DOKUMACILIK SANATININ YATAK USTALARI
TANTRA
Kadın dergisi,
sayı 16 – 1985 Nisan
Dokumacılık sanatının ustaları, eskiden yalnız Hindistan'da yaşarmış. Tezgâhlarından dökülen kumaşlar öylesine paha biçilmez güzellikteymiş ki; onlara duyulan imreniş, günümüze kadar gelen bir deyimde insanları değerlendirirken bile unutulmamış. Hani ne derler, şöyle tek kaşı hafiften havaya kaldırıp, "hıh, şuna da bak, sanki bulunmaz Hint kumaşı!"
İşte bu sanatın en çarpıcı
örneğini de cinsellik alanında yaratmış Hintli ustalar. Kim bilir ilk defa
hangisinin aklına gelmiş, kullandığı tahta tezgâh yerine yatağı seçmiş. Kadın
tezgâhın üstünde çözgü olmuş, erkek de mekikle gidip gelen atkı. Başlamışlar
birlikte dünyanın en güzel kumaşını dokumaya. Atkı ile çözgünün birleşmesinden
aşka gelen ustalar, cinselliğin ateşinde yepyeni bir desen yaratmışlar.
Desendeki ilâhî güzellik
mükemmele yaklaştıkça, ustalar inanılmaz bir gücün gittikçe artarak kendilerini
sardığını hissediyorlarmış. Yüzyıllar boyu en güzel deseni bulma çabası içinde,
her usta maharetini çırağına öğreterek, cinsel enerjinin dokunmasındaki
incelikleri geliştirmişler. Sonunda ortaya, kadınla erkeğin birleşmesinden
doğan gücün sırlarını veren "Tantra Sanatı" çıkmış.
Altı yıl önce, İstanbul'un
Gümüşsuyu semtinde, bu türden dokumacılık sanatına vâkıf bir Hintli "guru"nun
ilginç motiflerle bezenmiş kumaşlar dokuduğunu duyan bir arkadaşım, birlikte
gidip tanışmayı önerdiğinde hemen kabul etmiştim. Dokuma sanatı kimin ilgisini
çekmez ki!
Ara sokağın köşesindeki
apartmanın bodrum katına inip zili çaldığımızda, kış güneşi batmak üzereydi.
Kısa bir bekleyişten sonra, turunculara kırmızı tonların karıştığı örtülere
bürünmüş iriyarı sarışın bir genç kapıyı açtı. Arkasında duran kadınlardan ilki
yirmi beşinde, diğeri ise ondan daha genç görünümdeydi. Yine aynı giysiler ve
bukle bukle sarı saçlar. Çene altında elleri birleştirerek verilen selamdan
sonra, anladık ki, ayakkabıları çıkarmak gerekiyor.
Hollanda şivesiyle İngilizce
konuşan genç adam, devamlı tebessümünü hiç bozmadan, "guru"nun
içeride bizi beklediğini söyledi. Dairenin salonuna geçtik. İçeride mobilyadan
eser yok. Yerlerde halı ve yaygılar, bir köşede gitar ve santura benzer bir çalgı
duruyor. Loş ışık altında, duvara asılı posterlerde eski Hint resimlerinden
ilginç örnekler dikkati çekiyor.
Salonun ortasına bağdaş kurup
yerleşmiş olan "guru" bizi gördüğünde hiç istifini bozmadı. Aniden,
sanki yeni fark etmiş gibi yüzüne yayılan bir gülümseyişle, "Welcome
to the temple of eternal joy and happiness, my dear friends!.." çıktı ağzından. Kelimeleri
çiğnercesine şarkı söyler gibi konuşmasından Hintli olduğunu anlamamak
imkânsızdı. "Ebedi neşe ve mutluluk mabedi" diye reklamını
yaptığı bomboş salonda, herhalde insanı önce soğuktan nezle edip sonra
neşelendiriyor, diye düşündük. Halbuki, kömür alacak paraları kalmamış.
Guru, bitmeyen şarkılardan bir
demet sunar gibi, sorduğumuz şeylerle hiç ilgisi olmayan uzun melodik tiradı
boyunca sevgiden, doğanın güzelliklerinden, beslenmenin inceliklerinden ve
yoganın sağlığa yararından dem vurarak bir saatten fazla konuştu. Arada bir
durup, parmağıyla burnunun bir deliğini kapatıyor ve diğeriyle derin nefes alıp
veriyordu.
Bir fırsatını bulup konuyu
cinsel enerjiye getirmeye çalıştık. Hintli, "Eveet, çok ilginç bir
nokta" diyor ve sonra yine ayağıyla oynayarak önceki dinlediklerimizi
tekrarlamaya başlıyordu.
Bir ara içeriye elinde bir
tepsi ile sarışın kadınlardan genç olanı girdi. Onun da ayakları çıplak.
Üstünde de bir yığın kırmızılı turunculu bol giysiler var. Gülümseyişini hiç
bozmadan bize birer bardak içki ikram etti. "Nedir bu?" dedik.
Tanrıların içtiği iksirmiş. Eh, işte şimdi dokuma sanatından örnekler başlıyor,
diyerek bardaklara uzandık hemen. Sarışın güzel de yanı başımıza bağdaş kurup
oturdu. Tanrıların iksirini içtik. Meğer, portakal suyunun adı değişmiş, bizim
haberimiz yok.
Zaten akşam olmuştu,
"guru"nun aynı plağı dinletmesine fırsat vermeden kalktık. Mabedin
hizmetkârlarıyla kapıda selamlaşıp, ayakkabılarımızı bile bağlamadan kendimizi
dışarı attık. Yolda giderken sordum, "Sen ne dedin de o kız öyle
şaşırdı bir an?" Arkadaşım yurtdışında kaldığı sırada Tantra ile
ilgilendiğini söylerdi. Onların cinsel tekniklerinden bazı şeyler de öğrenmiş.
"O kıza Haziran ayındaki dolunayda benimle Maithuna yapıp Kundalini
yaratmamızı teklif ettim" dedi. "O da ne demek öyle?"
Anlaşılan, sarışın güzel
hoşuna gitmiş olmalı ki, "münasip" bir dille onunla sevişmek
istediğini belirtmiş. "İyi de kardeşim, Hazirana daha dört ay var.
Üstelik dolunayda ne olacak? Sen yoksa kurt adam filan
mısın?"
İşte bu vesileyle
"Tantra" türü dokuma sanatına ait bir şeyler öğrenebildim
kendisinden. Ne kadarı doğrudur, bilemem. Ama, anlattıklarına bakılırsa,
erkekle kadının birleşmesi atom bombasına benzer bir güç yaratıyormuş. Yeter ki
usulünü bilelim.
Aslında bütün mesele sonunda
gelip cinsel ilişkiye dayanıyor. Tek farkı, bu ilişkinin belirli bir amaca yönelik
olarak yapılması. Sevişmenin, verdiği zevkten başka ne amacı olur,
diyeceksiniz. Tantracılara göre, zevk amaç değil, vasıta. Eğer gereğince
kullanılırsa, ortaya "hayat enerjisi" dedikleri üstün bir güç
çıkıyor ve bu enerjiyi kullanarak ruhsal yeteneklerini geliştiriyorlar.
"Guru"nun
"mabet" dediği evde, o soğuğa rağmen, herkesin yalınayak dolaşması
dikkatimi çekmişti. Söylentiye bakılırsa, cinsel enerjinin bedende aktif hale
geçmesiyle, soğuğa karşı direnç kazanılıyormuş. Ayrıca, çıplak ayakla yere temas
ederek bu enerji akımı sağlanıyormuş. Üstelik bu sadece çok basit bir örnekmiş,
kazandırdığı diğer güçler yanında.
Üretiliş biçiminin zevkli
olması bir yana, günümüzün enerji sorununa da çare bulan bu konuya bilimsel bir
ciddiyetle eğilmek gerektiğini vurgulayarak, "Şu işi daha detaylı
anlatsana biraz" diye üsteledim.
Efendim, biz insanlar - canlı
birer varlık olarak - hayat enerjisini zaten içimizde taşıyormuşuz. Fakat,
normal şartlarda bu enerji çok sönük ve âdeta uyuyan bir güç olarak gizlenmiş
duruyor. Rölantide çalışan motor gibi, bu enerjinin çok küçük bir kısmını
kullanıyoruz. Tantra'cılara göre, cinsel birleşme sırasında, bu enerji
gizlendiği yerden çıkıp uyanıyor. Duyulan zevk ne kadar şiddetli ise enerjinin
açığa çıkması da o kadar çok oluyor. Ama, o anda insan kendini zevkin
sarhoşluğuna kaptırdığı için, bu enerji de bir anda dağılıp gidiyor.
Bunu önlemek için bazı şartlar
var. Önce, birleşecek kadınla erkeğin birbirine uyumlu enerji dalgaları
yaymaları gerekiyor. Hint astrolojisi bu konuda bir sürü açıklamalarla dolu.
Temel olarak, kadının ve erkeğin doğdukları anda, Güneş, Ay, Mars ve Venüs
gökyüzünde nasıl duruyormuş, buna bakıyorlar. Bu uyumlu çift, erkeğin Venüs'ü
ile kadının Mars'ı aynı yerde olursa gerçekleşiyormuş.
Diğer bir şart, uygun zamanın
seçilmesi. Bunun için de, genellikle dolunay ve yeniay dönemleri uygundur
deniyor. Dolunayın âşıkları büyülemesi herhalde bu enerjiyle ilgili olsa gerek.
Yeniayın ne işe yaradığını öğrenemedik, ama önemliymiş.
Sonra, beslenme konusu
geliyor. Tıka basa yemek yerine, acıkma hissinin olmayacağı kadar bir dolgunluk
yeterli. Asıl önemlisi, barsakların iyice boşalmış olması. Şarap ve bazı
baharatlar Tantracıların vazgeçemedikleri şeylerden. Et olarak sakatat ve balık
yenmesi öneriliyor. Hamur işi yok denecek kadar az. Kepekli ekmeğe itibar çok.
Diyelim ki, bu işe gönüllü bir
çift var. Uyumlu enerji dalgaları yayıyorlar. Zamanı da iyi ayarlamışlar ve
beslenmeleri aynen Tantra reçetesine göre. Şarabı içtiler, baharatlı yemeklerin
dürtüsüyle bir an önce enerji üretme sevdasındalar.
İşte, bu dokuma sanatının
incelikleri burada başlıyor. Tantra'ya göre, hayatın sırrı dişi ve erkek
ilkenin birleşmesinde yatıyor. Cinsel birleşme de yaratılışın başlangıcı
sayılıyor. Kadın yer, erkek gök gibi, yer ile göğün birleşmesi de tabiatın
canlanması olarak sembolize edilmiş.
Kadınla erkek önce karşılıklı
oturarak birbirlerine bakıyorlar. Bedenlerinin aynen tabiat gibi örtülerden
arınmış olması gerekli. Düşündükleri şey, yer ile göğün birleşerek hayatı
yaratışı. Bakışlar gözlerde birleşerek ilk adım atılıyor.
Akıllarında tek bir bütün olma
düşüncesi var. İlâhî yaratılışı birlikte yaşamak ve böylece yaratılıştaki temel
gücü yakalayabilmek. Sonra, sıra dokunmaya geliyor. Önce elleriyle, kadın ve
erkek karşılıklı var olduklarını hissediyorlar. Bu aşamada gözler kapalı. Kadın
erkeği, erkek de kadını kendinden farklı ama bir bütünün parçası olarak iç
dünyasında hissetmeye başlıyor.
Dokunma aşamasında, önce eller
ve sonra yaklaşan bedenlerin râyihâsında bütün duyuların coşmasıyla, birleşme
isteği son haddine varıyor. Aniden heyecana kapılıp bu safha yeterince
uzatılmazsa, büyü bozuluyor. Her iki taraf, karşısındakinin varlığında kendi
benliğini unutacak bir düzeye gelinceye kadar beden teması devam ediyor. Öyle
ki, sonunda birbirinin kollarında, dudakları ve bütün bedenleri kenetlenmiş
olan çift, âdeta farkında olmaksızın cinsel birleşme durumuna geçmiş buluyorlar
kendilerini.
Bu durumda, kadın ve erkek
birbirlerine bakarak birleşmenin mutluluğunu duyuyorlar. Bir süre hiç
kıpırdamadan. Sonra, dokunacak kumaşın çözgüsü arasında gidip gelen mekiğin
ritmiyle, atkı ipliği aradan geçerek yaratılış başlıyor. Kadın ile erkek bütün
bedenleri ile bu ritmi uygularken, gittikçe büyüyen bir duyguyla tek bir bütün
olmanın yarattığı enerjiyi hissediyorlar.
Enerji gittikçe çoğalıyor.
Beden ritmi ile nefes ritmi arasında tam bir uyum sağlandığında, her ikisi de o
an yükselen "hayat gücü"nü içlerinde duyuyorlar. Bu güç artarak bütün
benliklerini kaplıyor. Aniden beyinlerde duyulan bir şimşek parıltısı ile bütün
kâinatı bir anda kendi içlerinde hissediyorlar.
Şuna kısaca birlikte orgazm
olmak desek, yanlış mı olur? Tantracıların ağzında hep aynı cevap: "Hayır,
orgazm değil bu, sarhoşluğa kapılmak yok!" Erkek bu durumda katiyen
boşalmayacak. Aksine, kadının orgazmını yavaşlatarak uzun bir süre aynı durumda
kalmasını sağlayacak ki, beklenilen enerji kontrollü bir biçimde emilsin.
Tantra'nın püf noktası işte bu, diyorlar. Erkeğin, boşalmadan uzun bir süre
kadınla birlikte aynı orgazmı hissetmesi gerekiyor. Kadın da yavaş yavaş
kabaran orgazm tufanı içinde, ağır çekimdeki bir film gibi olayın bütün
detaylarını içinde duyduğu takdirde başarıya ulaşıyor.
İşte bize anlatılanlar bu.
Denemesi de kişinin zevkine kalmış bir şey. Birleşme bittiğinde, çiftler
ayrıldıktan sonra bile, uzun bir süre içlerinde devamlı kabaran okyanus
dalgalarına benzer bir duyguya kapılıyorlarmış. Bunu da enerjinin beden
içindeki dolaşımı olarak yorumluyorlar - ve nedense - Tantra ile uğraşanların
hepsi devamlı gülümsüyorlar.
---oOo---