Reenkarnasyon
Konusunda Yardımcı Notlar
Halûk
AKÇAM
(Yayınlanmış
metindeki dizgi hataları düzeltilmiştir. Makalenin “Ruhsal Evrim Araştırma
Grubu”nun temel ilkelerine uygun olması amacıyla yaklaşık üçte biri kadarı
metinden çıkarılmıştı. Burada da sadece yayınlanmış olan kısmı yer almaktadır.)
Varlığın
tekamül ettiği süre içinde, belirli bir dönemde, fizik ortama bağlanması
zorunlu ve gerekli olmaktadır. Bunun özel ve sık görülen bir biçimi de
tekrarlanan bedenlenme olaylarıdır. Dünya aşamasında reenkarnasyon, daha çok
ileri düzeydeki hayvan ve genel olarak bütün insan bedenleriyle ilgili bir
süreci tanımlar. Diğer canlı organizmalar ve ilkel hayvan formlarıyla ilgili fizik
ortama bağlanma biçimlerinde, varlığın tekamül seyri ve ferdiyet özelliği bizim
için henüz belirsiz olduğundan, bu düzeyin şuur ve idrak halinin ne olduğunu
bilmediğimizden, reenkarnasyon olayı içinde incelenmeleri imkansızdır.
Bilgimizin ve
araştırmalarımızın yetersizliği sebebiyle, “ruh” ve “tekamül” dediğimiz
şeylerin ne olduğunu aslında açıklayabilmiş değiliz. Bu sebepIe, ruh
yerine daha dar anlamıyla “varlık” deyimini kullanmak gerekir. Dolaylı olarak
da, varlığın sürekli bir tekamül içinde olduğunu kabul ediyoruz. Varlığın
tekamülü maddeyi gerekli kılmaktadır. “Madde”nin tam olarak tanımını da
yapamıyoruz. Ancak, varlığın tekamülündeki belirli bir dönemde, madde “fizik
ortam ve buna bağlı tesirler” niteliğiyle karşımıza çıkmaktadır.
Varlık, belirli bir seviyede “insan” kademesine gelmektedir. Bu
kademenin idrak alanı içine giren her şey “fizik ortam”dır. Kısaca,
bizim düşünebileceğimiz her ne varsa maddeyle sınırlı, üstelik maddenin de özel
bir biçimiyle ilgilidir. Bunun dışına çıkamayız. Bütün kavramlar ve bütün
tanımlamalar bu kadar dar ve küçük bir alanın içinde üretilmektedir. Bu
sebeple, ancak içinde bulunduğumuz durumu ve buna bağlı şartları idrak
edebiliriz. Zaten insanın yapabileceği şey de bununla sınırlıdır, çünkü
kapasitemiz ancak buna yeterlidir.
İçinde bulunduğumuz fizik ortamı ve tesirlerini tümüyle idrak edebildiğimiz
an, varlık olarak maddenin bu biçimine bağlı olma ihtiyacı ortadan kalkacaktır.
Böylece, yeniden bedenlenmeye gerek kalmaz. Fakat, bu idraki şuurlu bir biçimde
hazmedinceye kadar, fizik ortamla
ilişkimiz devam eder. Spiritüel olarak irtibatta bulunduğumuz varlıkların en
üst seviyeden olanları, ancak bu aşamaya kadar gelebilenlerdir. Yani, bir
medyumun irtibat kurabileceği en üst seviyeden varlık, fizik ortamla
ilişkisini devam ettirme ihtiyacında olan bir varlıktır.
Fizik ortamı ve buna bağlı tesirleri idrak edebilenin tekrardan
bedenlenmesine gerek kalmamaktadır. Ancak, bundan sonraki aşamada fizik ortama tasarruf
imkanını doğuran şuurluluk hali başlar ki, bu da hâlâ ilişkinin
devamlılığını göstermektedir. İnsanın tasavvur edebileceği en yüce, en
kudretli, en üstün vasıflı olanın bile bu sınırlar içinde kalacağını
unutmamak gerekir. Bu üst seviyelerde, başka tekamül sürecinden gelme, değişik
varlıklar da bulunmaktadır. Bunların “tekamülü” ve varlıklarının kaynağı
hakkında pratik olarak bir şey bilmiyor sayılırız. Dinler vasıtasıyla
birtakım adlar veya sıfatlarla karşımıza çıkan varlıkların bir kısmı, nadiren
spiritüel celselerde irtibat kurulabilen “planlar”, majik deneylerde bazen
tesirleri alınan “kozmik şuurlar” bu seviyeden olabilir. Bu alanda kesin konuşmak
imkansız ve sakıncalıdır. Zira, bu gibi irtibatlar çok enderdir. Ama, böyle
olduğu intibaını verenlere ise her zaman rastlanabilir.
Özet olarak, insanın bilgisi ve deneyimi son derece kısıtlı ve dar bir alan
içindedir. İçinde bulunduğu ortamın şartlarına da bu oranda sıkı sıkıya bağlı
ve mecbur kalmaktadır. Bu seviyedeki bir varlığın reenkarnasyonu da dar bir
varyasyon alanı içinde olacaktır. Şimdi bu konuya değinelim:
İlk defa insan olarak dünyaya
enkarne olan bir varlığın daha önce hangi durumda olduğuna dair kesin bir
bilgi yoktur. Muhtemelen, yeryüzünden az da olsa farklı bir ortamda
uzun bir geçiş süresi yaşamış olması gerekir. Bu geçiş süresinde, içinde
bulunduğu ortamın şartlarına göre, dünyadakine çok benzeyen bir reenkarnasyon
aşamasını tamamlamış olabilir.
Dünyamızda bulunan hominoid ve hominid sınıfından hayvan bedenleri
hernekadar insan bedenine benzer yapıda ise de, aradaki geçiş aşamasına uygun
bir beden ve buna bağlı toplum şartları artık yoktur. Tarihin eski devirlerinde
bu şartların bir süre dünya üzerinde var olduğunu ve arkaik dönemlerde
bu geçişin dünya üzerinde de mümkün olduğunu gösteren fosiller
bulunmuştur.
Bu fosillere dayanarak, Darwinist ekollerin ortaya attığı evolüsyon
teorisini, yeryüzünün eski jeolojik devirleriyle de karşılaştırarak, insan
seviyesinden önce varlığın hangi beden formlarını kullandığı hakkında
bir fikir edinilebilir. Biyolojik evolüsyon teorisi bu bakımdan önemli ip
uçları vermektedir. Zira, bedenin protein yapısındaki amino asid sıralamasında
ortaya çıkan farklılıklar ile, o bedene enkarne olacak varlığın seviyesi arasında
çok sıkı bir ilişki vardır.
Fakat, yalnız buna dayanarak, insan öncesi seviyenin de bu planette
tamamlandığını iddia edemeyiz. İçinde bulunduğumuz evrende, benzeri şartları
olan başka ortamlarda geçiş döneminin tamamlanması da mümkündür. Kanaatimce,
üzerinde yaşadığımız planet, çok eski devirlerde bu maksada hizmet eden
bir ortamdı. Fakat, bugün bu imkan ortadan kalkmıştır. Günümüzde, insan
ile geçiş dönemindeki varlığın aynı planette birlikte enkarne olmalarını
gerektirecek bir durumun olmadığını zannediyorum. Böyle bir beraberliğe
ihtiyaç yoktur.
Burada üzerinde önemle durulması gereken nokta, sempatizasyon
konusudur. Her varlığın tekamülüne uygun ortamın şartları inceden inceye
belirli ve değişmez esaslara bağlıdır. Rastgele enkarnasyon olmadığı gibi,
herhangi bir bedende veya toplumda ortaya çıkma gibi keyfiyet de yoktur. Özellikle
başlangıç döneminde, yani insan olarak ilk enkarnasyonlarını yaşayanlarda bu
bağımlılık o kadar belirgin ve dar sınırlar içindedir ki, kolaylıkla fark
edilebilir.
İlk enkarnasyonlarında insan seviyesine gelmiş bir varlık, devamlı olarak aynı
değer ölçülerine bağlı ilkel toplumlarda ve aynı beden formunda dünyaya
gelecektir. Bir süre sonra, bu durum varlığın tekamül ihtiyaçlarındaki
farklılaşma oranında değişir. İlk enkarnasyonların diğer bir özelliği de
aradaki spatyum bekleyişinin çok kısa veya yok denecek kadar az bir zamanda geçiştirilmesidir.
Bu iki özellik bize şunu gösterir: Varlık, yeni kazandığı insan bedeni
formunda, son derece basit ve dar alanlı bir tatbikat içindedir. Bu tatbikatı
yeterince değerlendirebilmesi için, uzun bir süre aynı bedenle aynı ortamda
aynı şeyleri tekrar tekrar denemek ihtiyacındadır. Bedenin çalışmaz hale
gelişi, yani ölüm olayı ile aynı kişilikte derhal yeniden doğar. Çünkü, henüz
spatyum döneminde değerlendirebileceği bir olayın idraki hiç yoktur.
Dolayısıyla, kişiliği bile değişmeksizin aynı cinsiyette ve aynı yerde
doğacaktır.
Bu durum, enkarnasyonlar devam ettikçe yavaş yavaş değişir. Kazanılan
ilk bilgiler ve bunların değerlendirmesi sayesinde, artık yeni bir değer
yargısı oluşmaktadır. Bunun bir gereği olarak, spatyumda geçecek süre önem
kazanır. Enkarnasyonlar arasında belirli bir zamana gerek duyulur. Her yeni
bedenlenme ile farklı bir kişilik edinen varlık, gittikçe değişik özellikteki
toplumlarda enkarne olmaya başlar. Cinsiyet, ırk, dil, din, toplumsal değerler
bu gelişmeye bağlı olarak her seferinde daha farklı olacaktır.
Bu
gelişme başlangıçta çok dar sınırlar içindedir. Yüzlerce enkarnasyon burada söz
konusudur. Varlık belirli bir tecrübe alanını aştıktan sonra, daha geniş ve çok
yönlü bir alana doğru atılma ihtiyacını duyacaktır. Bütün bu süreç içinde,
tekrardan bedenleneceği ortamın şartları, başlangıçta tamamiyle o ortamı ve
içinde bulunduğu seviyeyi tayin eden üst seviyedeki varlıkların kontrolüyle
belirlenir. Daha doğrusu, varlık henüz kendi ihtiyaçlarının ne olduğunu
bilemediği için, sadece dünyaya yönelik bir çekiliş güdüsü içindedir. Bu
çekilişe uygun ortamı da, kanunlar çerçevesinde üst seviyeden bedensiz
varlıklar hazırlarlar. Bu varlıkların seviyesi hakkında — daha önce de
belirttiğimiz gibi — kesin bir bilgimiz yok. Bizim anlayabildiğimiz tek şey,
bunların yaptıkları işler ile kanunların işleyişi arasında zerre kadar
bir farkın olmayışıdır.
Reenkarnasyon şartlarını belirleyen kanunlar ve bunların uygulayıcıları
olan üst seviyeden varlıklar arasındaki farkı göremediğimiz için, o
duruma nasıl geldiklerini veya bunların ne olduklarını da bilmiyoruz.
İnsanlarda olduğu gibi, bunların arasında ferdiyet özelliği, kişisel
davranışlar yoktur. Ancak aralarında bazı hiyerarşik görev farklılıkları
dikkati çekmektedir. Alt kademlerde bulunan ve insana yol gösterici,
yardımcı tesirleri olanların, sanki tek tek farklı varlıklar olduğu izlenimi
edinilmiştir. Keza, bunların da daha önce insan gibi reenkarnasyon aşamasından
geçmiş ve tamamlamış olanlarına rastlanmıştır.
Alt kademelerde görülen bu varlıkların durumuna bakılarak, insanın da
reenkarnasyon gereğini tamamladıktan sonra aynı görevi üstleneceği
düşünülebilir. Nitekim, daha bu aşamayı tamamlamadan bile, spatyumda iken insan
seviyesindeki bedensizlerin, benzeri küçük görevleri üstlenme
ihtiyacında oldukları biliniyor. Ancak, daha üst seviyede, kanunların idrakine
varmış ve şuurlu olarak bunları uygulayabilen varlıkları da aynı zincirin
üst halkaları olarak tanımlayabilmemiz için yeterli bilgi yoktur.
Kanımca, bunlar başka bir yaratılışta ve insanın dahil olduğu tekamül
zincirinin dışındadırlar.
İlk enkarnasyonlarda insanın
kullandığı beden ve içine girdiği toplumun niteliği hep aynı karakterdedir.
Gittikçe daha değişik olabilme özelliği, varlığın tekamül seviyesine bağlıdır.
Ancak, bu bağımlılığın da bir sınırı vardır. Fizik ortamın şartları ile tekamül
seviyesini orantıladığımızda belirli bir kritere ulaşırız. Şimdi bunu
örnekleyerek görelim:
Dünya üzerindeki ilkel bir toplumda, mesela Afrika'daki orman klanlarının birinde
yaşamını sürdüren bir varlığın ilkel olduğunu öne sürmek yanlıştır. Keza,
ileri teknolojiye sahip uygar ülkelerde bedenlenen varlıkların da ileri
seviyeden oldukları söylenemez. Çünkü burada, her iki örnekte de kriter
tayini hatalıdır. Varlığın tekamül seviyesi, tatbikatında malzeme olarak
kullanacağı fizik vasıtaların ve psişik tesirlerin nitelik ve niceliğiyle
ortaya çıkar. Vasıtaların çeşitli ve kompleks bir yapıda olmaları ile
tesirlerin çok yönlülüğü ve yoğunluk taşımaları, tekamül seviyesini belirleyen
esas kriteri ortaya koyar.
Diğer yandan, bir toplumdaki insanların tekamül seviyesindeki ortak
özellikler, o topluma enkarne olacak varlıkları belirlemekte önemli bir kriter
sayılmalıdır. Mekanik bir açıklama gerekirse, toplumun ortak seviyesi astral
bir vorteks meydana getirir ve bu vortekse sempatize olan varlıklar çekilerek o
toplumda enkarne olurlar. Geri seviyeden varlıkların oluşturduğu bir
toplumda, zaman zaman ortaya çıkan lider vasıflı yenilik getiren kişilerin
enkarnasyonlarında, geri varlıkların böyle bir öncüye ihtiyaç duymaları
ve aynı zamanda vortekse çekilen varlığın da tatbikatında böyle bir toplum
içinde çalışma gereği söz konusudur. Reenkarnasyonda görülen sempatizasyon
kanunu, buna benzer biçimlerde her yerde ortaya çıkar. Toplumlar
gibi, küçük grupların, ailelerin de oluşturduğu vorteksler vardır.
Vortekslere sempatize olabilmek için, enkarne varlığın o tesirlere
ihtiyacı olması gerekir. Yani, bir anlamda, tencere yuvarlanır ve her
seferinde kapağını bulur. Hiç bir varlık ihtiyacı olmayan bir ortamda
enkarne olamaz. Keza, hiç bir toplumda gereksiz bir varlığın enkarne olduğunu
göremezsiniz. Her şey birbirine uygun ve tamamlayıcı olarak ortaya çıkar.
Buna da korespondans veya tetâbuk kanunu diyoruz.
Burada çok basit olarak anlatmaya çalıştığımız enkarnasyon determinantları,
uygulama alanında oldukça kompleks bir plana sahiptir. Doğduktan kısa bir süre
sonra ölenler, doğduğu toplumda uzun bir süre yaşayıp sonra değişik bir topluma
girenler, içinde bulundukları toplumu felakete sürükleyenler, bulundukları
topluma uyum sağlayamayıp akıl hastası olan veya intihar edenler v.d. hepsi bu
kompleks planın doğrultusundadırlar.
Reenkarnasyonun ileri safhalarında, varlık eğer yeterli bir tekamül
seviyesine ulaşmış ise, spatyum devresinde iken enkarne olacağı yer ve
zamanı şartlarıyla birlikte bir ölçüde seçebilecek durumdadır. Bir bedene
bağlı olmadığı için, o ana kadar idrak edebildiği kanunları serbest şuurunda
değerlendirerek, tekamülü için ihtiyaç duyduğu şeyi kaba ölçüler içinde
bilebilir. Yine de, hiç bir varlık kendi enkarnasyonunu tek başına tayin
edecek seviyeye gelemez.
Dünyaya enkarne olduktan
sonra, varlık sadece tatbikatını yapacağı alana konsantre olmuştur. Bu
durumda ortaya çıkan yakınmalar, intibaksızlık ve benzeri şikayetler varlığın idrak
yetersizliğinden dolayıdır. Keza, çevresindekileri adam etmek gibi
takınılan üstün tavırlar da aynı sebeptendir. Dünyada yaşanılan süre içinde,
olayların akışı o varlığın kendi öz istekleriyle ne kadar aynı
doğrultuda gidiyorsa, o kadar hızlı bir ilerleme var demektir.
Bu ölçü ancak uzun bir yaşam süresi içinde gerçek değerine ulaşır. Varlık
kendi asıl isteklerini bilebildiği oranda ihtiyacı olan şeyleri doğru olarak
bulur. Kendisi için gerekli olanı bulduktan sonra da, uygulamada gerçekten
öğrenmesi gereken şeyler üzerinde tatbikatını yoğunlaştırırsa, yaşamın
terslikleri ve engelleri kendiliğinden ortadan kalkar. Bu ideal çizgiye
ulaşabilenler yok denecek kadar azdır. Ayrıca, bu çizgiye ulaşmış bir
varlığın yaşamını dışardan inceleyecek olursanız, size göre bazı
terslikler ve engeller olduğunu görürsünüz. Ama, o varlık için bunlar aynı
değeri taşımamaktadır. Bu bakımdan, bir insanın “doğru yol”da olup
olmadığını dışardan gözleyerek tayin etmek mümkün değildir.
Geçmiş hayatların hatırlanmasıyla ilgili sorular, reenkarnasyon konusunu
öğrenmeye çalışanların akıllarına gelen ilk problemlerden biri olmuştur.
Yeniden bedenlenmenin asıl gerekçesi yeterince anlaşıldığında bu soru da
açıklık kazanır. İki kere ikinin kaç ettiğini ilk defa nerede, ne zaman ve
nasıl öğrendiğinizi artık hatırlamıyorsunuz. Ama, karşınıza böyle bir soru
çıktığında, hiç duraksamadan cevabın “dört” olduğunu söylersiniz. Çünkü, asıl
öğrenmeniz gereken bu bilgidir. Hangi şartlar altında öğrendiğinizi bilmenize
artık gerek kalmamıştır. Yaşanılan olaylar da, beden terk edildiğinde
unutulacak ve sadece öğrenilenler kalacaktır.
Elbette ki, yaşanılan olayların unutuluşu, bıçakla keser gibi bir anda
olmaz. Beden terk edildiğinde, o yaşama ait kişilik önemli bir değişikliğe
uğramaksızın spatyuma intikal eder. Beraberinde de yaşamış olduğu olayların
intibalarını götürür. Eğer geçmiş yaşamında varlık idrak etmesi gerekeni
yeterince anlayamamışsa, bu intibalar üzerinde imajinasyon yeteneğini kullanarak,
spatyum şartlarında ikinci bir deneme daha yapma imkanına kavuşur.
Burada özellikle “intiba” deyimini kullanıyorum, zira bunlar hatıra
değildir. Spatyum da bile varlık geçmişini hatırlamaz, geçmişinden kalan
intibalar orada bir takım imajların ortaya çıkmasına vasıta olur.
Spatyum devresinin sonuna doğru, varlık yeniden bedenleneceği ortamın
şartlarına konsantre olmaya başlar. Geçmişinden kalan intibalar, bu durumda
imajinasyon sınırları dışına itilir. Yani, bir bakıma pasif hale gelirler.
Doğumdan sonra, bunların şuuraltına doğru gittikçe gömüldüğünü düşünebiliriz.
Öyle ki, normal şartlarda, bedene bağlı olan varlığın kullandığı beyindeki reseptörleri
çevreleyen kimyasal bloklar, bu intibaların zihin irtibatlarını önleyecek
bir düzen içindedir. Yani, fizik bedenle ilgili bir hal olan hatırlama
faaliyeti alanına giremezler.
Bu kimyasal blokları gerek bedene enjekte edilen droglar, gerekse
hipnoz, telkin veya imajinasyon gibi vasıtalarla, beyin içinde üretilmesi
sağlanan benzeri maddelerle etkisiz kıldığımızda, reseptörler intibaların
etki alanına girer ve süje bir önceki yaşamından kalan bu izlerin farkına
varır. Beyin yapısı gereği, bu tesirler birer “hatıra” olarak zihinde
ortaya çıkarlar. Burada belirtmek gerekir ki, fizik bedenle ilgili her
faaliyette, bedende kimyasal bir değişim söz konusudur. Zihinsel faaliyetlerde
bu değişimlerin yoğunlaştığı yer, beyin ve kuyruksokumuna kadar olan
uzantısıdır.
Sinir sistemi kimyasına dair yeterli bir bilgimiz olmadığı için, henüz bu
prosesi bütün aşamalarıyla açıklamak mümkün değil. Ama, günümüz teknolojisinin
laboratuar araştırmaları sonuçlarına bakılırsa, insan bedeni bütün bu şartları
en ince ayrıntısına kadar düzenlemeye uygun bir biçimde planlanmıştır. İnsan
ise bu bedeni sadece bir vasıta olarak kullanma yetkisine sahip. Biraz
kurcalayacak olsa hemen bozuluyor.
Geçmiş yaşamların
hatırlanmasıyla ilgili görülen ender durumlarda, beyinde ne gibi kimyasal
değişikliklerin olduğu ve asıl önemlisi bunu kimin kontrol ettiği
bilinmemektedir. Ancak dolaylı olarak, hatırlama halinde o kişinin ve
çevresinin bu olaydan nasıl etkileneceği düşünüldüğünde, varlığın tekamülüne
ilişkin bazı sonuçlara varabiliriz. Bu da, bildiğimizin tekrarından başka bir
şey değildir.
Reenkarnasyonda bazı özellikler uzun bir süre aynılığını korumaktadır. Bu
sebeple, bazı devrelerde milletlerin ortak kaderlerinden ve toplu tekamül
çizgilerinden söz etmek bile mümkündür. Şimdi bunları görelim:
Bedenin cinsiyeti, varlığın tatbikatında önemli bir faktördür. Erkek ve
kadın farkı yalnız davranışta değil, esasen bedene bağlı tesirler ağında çok
belirgin bir sınırlamayı getirmektedir. Bu yüzden, bir kaç enkarnasyon boyunca
erkek olarak bedenlenen bir varlığın birden kadın olarak yeniden dünyaya
gelmesi, veya bunun tersi ancak çok özel şartlar altında mümkündür.
Genellikle ilk aşamalarda, ilk enkarnasyonda bedenin cinsiyeti ne ise, aynı
cinsiyetin devam ettirilmesi gerekli olmaktadır. Daha ileri seviyelerde
bile, cinsiyeti bir evvelkinden farklı bir bedene enkarne olması
gerektiğinde, varlık uzun bir süre spatyumda alıştırma devresi geçirmek
zorundadır. Her iki cinsiyetin tesir özelliklerine uyum sağlayıncaya kadar bu
alıştırmalar devam eder. Zaten bu meyanda varlık reenkarnasyon zincirini de tamamlamak
üzeredir ve son devrelerde bu değişiklik gerektiğinde uzun bir beklemeye gerek
kalmaz.
Spatyum devresindeki varlıklarda, fizik bedene bağlı genetik özellikler ve
hormonlar olmamasına rağmen, cinselliğe dair belirgin bir farklılaşma görülür.
Kendisini kadın veya erkek olarak hisseden bu varlıklar, aslında az önce
belirttiğimiz gibi belirli bir tesir alanı içinde oldukları için, bir
önceki yaşamlarına ait intibalarını devam ettirmektedirler. Bu özellik
aynı zamanda spatyuma ait sübtil bedenlerinde de vardır. İmaj olarak bu
özelliğe uygun bir beden formunda görünürler. Tekamül seviyesi arttıkça, bu
bağımlılık gevşer ve ileri seviyeden olanlarda bu gibi cinsel temayüller
kaybolur.
Dünya yaşamlarında önemli cinsel sapmalar gösteren insanların bu alışkanlıklarına
spatyum devresinde de devam ettikleri bilinmektedir. Ancak, şunu da belirtelim
ki, gerçek anlamda cinsel ilişkiye astral ortamın yalnız belirli bazı
bölgelerinde rastlanmaktadır. Spatyum ile ilgili böyle bir olay yoktur. Fizik
ortama çok yakın yoğun astral bölgelerde, cinsel duyguları oluşturabilen
imajinasyon sahaları yaratılabilmektedir. Bu mizansenin bazı durumlarda ilkel
varlığa üst düzeyden bir tesiri iletebilmek için gerekli sempatizasyonu
sağlamak ve tesiri transforme edebilmek amacıyla hazırlandığı kanaatindeyim.
Dünyada iken vecd haline geçen ilkel varlıklarda görülen cinsel hazlar ve
orgazm belirtileri buna bir örnek sayılabilir.
Irk faktörü de burada belirtilmesi gereken bir özelliktir. Ancak, kaba bir
renk ayırımıyla bir sonuca varılmaz. İnsan ırkları, genetik yapıdaki küçük
farklılıklarda ortaya çıkar. Bu yapısal farklar ne kadar belirgin olursa,
birinden diğerine intibak edebilmek varlık için o kadar zor olacaktır.
Mesela, insanınkine en yakın olan hominid türü maymun bedenine insan seviyesindeki
bir varlığın enkarne olabilmesi imkansızdır. Zira, uzun bir süre geçiş
döneminde ancak insan bedenine uygun bir sempatizasyon alanına alıştırılmıştır.
Bunun gibi, başlangıçta varlık ancak belirli bir insan ırkının genetik kodlarına
sempatize olabilir. Birinden diğerine geçiş daha sonraki enkarnasyonlarında
mümkündür. Fakat, bu geçiş esnekliği hiç bir zaman geriye dönüşe imkan verecek
nitelikte değildir. Yani, bir kere insan bedenine enkarne olacak duruma
gelen varlığın, daha sonra önceden kullanmış olduğu hayvan bedenlerine
sempatize olabilmesine imkan vermez. Kısaca, artık hayvan değildir, geçiş
dönemi varlığı da değildir, bir insandır.
Cinsiyet ve ırk, fizik bedenle ilgili faktörlere bağlıdır. Diğer
faktörler ise toplumsal niteliktedir. Toplumsal değer yargıları içinde
kullanılan dilin semantiği, inancı oluşturan sembolizmin, davranışları
belirleyen örf ve adetlerin temelindeki arşetipler başlangıçta tek bir
formasyona tabi değildir. Bunlar belirli kombinezonlar içinde birleşmiştir. Her
bir kombinezon, belirli varlık gruplarının ilk insan bedenine enkarnasyonundan
önce, geçiş döneminde ortaya çıkar.
Psikolojik antropolojinin temel konularından biri olan atavizm ve atavistik
eğilimler ile arşetiplerin oluşumu, bir varlığın hangi kombinezona dahil
olduğunu gösterecektir. İlk enkarnasyonlarda bunlar çok belirgindir. Aynı
kombinezona sahip varlıklar daima aynı toplumda doğup ölürler. Daha ileri
safhalarda ortaya çıkan dil, din, örf, adet gibi farklılıkların kaynağı bu
kombinezon farklarındadır.
Örnek olarak, semitik
dillerin semantiği ile bu dilleri kullanan toplumlardaki din sembolizmi
ve vahiy mekanizması seçilebilir. Bu toplumlarda kapalı bir
reenkarnasyon zinciri vardır. Çünkü, buna uygun kombinezona sahip
varlıkların ortak bir tekamül seyrinden geçmeleri zorunlu olmuştur.
Bunun gibi bir kaç kapalı sistem daha vardır ve varlık başlangıçta hangi
sisteme uygun ise, o sistemde uzun bir reenkarnasyon devresi geçirmek
zorundadır. Birinden diğerine sıçrayamaz. Bu sıçrayışa uygun hale gelmesi için,
sistemin temelinde yatan esas prensipleri kavraması gerekir.
Ekminezi deneylerinde veya bedensiz
varlıklarla kurulan irtibatlarda bu özelliği açıkça görmek mümkündür.
Kaydırak taşı gibi, önce Afrika'da bir zenci, sonra Japonya'da bir budist, daha
sonra İsrail'de bir musevi ve şimdi de İrlanda'da yaşayan bir kelt
sıçramalarıyla enkarnasyonlarını sürdüren bir varlık bulamazsınız. Ancak, özel
sebeplerden dolayı bir sistemden benzeri olan diğerine geçiş halindeki
varlıklar bulunabilir. Bunlar da yeni sistemin içinde enkarne olduktan sonra
ilk hayatlarında genellikle çevreyle uyumsuzluk halini yaşarlar. Burada
anlaşılıyor ki, uzun süreli spatyum devreleri bile varlığın bir sistemden
diğerine sıçrayabilmesi için yeterli değildir. İçinde doğduğu toplumun kendi
değer yargılarından farklı bir yapıya sahip olduğunu hisseden bu insanlar,
içgüdüsel bir biçimde kendilerine benzeyenleri, yani aynı değerlere sahip
olanları arayacaklardır.
Semantik bakımdan dillerin
birbirine olan benzerlikleri arttığı oranda, dinsel sembolizmin de
benzediği görülür. Bu benzerlikler sayesinde ileri seviyedeki varlıklarda bir
sistemden diğerine kayma kolaylaşır. Yine belirtelim ki, burada asıl faktör tekamül
seviyesidir.
Dinlerin birliğinden, evrensel sevgiden dem vuran insanların bu
davranışlarına bakıp sistem değiştirebilecek seviyeye geldiklerini zannetmek
hatalıdır. Nitekim, bu insanları yakından incelediğimizde, birlik ve sevgi
kavramlarını tanımlarken, yine ister istemez belirli bir semantik içinde
kaldıklarını ve belirli bir dinsel sembolizmi seçtiklerini görüyoruz. Spatyum
devresinde de durum aynıdır. Medyumla irtibat kuran varlığın kullandığı dil
değil, hangi semantik yapıya göre tesir gönderdiği dikkate alınmalıdır.
Çünkü, irtibatlarda morfolojik ve sentaks özellikler ikinci plandadır.
Kısaca, dil, din ve etnolojik özellikler bir varlığın enkarnasyonunda
vazgeçilmez değerler olarak belirir. Adana'nın bir köyünde yaşayan duvarcı
Recep efendi, büyük bir ihtimalle yine benzeri bir ortamda çiftçi Mehmet efendi
olarak ikinci yaşamına devam edecektir. Bu adamın bir sonraki enkarnasyonunda,
Stockholm'de kral naibinin kızı olarak dünyaya gelmesini bekleyemeyiz. Bu gibi
varsayımlar fanteziden ibarettir. Çünkü, çiftçi Mehmet efendi öldükten
sonra spatyumda kendi ait olduğu sistemin varlıklarına sempatize olur ve
orada da aynı değer kombinezonu içindedir. Ola ki, tekamülü seyrinde böyle bir
sıçramayı gerektiren icab bulunsun. O zaman yine değerler sisteminde
eskisine yakın bir sisteme sıçrayacaktır. Zira, insan seviyesinde bir varlık
için sempatize olabilmek kesin ve dar sınırlı şartlara bağlıdır.
Varlıklar tekamül ettikçe, enkarne oldukları ortamların da tatbikat
çeşidine daha fazla imkan veren bir biçimde olması gerekir. Keza, bedensel özellikleri
de bu doğrultuda dikkate alınmalıdır.
Cinsiyet, ırk, dil, din, örf ve adetler gibi özelliklerin bir varlığın
reenkarnasyonunda bu kadar etkili olabilmesi mübalağalı görülebilir. Fakat,
yapılan gözlemler bizde bu kanaati uyandırmıştır. Varlığın tekamül seviyesi
ne kadar geri ise, bu kriterlere bağlı bir enkarnasyondan geçmesi de o kadar
zorunlu gözükmektedir. Burada dinsel sembolizm ve dil semantiğinin önemini
tekrar belirtmeye gerek duyuyorum. Zira, bu iki unsur son aşamalarda bile
varlığın etkisinden kurtulamadığı bir bağımlılık niteliği taşımaktadır.
Bu
sonuçların ışığında, bazı asılsız varsayımları da belirtmek gerekir. Bir
önceki yaşamında başka bir cinsiyette olduğunu, çok değişik bir ülkede yaşadığını,
şimdikinden farklı bir dine ve dile sahip olduğunu iddia edenlerin, halen
yaşayış biçimlerini inceden inceye araştırmadan söylediklerini kabul etmek
safdillik olur. Büyük bir ihtimalle, bu iddialar o kişinin içinde bulunduğu teşevvüş
halinden, idrak yetersizliğinden ve psikolojik bozukluklarından kaynaklanmaktadır.
Bu iddialarını daha da devasa boyutlara ulaştırıp başka bir planetten
geldiklerini, filanca ünlü kişinin reenkarnasyonu olduklarını savunanların ise öncelikle
psikiatrik bir tedaviye muhtaç oldukları düşünülmelidir.
İleri tekamül düzeyinde olan varlıklar, bu dünyaya enkarne oldukları zaman,
reklama gerek duymaksızın kendi bildikleri yolda işlerini aksatmadan tamamlayıp
ayrılırlar. Bunların melek, cin, uzaydan gelme olmalarına gerek yoktur.
Zaten böyle bir sempatizasyon imkanı da yoktur. Kimine göre “vazifeli”
diye adlandırılan bu varlıklar da insan seviyesindedirler, aynı tekamül
zincirindendirler ve onların da kendilerine göre öğrenmekte oldukları
bir şeyler vardır.
Bu dünya gerek fiziksel yapısı ve mevcud beden formları ile, gerekse
barındırdığı insan topluluklarının ortak aurası sebebiyle, bir başka tekamül
zincirinden olan varlığın insan bedeni formunda enkarnasyonuna imkan vermez. Bu gibi bedenlenme olaylarına ancak siklus sonlarında
rastlanır ve zaten bu varlıkların enkarne olmaları da siklusun tamamlanmasında gerekli
olmalarından dolayıdır. Birer katalizör vazifesi görürler. Bizim
bildiğimiz tarih, kendi siklusumuzun tarihidir. Bazı devrelerde ve çok nadiren
de olsa bu gibi bedenlenme örneği gösteren yerlerde, dikkat edilirse çok kısa
zamanda oradaki toplum tümüyle helak olmuştur, bitmiştir. Bu sebeple, bunlara
bazen “işi çabuk bitiriciler” denmesi yerinde bir deyimdir.
Bunlardan tamamen ayrı olarak, “vazifeli” olduğunu söyleyen veya
söyletenlerin hepsi, ister uzaydan geldiklerini, isterse melek olduklarını
iddia etsinler, sonuçta yaptıkları işlere göre asıl sıfatlarına layık
olduklarını hemen ortaya koyarlar. Nadir de olsa, bazen bu gibi insanların
içinde bulundukları durumu teşhis etmek klinik yöntemlerle mümkün
olmayabilir. Zira, birkaç enkarnasyon boyunca devam edebilen uzun süreli
obsesyonlarda, varlığın ruhsal analizi o kadar güç olur ki, kendisi bile
durumunun zerre kadar farkında değildir.
Obsesyon konusu başlıbaşına geniş bir araştırma alanı olduğu için, bu
konuya başka bir yazımızda değineceğiz.
---oOo---