Yeni Bir Görüş Açısı Kazanmak
M. Halûk AKÇAM
Bir hamam böceği çevresindeki eşyayı nasıl görüyor, hiç düşündünüz mü?
Eğer bu külfete katlanmadınızsa fazla bir şey kaybetmiş sayılmazsınız, zira o
hamam böceği de hayatında bir defa bile olsun insanların çevresine nasıl
baktıklarını umursamış değildir. Ama, yine de hamam böcekleriyle insanlar çoğu
zaman bir arada yaşamlarını sürdürürler.
Belki de o böceklerin bizim gibi gören gözleri yoktur da sadece duyarlı antenleri
vardır çevreyi kontrol eden, kimbilir! Fakat günün birinde o böceklerden bir
kısmı mutasyona uğrasa ve genetik yapılarında bir değişiklik meydana gelip,
bizim görme duyumuza az buçuk benzer bir yapıya sahip olsalar, neler olurdu?
Belki o zaman arada bir kenara çekilip insanların etrafı nasıl gördüklerini
incelemek isterlerdi.
Değil sadece böcekler, en gelişmiş hayvanlarla bile aramızda büyük mesafeler
var, çevreyi değerlendiriş açısından. Belki insan oluşumuzdan dolayı, onları
kendimize oranla daha basit yaratıklar olarak değerlendiririz. Fakat, kendi
görüş kapasitemiz de öylesine sınırlıdır ki, etrafımıza baktığımızda insandan
daha mükemmel bir varlık göremeyecek durumda olduğumuzdan, aynen bir böcek
gibi, daha üstün görüş açıları olup olmadığını umursamıyoruz bile.
Ama, aramızdan bazılarında tuhaf bir mutasyonun garabetine uğramışcasına
bir takım davranışlar ortaya çıkıyor. Bu insanlarda bizim sahip olamadığımız
hangi görme organı var da çevremizdeki olayları böylesine bir biçimde anlatıp,
çok uzaklardaki şeyleri bile görebildiklerini söylüyorlar. Üstelik işin ilginç
tarafı, bunların anlattıkları şeyler her zaman birbirinden farklı oluyor ama,
esasda belirli tek bir ortamı değişik açılardan tarif ediyorlarmış gibi
geliyor sanki. Bir sürü laf kalabalığı ve bu değişik görme duyularına sahip
hemcinslerimiz arasında, gün geliyor “yeter be!” diyor bazılarımız. “Yeter
artık. Belki ben de bazı şeyleri hissediyorum, ama sizin gördükleriniz gibi
değil. Zaten ne malum uydurmadığınız. Aslında sizin anlattıklarınız öyle değil
de böyledir, böyle değil de şöyledir, şöyle olsa bile şurasında şunlar da var
olmalı ki aslında öyledir..” diyerek sonu gelmez bir tartışma başlıyor
aramızda. Tartışma bazen öylesine rayından çıkıyor ki; durup dururken sırf inad
olsun diye belki, başka türlü bir görme duyusu olanların saçmaladıklarını ispat
etmeye çalıştığımız bir sırada, birden etrafı bambaşka algılıyoruz. Bazen de
öyle olduğuna kendimizi farkına varmadan inandırıyoruz. Sonunda laf kalabalığı
daha da büyüyor ve arap saçına dönüyor.
Esasında meselenin ne olduğunu unutup konuyu bir çıkar çatışmasına veya
bencillik yarışına çevirenler de olabilir aramızda. Ancak, ortada hakikaten bir
mesele vardır ve bunu kendi bünyesinde bir yara açmadan çözmeye çalışanlar
galiba daha çabuk geliştiriyorlar o görme duyularını. Meseleyi şahsi
problemleriymiş gibi ele alanlar da, kendilerinde açtıkları yarayı durmadan
deşip içinden bir göz çıkacağını zannederek sonunda belki duyarlı antenlerini
bile yok ediyorlar.
Bugünün insanı ne bir hamam böceğidir ne de bir insanüstü varlık. Biz,
mutasyona uğradığını farzettiğimiz yanlarımızla, ilkel kaldığını zannettiğimiz
melekelerimizle, kainatlar yaratacak bir kudretin izlerini barındırdığımızı
kabullendiğimiz özelliklerimizle sadece bir insanız. Etrafımızdaki şeyleri
görebildiğimiz ölçüde insanız, göremediğimiz sırada da yine insanız.
Eğer ortada görülen bir şey var ise, mühim olan, bu şeye değişik açılardan
bakabilmektir. Hamam böcekleri mutasyona uğrayıp başlarının üzerine iki koca
göz takarak bir kenara çekilemediler şimdiye kadar hiç. Belki de o gözlerin
ağırlığına katlanamayıp bir kenarda atıverirlerdi onları. Sonra yeniden eskisi
gibi etrafda dolaşarak antenleri ile algılamaya çalışırlardı içinde
bulundukları ortamı.
İçinde bulunduğumuz ortamın şartları bizim için de aynıdır. Maksat,
taşıyamayacağımız görme organları takıp bir köşeye çekilerek etrafı incelemek
olmamalı. Ne kadar keskin görüşlü olursak olalım, bu durumda daima tek bir
açıdan inceleriz etraftaki şeyleri. Ve o şeylerin arkasında kalmış olanları da
hiçbir zaman göremeyiz çakılıp kaldığımız yerden o ağırlığın altında. Sonra da
türkümüz hep aynı makamda takılır kalır, arabın yaleli gibi bir gün gelir bizi
tavsatır.
İşte o zaman eğer başkalarının da şurada burada çakılıp kaldıkları yerlerden
etrafı incelemek isteği doğarsa içimizde, zahmet edip en azından onların
yanına giderek bulundukları yerden bakacak olursak, bambaşka yeni şeyleri
görme imkanı doğar. Ve bir gün gelir de, bununla da yetinmeyip etrafdaki o şeyleri
bir de kendi antenlerimizle dokunarak duymak istersek, çevremizdeki şeyler
ile ilk defa yüzyüze gelmenin hazzını tadarız. Bu hazzı uzaktan bir köşede yapılan
spekülasyonlarla tadmak başkadır, ona kendi duyu kapasitemizle temas ederek
tadmak ise bambaşka.
Öyleyse ne yapmalı? Önce bir an için çırpınmayı bırakıp sakin bir vaziyette
olduğumuz yerde durarak etrafı gözden geçirelim. Ne kadar ve ne ölçüde
görebiliyorsak o bize yeter o an için. Sonra farkına vardığımız şeyleri birer
birer ve fazla üstünde durmadan değerlendirelim. Etrafta ne olup ne bitiyor?
Mutlaka içlerinden bir tanesi ilgimizi çekecektir. Şartları yine kendi
ölçülerimize göre değerlendirip o şeye veya olaya doğru yönetelim. İşte bundan
sonra büyük bir macera dizisi önümüzde fasıl fasıl açılacaktır, yürümeye
devam ettiğimiz sürece. Muhakkak ki zaman zaman tökezleneceğiz veya bir yerde
sıkışıp kalacağız. İşte o sırada yine çırpınmaya başlamaktansa sakin bir
vaziyette durup etrafı yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Artık, değişik bir
yerdeyiz ve bakış açımız da değişmiştir. Bu açı altında da herşeyin yorumunu
bir başka türlü yaptığımızı farkederiz. Sonra yeniden etrafımızdaki şeylerin
kısa bir değerlendirmesini yapıp ilgimizi çeken şeye doğru yürümeye başlarız.
Ama, tam o çırpınmaya başladığımız sıkışıklık anında bir an için sükunetle
durup etrafı kolaçan etmeyi ihmal edersek, maceramız kabusa dönüşür ve sonu
gelmez belalar zincirine takılır kalırız.
Bu işin püf noktası, devamlı hareket halinde olmaktır. Hem bedenen hem de
zihnen. Ne bir şeye, ne bir olaya, ne de bir fikre takılıp kalmadan devamlı olarak
yeni bir bakış açısı kazanmak için etrafımızda ve içimizde var olan herşeyin
altından girip üstünden çıkmak gerekir. Ve bu macera boyunca devamlı olarak pür
dikkat kesilip her bir yenilik karşısında yeni bir zihniyet edinerek kendimize
birşeyler katmaya uğraşmalıyız. Eğer bu macerada yeni olaylara eski bir
zihniyetle göğüs germek istersek, o olay bir anda çığ gibi büyür ve bizi
altına aldığı gibi sürükler götürür istenmeyen bir yere. Ama olsun, diyeceğiz
yine o durumda da. İstenmese bile değişik bir yere gelmişizdir yine de. Derhal
sakin bir an bulup etrafı kolaçan etmekle maceraya devam ederiz.
Ben bu metodu hamam böceklerinden öğrendim. Ama, diyeceksiniz ki, böcek
miyiz biz kardeşim! Elbette değiliz, insan olarak bir böcekle kıyas edilmek
abes olur. Öyleyse bu metoda insanlara lâyık bazı unsurlar da katmak gerekir.
Böcekler gibi şuursuzca oraya buraya koşuşarak yaşanmaz elbet. Ama ne var ki,
yine bazı böcekler gibi köşeye bir ağ kurup içine ne düşerse diye beklemek de
bize yaraşmamalı. İnsan olduğumuza göre.
Bu durumda bize neyin yaraşır olduğunu az önceki konuşmanın bir noktasında
bulabiliriz. Hani bazen olur da sıkışıp kaldığımız bir yer çıkar karşımıza
demiştim. İşte o sırada bir an için sakin durup çırpınmadan etrafı sükunetle
algılamaya çalışırken, insan olma özelliğimizden dolayı içimizde kısa bir süre
bir şeyler kıpırdar ve şimşek hızıyla gelir geçer. O anı yaşamasını
becerebilirsek, böcek olmadığımızı hemen anlarız. Hele o anı tam manasıyla
idrak edebilirsek, insan olduğumuzun farkına varırız.
Öyle uzun uzadıya düşünmemize imkan veren bir süre değildir bu kısa zaman
parçası. Şimşek çakması gibi aniden oluverir. Bir anda parlar ve karanlıkta
kalmış bir sürü yer aniden aydınlanıverir. Sonra yeniden herşey eski
karanlığına gömülür ve kendi ışığımızla macera yolunda koşuşmaya devam ederiz.
Maalesef, hamam böcekleri o şimşeğin ışığını göremezler. Ama insanlar görebiliyor
işte. Değil mi?
Hafızanızı şöyle bir elden geçirin, olmadı mı hiç böyle bir şey günlük hayatınızda?
Olmadıysa bilin ki şimşeğin hiç çakmadığı kuytu bir köşeye sinmiş duruyorsunuz
demektir. Dışarı çıkın, karanlık dahi olsa açık araziye çıkın ve dolaşın.
Gökyüzünü bütün çıplaklığıyla önünüze seren bir ovaya çıkın ki şimşekler sırası
geldiğinde çaksın.
İnsanlara
kendi ışıkları elbette yeterlidir. Önümüzü görmemize yardım eder. Ama bir
ölçüye kadar. Halbuki çevremiz öylesine uçsuz bucaksız ki, öylesine görmeye
değer şeyler var ki. Bunların hepsini görebilmeye yetmiyor elimizdeki kandil.
Ama biz insan olduğumuz için bazen karanlıktan korkup etrafımıza bir duvar
örüyoruz ve kendi kandilimizle yetinmeye çalışıyoruz. O duvarın arkası bizim
için karanlık olduğu ölçüde bilinmeyenlerle de dolu. Ya bir gün birisi gelip
duvarı alaşağı ederse ne yaparız? Zaten hep böyle olur, ne kadar inceden
inceye hesaplayıp kendimize göre muhkem bir duvar örersek örelim, sonunda
birşeyler olur ve duvar kağıt parçası gibi yırtılıp yıkılır ve kalırız açıkta.
İyisi mi bir an önce açık havanın şartlarına kendimizi alıştıralım. Karanlık
bile olsa, ara sıra çakan şimşekler bize yardımcıdır.
---oOo---