MUTLAK VE BERİSİNDE KALAN
Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi,
sayı 225 – 1978 Ekim
Mutlak kelimesi talâk fiilinden
geldiğine göre kayıt ve şarttan kurtulmuş, muayyen olmayan anlamına kullanılıyor. A'yn fiilinden gelen muayyen kelimesinin antonimi olduğuna
göre, belirlenemiyen anlamına da gelebilir.
Felsefî anlamda mutlak (saltık: absolutus), genel olarak izafî olmayan bir şey için
kullanılıyor. Bu bakımdan, hiçbir şeye bağlı olmadığı varsayıldığından dolayı, dialektik metodun müessiriyeti dışında kalmaktadır. Ve, tabiatıyla
müteâlî (deneyüstü: transcendis) olduğu
kabul edilecektir.
İnsan için, dialektik metodu tatbik
edemeyip her türlü tecrübenin dışında kalan
bir şeyin muhakemesini yapmaya
çalıştıkça, felsefe abes olmaya
başlar. Burada insanı saçmalamaktan
kurtarabilecek tek çare, alışageldiği bir usul olan materyalizm
sınırları içinde sadece dialektik metodla çözümlemeyi bir kenara bırakarak
yeni bir yol bulmaktır.
Materyalizm,
maddenin kendisi ile alâkalı birçok problemi çözebilmeye muktedirdir.
Keza, dialektik metod bu problemleri çözerken kullanılabilecek en iyi usuldür. Fakat biz sadece maddeye taallûk eden bir şey değiliz. Bütün mesele buradadır.
Eskiden beri,
madde tarifine sığmayan hadise ve şeyleri anlayabilmek için takip edilen yol idealizm ve bunun bir neticesi olan metafizik anlayış oldu. Ancak, mantık yine aynı
mantık sistemi olduğundan, bu iki yol aynı
yere varmaktan ziyade değişik yerlere uzanmaya
sebep olmuştur. Neticede, materyalist
ve idealist görüş aynı mantık sisteminden
faydalanarak birbirini yermeye çalışan
iki düşman grubun oluşmasına yol açtı.
Maddenin kendi
kendiyle alâkalı konularını anlayabilmek için kullanılması gereken en
elverişli yol materyalizmdir. Çünkü mevzubahis
olan sadece maddedir. Burada seçilmesi
gereken muhakeme metodu dialektik olmalıdır. Çünkü nesneler adedî ve nisbî
olmak kaydıyla ve ancak zaman ve
mekân içinde düşünülebildiklerinden
izafîdirler. Mantık olarak dikotomik kurallar kullanılması mecburidir. Nitekim kullanılan mantık sadece madde ile alâkalı konuları anlayabilmek için prensipler ortaya koymuştur.
Gayri maddî hadiseler ve şeyler ile
meşgul olan, bu şeylere uygun bir yolu
seçmek zorundadır. Buna da idealizm
diyebiliriz. Çünkü burada ele alınan madde değildir. Aristoteles yalnız
düşüncede var olan kavramları metafizik başlığı altında incelerken, Platon'un idea'larını esas olarak ele almıştır. İdea'lar
adedî ve nisbî olmayıp zamana ve mekâna da tabî değildir, dolayısıyla izafî olmayıp mutlaktırlar. Platon, idea kavramını anlatırken
maddî meseleleri çözmekte kullanılan mantık prensiplerini kullanmak zorunda kaldığı için — veya, idea öğretisini kendisi de ancak bu prensipler ışığında inceleyebildiğinden — onu dinleyeni yanlış sonuçlara götürmüştür. Ve böylece idealizm tarih boyunca
hep aynı kısır döngü içinde bocalayıp kaldı.
Büyük bir ihtimalle, Platon idea kavramını Eski Mısır rahiplerinden
aldığı bilgiler ışığında ortaya koymuştu. Fakat, rahiplerin mantık prensipleri
farklıydı ve Platon bunu farkedemediğinden
transandantal dialektik metodları
kullanmakla bir türlü idea kavramını
açık bir şekilde anlatamamıştır. Son dialoglarında
bunu kendisinin de fark ettiğini
görüyoruz. Daha sonraları Kant, “Ding an Sich” (kendiliğinden şey) ismini verdiği kavrama kadar insanın mantığı geçerlidir diyerek
bu aczi analitik bir biçimde açıklamıştır.
İnsanın
alışılagelmiş mantık prensipleri dışında bir sisteme intibak
edebilmesi son derece zordur. Ancak, idealizm ışığı altında metafizik
bir kavramı düşünecek isek, kullanmamız gereken mantık sistemi maddî
kavramları düşünürken kullandığımızdan farklı olmak
zorundadır. Aksi halde, klasik mantık dikotomisi tarifi ile 'doğru'
değil 'yanlış' neticeye varırız.
Burada belki
mantık sistemindeki değişiklik ifadesi de yeterli olmayacaktır. Çünkü; idrâk yerine imân, akıl yerine hads (sezgi) kullanılmaktadır. Bu melekelerin her insanda tekâmül seviyesi bakımından aynı olmayışı
sebebiyle böyle bir mantık sistemini anlayıp
tatbik edebilmek de her kişi için kabil
değildir. Bu sebepten gerek Eski Mısır rahipleri
gerekse dünyadaki diğer benzerleri bu sistemi gizli tutmak zorunda
kalmışlardır. Böylece bu şekliyle yeni
mantık sistemine mistik mantık
ismini verirsek, başlangıçta
dinleyenin anlayışına baltayı vurmuş oluruz.
Çünkü mistisizmin ne olduğu bilinmemektedir.
Klasik mantık
verbal olduğundan dolayı, bu mantık sistemi terk edildiğinde verbalite (sözle
anlatma) ortadan kalkar. Dolayısı ile asıl mistiklerin gerçekten sözle
ifade edememe durumuna düşmeleri bu sebeptendir. İdrak ettiğiniz
bir şeyi akıl prensipleri süzgecinden geçirerek lisân ile
karşınızdakine aktarabilirsiniz, ama intüitif yoldan kazandığınız bir bilgiye ancak imân
edebilirsiniz. Bunu lafz ile anlatmanız
kabil değildir, fakat ister istemez faaliyetinize tesir ederek aksiyonunuz vasıtası ile karşınızdakine hitab etme
imkânını sağlayacaktır. Bu bakımdan, klasik mantık yolu ile varılan bilgiden daha müessir ve hayy (canlı) bir bilgiye varıldığından mistik metod
küçümsenemez.
Hads (sezgi),
tarifi oldukça zor ve anlaşılması güç bir şeydir ki, bunun ancak yaşanarak
farkına varılabileceği kanaatindeyim. Yaşayarak farkına varamamış bir kimseye,
maddî birtakım hasseler (duyular) örnek gösterilerek hads
tarif edilemez. Ancak şu söylenebilir ki, insanın maddî olmayan tarafına ait bir melekedir.
İptidai varlıklarda belirli bir seviyeye
kadar akıl ve idrak hali görülmez. Akıl ve idrak halinin ilkel formlarına dair bir bilgimiz yok sayılır. Çünkü insan olarak o seviyeyi aşmış ve o vasıtaları kullanmaktan vazgeçmiş bir ihtiyaç haline çoktan varmışız. İnsan tekâmül ettikçe akıl ve
idrak hali de yavaş yavaş yetersiz kalmakta
ve hads ile imân melekelerini kullanması
ihtiyacı doğmaktadır.
Fakat, dünya
planında tekâmüle müsait olan bizler için, madde ile irtibatımız devamlı mevcud
olduğundan akıl prensiplerini tamamen terketmemiz imkânsızdır. Bilakis,
akıl prensiplerine bağlanmak mecburiyetindeyiz. Aksi halde maddî âleme ihtiyaç
duymamamız gerekirdi ki bu da mümkün
değildir. Dolayısı ile, icab ettiği
yere göre materyalizm veya idealizm
tatbik edilmelidir. Madde ile alâkalı
meselelerde alışılagelmiş mantık prensiplerini kullanmalı, müteal bilginin yaşanması gereken hallerde de mistik metod kullanılmalıdır. Gaye maddeye bağlanmak değildir, maddî
bağlar vasıtası ile (mantık yolu ile) alınan
bilgiye tasarruf ederek müteal bilgiye ulaşabilecek
yolları bulmak ve bu sayede maddeye olan
mecburiyeti kısmen hafifletmektir.
Mistik hâl, ister
istemez herkes tarafından yaşanır. Bu, çoğu zaman farkında olmadan
meydana gelmektedir. Fizik bedenle ilişki kısmen kesildiğinde insan bu hâli gayri şuurî bir tarzda yaşamaktadır. Belirli bir disiplin sonunda (inisiyasyon şeklinde) şuurlu olarak yaşamak kabil olur.
İmânın tarifi de
bu bakımdan mümkün değil. Kelime, Emn kökünden geldiğine göre emîn
olma, korkmama, güvenme anlamına gelir. Ancak bu emniyet halinde
tamamen bir teslimiyet vardır. Korku, şüphe ve tereddütün yer almadığı
tamamen ŞUURLU bir teslimiyet. İnsanın bu hâli yaşayabilmesi devamlı
olarak kabil olmuyor. Bu imân hâlini “vecd içinde bir muhabbet” olarak
tarif etmeye çalışanlar da olmuştur. Burada sevgi (muhabbet) önemli bir yer işgâl etmekte, Ancak bu sevgi ile
birleştirici bir özellik düşünmeli;
maddî ihtiraslardan doğan köreltici bir
his değil.
Mistik bir tecrübe
sonunda insan, kendine malettiği bilgileri anlatabilmek için mutlak
mefhumundan yararlanmak yoluna gitmiştir.
Mistik şahıs için mutlak öyle bir şeydir
ki tarif edilemez ama sezilir. Akıl yoluyla bilinemediğinden tarifi mümkün değildir. Böylece bu bilme hâli idrak
etmekten farklı oluyor ve imân edilen
bir şey olarak kalıyor.
Mutlak için
söylenen, zaman ve mekân dışı olduğu ve her türlü tarifin ötesinde kaldığıdır. Böylece insan tasavvurunun dışında kalan mutlak mefhumunu bir tarifde misal olarak göstermek de imkânsızlaşmakta. Her şahsın sezgisi derinliğinde ve imân seviyesi nisbetinde bir kıymete malik olarak kalmaktadır.
Böylelikle herkes kendine göre bir anlam
çıkaracak, ama bu anlam hiçbir zaman tam
ve kesin olamayacak, dolayısı ile devamlı olarak anlayışda mükemmelliyet husule
gelmesini sağlayacaktır.
Hernekadar mutlak
tarif edilemez denmişse de, bu mefhumu sezen mistikler devamlı
olarak izah etmeye çalışmış ve sonunda insana dışarıdan tuhaf gelen bir
tasvîr ortaya çıkmıştır.
Kâdir-i Mutlak
ismi verilen tarafından bütün mevcudatın yaratılmış olduğuna dair anlatılanlar,
insanın mantık ölçülerine göre saçmadır. Ve saçma olması tabiidir.
Bu gibi intüitif
yoldan alınan bilginin verbal aktarılması
mümkün değil çünkü!
Maamafih, bu
imkânsız denemeyi okuyucuya bir kere takdîm etmek isterim. Bu teşebbüsün
sebebi üzerinde daha sonra duracağım.
İlk mistik
tecrübelerden alınan intiba, uzun devreler aşıldıktan sonra şöyle
bir hüviyete bürünüyor: İdrak edildiği nisbette bütün mevcudat ve bunun da ötesinde
sezilen diğer şeylerin hepsini tek ve bir Allah yaratmıştır. Bu Allah öyle bir yaratıcı ki kendisi her türlü
tarif ve tasvirden arınmış (münezzeh) ve
tamamen bağımsız (bilâ kayd ü şart).
Bu yaratan tarafından, onun kudreti ile vücûd bulmuş olanlar da biz ve çevremizdeki kâinattır. Dikkat edilirse
burada bir dikotomi (ikilem) mevcud;
yaratan ve yaratılmış olanlar. Nasıl
yarattığına dair kesin bir kanaat yoktur
henüz, sadece bir anda zaman ve mekân
ile beraber mevcudatın da yaratıldığı kabul
edilir.
Yaratılıştan önce
ne zaman ne mekân, hiçbir şey yoktur. Önce diye bir mefhumdan da
ancak yaratılıştan sonra bahsediliyor zaten. Nasıl ve niçin olduğu
bilinmeyen bu yaratılışta dikotomi devam eder: Yaratılanlar insan ve
gayrısıdır. İnsanın gayrisi da madde ve madde olmayan diye ayrılır.
İnsan bu iki
unsurun fevkinde ve ikisini de kullanır vaziyettedir: Ruh ve beden olarak. Fakat insan ne ruhdur ne de maddî beden. O, Allah'ın yarattığı ayrı hususiyette bir cevherdir. Madde olmayan için sadece ruhdur deniyor. Madde ise yine kendi arasında sınıflara ayrılır.
Daha sonraki
safhalarda ise insanın cevherinin Allah'tan olduğu ve ruh ile maddeyi kullanarak aslına rücû edeceği
kanaati uyanır. Burada hem tekâmül prosesi
hem de reenkarnasyon fikri
doğmaktadır. Fakat, cevherin Allah ile nasıl bir benzerlik taşıdığı henüz meçhul olup, aslına dönüşüne dair bir intiba da yoktur. Bu seviyede mistik tecrübeler, detaylar üzerinde yeterli bir seviyeyi
tutturabilmeyi sağlayacak bilgilerin sezilmesinden ibarettir. Allah'ın
suretinde bir cevher olan insan nasıl tekâmül
etmektedir, ruh ve beden münasebeti
nasıl oluyor, insan bu vasıtaları nasıl kullanıyor gibi meçhulde kalan kısımlar aydınlanmaya başlar. Devamlı olarak
bir mesuliyet ve şuur uyanıklığının yanı sıra
sevgi teması işlenmektedir. Bu arada Allah
mefhumuna dair sezgiler de kuvvetlenir.
Artık eskisi kadar kesin bir dikotomi kalmıyor.
Yavaş yavaş, yaratan ve yaratılanlar
düalitesi ile birlikte iyi ve kötü zıtlaşması polarizasyondan sıyrılmakta ve intibalar birbirine birleşmektedir.
Yaratılanlar
çerçevesi içinde
insan ve gayrisi gibi ikilemeler de keskin sınırlarından
kurtulmuştur. İnsan artık tek tek mütalaa edilmez. Ferdiyyet (bireysellik)
vahdaniyyete (birlik) doğru inkılâb eder. Madde ve ruh ayırımı da silikleşmiş olup bunlara, bir bütün olarak telâkki edilen insan cevheri aslına rücû edebilsin diye, ihtiyaç neticesi vücûd bulmuş nazarıyla bakılır. Burada zikredilmesi gereken bir husus var: Sezgi şeklinde bilgi almak başka şeydir, bu bilgiyi
açık bir şuurla kavrayıp tatbikatını yapmak
apayrı bir şey. Burada arzettiğimiz sezgiyle, maddi vasat içinde bir insanın tatbikata girişmesi katiyen
iddia edilmiyor. Bu imkânsızdır. Maddî vasat
içinde tekâmül eden insanın seviyesinde şuur hali ancak ferdiyet şeklinde bir geçerlilik kazanabilir. Çok üstün planlarda bir mekanizma şeklinde adeta akkord (ahenk) içinde bir tatbikatta bulunan bize göre bedensiz varlıklarda bile ferdî bir
şuur hâli mevcuddur. Bizim burada seyrini
çizmeye çalıştığımız, sadece sezgilerin
intibaları olarak kabul edilmeli.
Bu sezgilerin
ışığında son merhaleleri şöyle tasvir edebiliriz: Varlık böyle bir kemâl
(olgunluk) ile kavranılması imkânsız derecede süptil (ince) maddî vasatlarda
tekâmülüne devam ederek sonunda yavaş yavaş maddeye tasarruf edebilme kudretini
haiz bir duruma gelir. Bu tatbikat içinde
olan cevherin seviyesini takdir etmek
kabil değildir. Öyle ki, tabir yerinde
ise, iptidai seviyelerin realitelerindeki
Allah kavramı ile aynı oluyor bir
bakıma. Bu seviyede cevher, ferdiyetten vahdaniyete geçişin tatbikatı
içine girmektedir. Ve böylece yaratan ve
yaratılanlar dikotomisi tamamen
çözülür. Tek bir bütün telâkkisi hüküm sürmektedir. En geniş mânâsı ile maddî vasatları kullanmak ve buna ilişik
tekâmül prosesi burada sona eriyor. Bu bir sona erişden ziyade ihata etmektir (kavrayıp kuşatma).
İşte bizim Allah
olarak idrak dahi edemediğimiz bir mefhum hüviyetine bürünen
cevherin bu safhada bile, kendi muazzam şuur bütünlüğü ötesindeki hâlinde
bile kendine göre bir anlayışı vardır ki bunu bizim mutlak karşısında susup kaldığımız anlayışla ölçebiliriz diyelim. Yani, mutlak mefhumu orada bambaşka bir hüviyet kazanmaktadır.
Mefhumun kaybolduğunu veya geçersizliğini kasdetmiyorum, adeta mutlak içinde bu cevher kaybolmuştur gibi bir şey söyleyebiliriz ki bundan ne anlaşılıyorsa. Dünyâ seviyesindeki vecd hâli içinde duyulan istiğrak ile alâkası yoktur. Fizik ortama mecbur olanlar için sezilmesi imkânsız bir şey bu. Vahdet-i Vücûd ile mutasavvıfların anlatmaya çalıştığı şeyin hiçkimse tarafından, değil bu dünyada, en üst planlarda dahî maddeye merbut (bağlı) ferdî şuur tatbikatı içinde olanlarca bile yaşanması mümkün değildir. Burada anlatılan, bizim tarafımızdan mutlak olarak telâkki edilenin, o müteal seviyede
tatbikatı içine girilmesidir. Aslına rücû hali
bu oluyor.
Bizim âciz
tasavvurumuza göre; kendi içinde tahavvül eden (değişen) tek bir bütün halinde,
zaman ve mekân gibi kavramlardan münezzeh ve bilginin de fevkinde bir
tekâmül prosesinin tatbikatı vardır diyebiliyoruz. Bu safhada bizim
için mutlak telakki edilen mefhum karşımıza çıkacağından ne söylense boştur.
Belki bir tek bütün olarak bir nebze sezilebilen o hâle dair şu intibalar
bize intikâl
edebilir:
Mütemâdî bir
tahavvül içinde olan o bütünün bir hâlinde, bütün ferdiyet iktisab ederek
ferdî şuur hali prototip olarak husule geliyor. Biz bunu
yaratılış olarak seziyoruz. Bize göre tekâmül dediğimiz bilgi ile
alâkalı proses bu suretle başlıyor ve ferdiyyet vahdaniyyete
inkılâb edene kadar devam ediyor. Bu umumî devrenin bir bölümünde maddî
âlemler zuhur etmektedir, bir ihtiyaç neticesi olarak. Ferdiyet
devresi boyunca bütüne duyulan bir cezbe hali Allah mefhumunu ortaya
koymuştur. Ve tekâmülün zorlayıcı özelliği bu çekilişten dolayıdır.
Ferdiyet kazanmış cevher tesir alış-verişi içinde deverana tabi olmaktadır.
Vahdaniyyet ile neticelenen bu seyri, sayısız değişik karakterde
seyirler takib etmekte olabilir. Bizim sezme kapasitemiz, içinde
bulunduğumuz dönemecin başı ile sonuna bile ulaşamayacak kadar iptidai bir
seviyede olmalı ki yaratılış diye bir sıfır noktası ele alıp
bunu sonsuz kavramı ile uzatmaktayız. Ve bu uzantının tekâmül seyri
olduğunu kabul ediyorsak bile tekâmülün ancak dünya planındaki tabiatı
hakkında cüzi bilgilere sahibiz. Tasarruf gücümüz ise sadece ruha
ve onun vesilesi ile maddî âlemlerin bir kısmına mündemiç oluyor.
Bu seviyede hakkıyla tekâmül edebilmemiz için Allah
fikrinin tatbikatını yapmaya muhtacız. Bu ihtiyaç bizim içinde bulunduğumuz
realitede ilelebed bir vasfa sahiptir.
İşte bir mistik
tecrübe silsilesinin, enkarnasyonlar boyunca devam etmesi neticesinde sezebildiği
nokta dünya planında bu seviyededir.
Böylece, gayet
kısa bir özet halinde, mistiklerin sezmiş oldukları mefhumların gelişimini
vermeye çalıştım. Yahudi, hristiyan, müslimân ve sair ekollerin mistikleri genel olarak bu safhalardan geçmektedir. Dînî eğitimlerinden
dolayı tariflerinde değişik vasıtaları
kullanmış olmalarından farklı gibi gözükseler
de aslında hepsi aynı yolda yürümekteler. Bu arada ortaya çıkan sahte mistiklerin ifadeleri bizi yanıltmamalı.
Bütün dinlerin, ister pagan ister kitabî
olsun, aynı yola tevcîh etmelerinden dolayı
takipçilerinin de aynı neticeye varmaları normaldir. Ancak, insanların kendi kısır tecrübelerinden dolayı vazedilen prensipleri tahrif ederek sonunda içinden çıkılmaz garip bir hale sokmalarından sonra bu prensiplerin aslına uygun bir şekilde tekrarlanması icâb ettiğinden, takriben her beş-altı asırda bir ya bir peygamber ya da bir hikmet sahibinin ortaya çıkması ihtiyacı doğmuş oluyor. Yeni bir dînin ortaya çıkışı ile bir evvelkinin hükmü kalmamış değildir. Sadece, bir evvelki, insanlar tarafından istismar edilerek kullanılmayacak hale
sokulduğundan tekrarlanması gerekmiştir. İsa'nın “ben yıkmaya değil fakat
doğrultmaya geldim” (Matta: 5:17) ve
“ben salihleri değil ancak günahkârları
çağırmaya geldim” (Matta: 9:13) demesi buna bir misaldir. Kur'an'da da “Ey
kendilerine kitap verilenler,
nezdinizdekileri tasdik edici olmak üzere
indirdiğimize imân edin” (Nisa: 47), “Nuh'a
ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi şüphesiz sana da biz vahyettik” (Nisa: 163) şeklindeki âyetlerle bu husus tekrarlanmış oluyordu..
Mistik
tecrübelerden şu kanaat hasıl olmuştur: İnsanın yaratılışı mutlak
bir başlangıç değildir, sadece insan dediğimiz şeyin meydana gelişi ile bizim
anladığımız mânâda tekâmülün başlamasıdır. Bu
tekâmül seyrinin sona erişi de
mutlak bir son değildir: İnsan olarak
kabul ettiğimiz ferdiyyet kazanmış
bütünün tekrar bir bütün haline dönüşmesidir. Bu bütünleşme
(vahdaniyyet) insanın Allah'a gark olması
şeklinde katiyen anlaşılmamalı. Bazı
mistiklerin fena fillah (Allah'ın
varlığı içinde yok olma) olarak isimlendirdikleri aslında yeni bir realitenin
içine girmelerinden ibarettir.
Allah'ın varlığı içinde yok olma hali
diye bir şey olamaz. Çünkü Allah'ın mutlak oluşu kabul edildiğine göre böyle bir telâkkî ancak az önce bahsettiğimiz vahdaniyyen
(bütüne icra) hasıl olduğunda düşünülür ki,
bu noktada da cevherin tekâmül için
kullanmış olduğu maddî ve gayri maddî varlığa
ihtiyacının kalmamış olmasıyla mümkündür.
Zaten bu noktada ferdiyyetten mütevellid duyulan cezbe halinin kalktığını
söylüyoruz. Böyle bir cezbenin
kalkması da değil şu kaba fizik ortama
muhtaç olan bizlerde, en ince maddî
vasatlardaki varlıklar için bile mümkün değildir.
Netice olarak
söyleyebileceğimiz: Biz Allah'a muhtaç ve mecburuz. Bütün olarak
düşündüğümüz, ferdiyyet kesbettiğinden vahdaniyyete vasıl olana dek, tekâmül
prosesi içindedir. Bu proses içinde ruh kazanarak maddî
vasatların vücud bulmasına sebep olur ve bu vasatları kullanır. Maddî
vasatların sebebi ruh, illeti Allah oluyor. Bu vasatların bir cüzü de
içinde yaşadığımız âlemdir. Ve irtibat kurup farkına varabildiğimiz bilumum
tesirler ve antiteler bu âlemin dahilinde kalmaktadır. Bu bakımdan bizim
Allah kavramımız bu âlemin bir
antitesi olmaktan öteye gidemez, asıl mutlak Allah mefhumunu ifâde etmekten âcizdir. Realitemiz ne nisbette şümullü olursa olsun bu âlemin şartları içinde kalacaktır. Bu realite seviyelerinin bir kısmı da dünya planında tekâmül eden bizler için sınırlanmıştır. Bu planın icâbı olarak, değil asıl cevherimizi idrâk etmek, cevherin vasıtası olan ruh hakkında bir bilgiye bile sahip değiliz. Böylece, maddî vasıtaya tasarruf kudretine de muktedir olamıyoruz. Sadece maddeyi üç buutlu haliyle kullanabilme imkânlarımızı geliştirebilme yeteneğine sahibiz ki bu kabiliyetimizi de oldukça körleştirmiş bir
vaziyetteyiz. ESP kabilyetinden tutun, ruhî tesirleri alabilmeye kadar varan tabii imkânlarımızı bile daraltmış bir acz içindeyiz. Bu aczin bir neticesi olarak, tarifini yapmaya çalıştığımız
şeylerin bile ancak çok özel durumlarını
anlayabilmekteyiz.
Meselâ, tekâmül diye
bildiğimiz prosesin ancak dünya planına ait kısmını biraz biliyoruz.
Şuurlanmak ve maddenin özüne ait bilgiyi idrâk edebilmekten
ibarettir bizim için. Ruh dediğimizi ancak tanıdığımız maddî vasatlarda
tekâmül eden bir şey olarak sınırlamışız. Oysa ki; ferdiyyet kesbetmiş cevherin ruh
haletinde, bir vasıta olarak kullandığı maddeye tasarruf ederek tekâmül etmesini tarife yetecek bir kapasitesi yoktur bu cüzî tasvirlerin. Madde diye tasavvur ettiğimiz ne nisbette şümullü ise ruh mefhumu da ancak o nisbette anlaşılabilir, ve tekâmül prosesi de ancak bu sınır dahilinde bizim için tarif edilebilir oluyor. Böylece, insan diye isimlendirdiğimiz,
aslında bizi de tarifinin içine alan gayet
şümullü bir mefhumdur.
Kur'an'ın Tîn
sûresi 4. ve 5. âyetlerinde: “Lakad halaknâ el-insane fî ahseni takvimin. Sümme redednâ hû esfele sâfilîyne.” (Muhakkak, insanı en güzel tertibde yarattık. Sonra onu aşağıların da aşağısına geri çevirip
vasfını değiştirdik.) deniyor. Bu ifâde başlangıca dair güzel bir misaldir.
Bütün bu
bilgilerin ışığında, mistik tecrübelerin bizim seviyemizde (içinde
bulunduğumuz fizik ortamda) daima dünya realitesine intibak
edebilecek bir paralellikte yaşanması icab ettiğine hükmetmeliyiz.
Aksi halde, içinde
bulunduğumuz realiteden koparsak engin bir
kaosun içine düşeriz ki burada da obsessif tesirlerin kucağına kendimizi bırakmış oluruz. Halbuki istenilen sonuç bu değildir. Gelişmemize, tekâmül seyrine düğüm atarak yardımcı olamayız. İçinde bulunduğumuz
seviyeyi daima göz önüne alarak şuurlanmak
kabildir. Çok şey biliyorum zannetmekle
bilgi kapılarını kapamış oluruz. Mistik
tecrübenin gayesi çok şey bilmek değildir.
Akıl yoluyla kavranamayan bilgiyi sezip
bunun tatbikatını dünya seviyesinde yapabilmek
olmalıdır.
Bu sebeple, her
mistik tecrübe sonunda sezilen bilgiyi hayatımızda tatbik etmek için sosyal sahada
faaliyette bulunmamız lâzım. Asıl mesele, bilgiyi sezdikten
sonra bunu anlayabilmek için hayatın içinde yaşamak ve tatbik imkânı aramaktır.
Cemiyet yaşantısından koparak inzivaya çekilen bir kimse
için mistik tecrübe ile alınan bilgi hiçbir kıymet taşımaz. Ve, ne zaman ki bu bilginin tatbikatını yaparız, ancak o zaman mistik tecrübelerimizde bir aşama kaydedebilmemiz mümkündür. Aksi halde, devamlı olarak, sezilen bir bilginin çerçevesinde dönüp dolaşan hayaller içinde kalınacaktır. “Ene-l-hakk” diyen bir kimse bu çıkmaza girmiş demektir.
---oOo---