Ama,
halktan birisinin tapınmaya ihtiyacı vardır. "Tanrı"lara tapınmak, işte
böyle ortaya çıkmıştır. Nitekim, bazı yerlerde tradisyona bağlı elemanlar
azalmış ve rahip sınıfı da halktan biri gibi konuyu anlamayan kişilerden
oluşmaya başlamıştır. Bu gibi ortamlarda da, vahiy ve peygamber mekanizması
kullanılarak, insanlara tektanrılı sistemi vazeden dinlerin ortaya çıkması
gereği zorunlu olmuştur. Kutsal metinlerde geçen "benim
öğrettiklerimi" veya "bizim onlara verdiklerimizi yalan yanlış
uydurmalara çevirdiler, insanları doğru yoldan uzaklaştırdılar"
biçimindeki açıklamalar, bu bozuluşun tanımlanmasıdır. Bu sapkınlık biçimine
dönüşen eski inançların ortadan kaldırılması prensibine son derece önem
verilmesi de bu yüzdendir.
İnvokasyon metodunda, herhangi
bir gücün uyarılması ve uyaran majisyende kullanılır hale gelebilmesi için bazı
vasıtalara gerek duyulur. Bunlar değişik türden kokular, renkler, isimler,
şekiller, tekrarlanan sözler ve duruşlar gibi çeşitli vasıtalardır. Konunun
dışında olan birisi bu çalışma seyrini izlediğinde, majisyenin bir çeşit
ibadette bulunduğunu ve "tanrı" dediği anlaşılmayan varlığa
tapındığını zannedecektir.
Daima aynı yerde çalışma
yapılması gereği, daha sonra bir "mabet" veya "tapınak"
kavramının doğmasına yol açmıştır. Aslında, çalışma yerinin kutsanması ve orada yalnız bu
işin yapılması, belirli tesirlere açık olabilmek için parazit tesirlerden
arınmış bir yer seçilmesi zorunluluğundan kaynaklanır. Tapınma diye bir
çalışma metodu yoktur. Birtakım beden hareketleri, kullanılan giysiler ve
benzeri ayrıntı, majisyenin gerekli uyarımı sağlayabilmesine yarar. Bunlar
da daha sonra, "atalarımız böyle yapardı" alışkanlığına bağlı sebebi
bilinmeyen tapınma biçimlerine dönüşmüştür. Meselâ, Hıristiyanlığın doğuş
zamanında hiç görülmeyen ritüellerin zamanla katolisizm bünyesine alınışı ve
pagan bir inanışa bağlı olduğu bilindiği halde vazgeçilmez bir unsur olarak
kalışı bunun tipik bir göstergesidir. En eskisi olması bakımından Musevîlik'te
zaten başından beri Elohist ritüeller vardı. Her dinde böyle bir örnek bulmak
mümkündür.
Asıl önemlisi, daha sonraki
insanlara "dua" diye kalan ve anlamı bilinmez bazı sözlerin tekrarı,
aslında majisyenin kullandığı formüllerdir. Bütün bu vasıtalar belirli bir
prosedüre göre kullanıldığında, davet edilen "tanrı" ile irtibat
kurulur ve majisyen o varlıktan akan tesirlerle dolar.
Bütün bu
vasıtalara gerek duyulması, majisyenin çalışma sonucunda yükleneceği enerjiye
uygun bir kapasiteye erişmesini sağlamak içindir. Bu çalışmanın ritüel bölümü, genel
olarak davet edilen güce tahammül edebilmek için bir şartlanmadan ibarettir.
Majisyenin kapasitesi ne denli az ise, kullanacağı vasıtalar ve çalışmasının
ritüel bölümü de o denli uzun ve karmaşık olacaktır. Bazı durumlarda
günlerce süren açlık ve uykusuzluk, inzivaya çekilme, saatler boyunca durmadan
tekrarlanan sözler, dans benzeri ritmik hareketlerin sürdürülmesi, yine bazen
içilen veya dumanı çekilen droglar hep bu kapasiteyi arttırmaya yöneliktir.
Majisyen bu gerçeğin farkında
değilse, başına her türlü musibet gelebilir. Çünkü, kullandığı sistemin bir
sonucu olarak, o davet edilen varlığa - güce, enerjiye - uygun toplayıcı bir
çanak haline dönüşmektedir. Kontrolünü kaybederse, benzeri nitelikte fakat
evokatif türden bir spiritin (daha önce açıklandı) balıklama dalış yapacağı bir
ortam yaratmış olur. Yani, obsesyona uğrar. Bu durum ise oldukça belâlı
sonuçlar verir.
İnvokasyon metodu ile bir
"tanrı"nın majisyene gücünü şarj etmesi haline "posesyon"
denilmektedir. Şarjın başlangıcında, majisyenin içinde bulunduğu durum bir bakıma vecd
hali veya ekstazi denilen durum gibidir. Fakat, mistik deneylerde görülen
kendinden geçme ve daha sonra ne olduğunu bir türlü anlatamamak gibi sürekli
pasif bir durum değildir bu.
İnvoke (davet) edilen varlığın
aktaracağı güce göre şarj olayının seyri değişiklik arzedebilir. Ama, genellikle şöyle bir
aşamadan geçilmektedir: Bedende sinir sisteminin en yoğun olduğu omurilik ve
küçük beyin bölgesinde önce tuhaf bir karıncalanma başlar. Bazen, solar
pleksus'da küçük enerji patlamaları hissedilir. Bu yüzden geçici hıçkırık veya
geğirme gibi diafragmik konvulsiyonlar olabilir. Omuz ve sırt kaslarında
sertleşme olabilir. Pelvis kasları gerilir. Daha sonra küçükbeyin altına doğru
ani ve sert bir darbe indirilmiş gibi sersemletici bir duygu oluşabilir.
Bazen, bu son durum aniden
değil de yavaş yavaş artan bir şiddette oluşmaktadır. Ardından, boyun
kaslarındaki kasılma ile beyne giden oksijen miktarında azalma olur. Görme
duyarlılığı bir an için azalır. Bazı durumlarda erkekte ereksiyon, kadında ise
vajinal kasılmalar görülebilir. Bedende terleme birden artar, adrenalin salgısı
çoğalır. Asetilkolin konsantrasyonu artar. (Mediko-fizyolojik değişikliklere
burada daha fazla değinmeye gerek olmadığından geçiyorum.)
Psikolojik değişimler daha
önemlidir. Göz baktığı eşyayı görmez. Sinirsel iletim bloke edilmiştir. Peşpeşe
patlayan flaş gibi göz kamaştırıcı aydınlanmalar olur. Halüzinatif safhaya
geçilir. Aslında, astral bedenin duyarlılığı artmıştır. İşitme organına
bağlı olarak şiddetli bir uğultu, vızıltı, veya çınlama başlar. Parlak
görüntüler, belirli bir ritme uyarak işitilen sesle birlikte, nabız atışı gibi
bütün benliği sarar. Daha sonra, görüntüler biçim kazanmaya ve çınlamalar da
sözcüklere dönüşmeye başlar.
Bu aşamada, majisyen fizik
ortamla ilişkisini kaybetmiş ve bütün konsantrasyonu astral ortama yönelmiştir.
Burada bir an gelir ki, sanki patlayacakmışcasına kendisini bir enerjiyle
dolmuş olarak hisseder. O an düşüncelerinin
akışına göre çevresindeki ışımayı, sesleri ve şekilleri yönlendirecek gücü
içinde hisseder. Bu durum, posesyonun birinci aşamasının tamamlandığına
işarettir. İç dengesini sağladıktan sonra, daha önceden yapmayı planladığı işe
yönelir.
Burada dikkat edilecek husus,
operasyona girmeden önce planlanan işin o aşamaya gelindiğinde değer
değişikliğine uğrayıp uğramamasıdır. Çünkü, yüklenen enerji sayesinde idrak
kapasitesi çok artmaktadır. Öyle bir anlayış olabilir ki, majisyen yapmayı
planladığı işi o anda yeniden ve çok daha mükemmel bir biçimde tekrar gözden
geçirebilir ve kusursuz olarak tamamlayabilir. Veya, eğer yıkıcı bir faaliyette
bulunacak ise, ansızın durumun daha ilerde kendi aleyhine bazı problemler
yaratacağını idrak ederek olayı tersine çevirip yapıcı bir tesir yaratma yoluna
gidebilir. Posesyonun en verimli ve en güzel yanı da budur.
Operasyonu bitirip tekrar eski
haline döndüğünde, bu değer değişikliği üzerinde dikkatle durması, tekâmülü
açısından oldukça faydalı bir ilerleme sağlayacaktır. Posesyon hali
genellikle bir-iki saniye ile birkaç gün arasında değişebilen bir süre devam
edebilir. Ortalama olarak dört saati geçen posesyon hali daha sonra geçici
olarak bedende yorgunluk ve zihinde atâlet yaratmaktadır. Ama, elbette ki bu
majisyenin kapasitesine bağlı bir durumdur.
Posesyon esnasında,
yapılabilecek işlerin sınırını çizmek zordur. Eğer operasyon başarılı olur ve
istenilen güç kaynağı ile irtibat kurulabilirse, artık bundan sonrası büyük
ölçüde majisyenin iradesine bağlı bir durumdur. Dış müdahale, genellikle yok
denecek kadar azdır. Yani, majisyenin serbestiyeti olağanüstü genişlemiş
bir düzeye ulaşmıştır. İşin asıl zor tarafı, posesyon halini gerçekleştirmek ve
bunu yeterince devam ettirebilmektir.
Daha önce de belirttiğim gibi,
posesyon sayesinde majisyenin bütün güçleri yetenekleri, idraki, şuuru adeta
bir büyütecin arkasına geçmişcesine büyümektedir. Ayrıca, kendisinde
bulunmadığını zannettiği, ama aslında küçük bir nüve halinde gizli olarak
bulunan özellikleri de bu sayede canlanmaktadır.
Okuyucu burada ister istemez
şu kanıya varabilir: Maji ile ilgilenip sonunda majisyen olmak şahane bir şey,
epey uğraşıyorsun ama bir de başardın mı, gel keyfim gel. Canın ne isterse
yaparsın ondan sonra. Evet, bu düşüncenin bir kısmı doğrudur. Majisyen
"canı ne isterse" onu yapacak hale gelmiştir. Ama, bu seviyeye ve bu
güce erişinceye kadar uğradığı değişim "canının isteğini" de
değiştirmiştir, hiç kuşkusuz.
Alşimist, ebedi hayat iksirini
ve her cismi altına çeviren taşı bulmak için laboratuvarına girer. Majisyen
adayı da güç kazanmak ve her şeyin hakimi olmak için astral plana atılır. Her
ikisi de bir gün gelir aradığını bulur. Ama bir bakarsınız, alşimist herkes
gibi yaşlanıp vakti gelince ölmüştür, cebinde üç-beş kuruş para ile. Majisyen
de ondan farklı değildir. Vakti gelince, kendi halinde göçer gider. "Hani
bu adamlar büyük güçlere ve imkânlara kavuşacaklardı. Gördün mü bak, hepsi
palavra işte!" derler arkalarından. Değişikliğin ne olduğunu, elbette
ki yaşayan bilecektir. Dışarıdan bakanlar, bu adamların maceraya ilk
atıldıkları yerden bakmaya devam ettikleri için, hâlâ altın ve iktidar görme
saplantısından kurtulamamışlardır.
Acaba, majisyen o seviyeye
geldiğinde canı ne istemektedir? Bu sorunun cevabını bilemiyoruz. Belki de anlayamadığımız
için bize söyleyen yok. Zaten, daha fazla merak edenler kendiliklerinden bu
yola giriyorlar. Enkarnasyonlar boyu devam eden uzun bir macera başlıyor.
Yüzlerce varlığı bu yolda kullanıyorlar. Bir sürü keşifler ve icatlarda
bulunuyorlar. Bazen öldürüyor, yıkıyor ve kötülük saçıyorlar. Sonra gittikçe
daha az yıkıp daha çok yapmaya yöneliyorlar. Sonunda bir de bakıyorsunuz ki, artık hiçbir şeye zarar vermeyen ve
yalnız her varlığın yararına işler yapan bir ışık olmuşlar. Demek ki canları
bunu istiyormuş.
---
Yazımın başında da belirttiğim
gibi, âdet yerini bulsun diye kısa bir bibliyografya veriyorum. Okuyucuya
hatırlatmak istediğim bir husus var burada: Maji, kendine has bir bilim ve
sanattır. Bu sanatın doruklarına tırmanan ustalar, ne kitap yazarlar ne de
makale. Konferans da vermezler bu konuda, nutuk da atmazlar. Ola ki içlerinden
birisi ile sohbet etme imkânını bulursanız, aklı başında ve kendi halinde bir
insan gibi konuşur sizinle, öylesine havadan sudan.
Aşağıdaki kitapları ise
çıraklık safhasını geçiren usta adayları yazmıştır.
---
Bibliyografya:
Crowley, Aleister:
"Magick in Theory and Practice"
Mathers, M. Gregor S. L.:
"Book of the Sacred Magic of Abramelin"
Mathers, M. Gregor S. L.:
"The Kabbalah Unveiled"
Levi, Eliphas: "Dogme et
Rituel de la Haute Magie"
Barrett, Francis: "The
Magus"
Butler, W. E.: "Magic,
Its Ritual, Power and Purpose"
Fortune, Dion: "Applied
Magic"
Fortune, Dion: "Psychic
Self-Defence"
Agrippa von Nettesheim:
"De Occulta Philosophia"
Bardon, Franz: "Die
Praxis der Magischen Evokation"
Regardie, Israel: "The
Golden Dawn"
Regardie, Israel: "The
Art and Meaning of Magic"
---oOo---