|
10.
GEZEGEN BULUNDU MU ?
Haluk
Akçam
28.03.2004
|
|
|
|
§
yeni keşfedilen 2003UB313 ile ilgili makalem için lütfen burayı
tıklayın § |
|
Bu
ay gazetelerde onuncu gezegenin bulunduğuna dair bir haber çıktı.
Ardından da bazı TV kanallarında bu konu işlendi. Astronomi dünyasında
neler olup bittiğini pek merak etmesek de, yeni bir gezegen bulunmuş
olması derhal ilgimizi çekiyor. Zira, sadece ilginç olaylara meraklı
bir milletiz. Okullarda astronomi dersini seçmeyi genellikle istemeyiz,
ama konu yeni bir gezegen olunca, merakımız birden depreşir.
İsterseniz,
önce biraz içinde yaşadığımız güneş sisteminden kısaca
bahsedelim. Daha sonra da bu sistemde hangi gökcisimlerinin gezegen
niteliği taşıdığına bakalım. Ardından da, eğer varsa, onuncu
gezegenin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Aslında,
astrolojide sürekli adı geçen gökcisimleri hakkında, astronomi
bilimi çerçevesinde kalan temel bilgilere gerek duymadan nasıl
astrolog olunduğunu anlamak pek mümkün değildir. Astrologlar arasında
sıkça görülen yetersiz veya yanlış astronomi bilgisi örneklerine
bütün dünyada rastlayabilirsiniz. Astrolojinin bilimsellikten uzaklaşmasında
da bu tür eğitimsizliğin elbette ki önemli bir etkisi oluyor. |
|
|
|
Güneş
Sistemi ve Gezegenler |
|
|
|
Konu
başlığına bakarak kendinizi astronomi dersine girmiş gibi
hissetmenize gerek yok. Burada sadece kısa bir tanımlama yapıp ardından
hemen 10. gezegen olasılığına geleceğiz.
Bizi
her gün aydınlatan Güneş'i biliyoruz. Sabah doğu ufkunda
beliriyor, akşam da batı ufkunda kayboluyor. Üstünde yaşadığımız
dünya da bu Güneş'in etrafında dönüyor. Dünya yerine yerküre
dersek, daha anlamlı olur. Çünkü, kendisi küreye benzer bir biçimde.
Aslında, yeterince büyüklükte (kütleye) sahip gökcisimleri daima küre
biçiminde oluyor. Örneğin, Güneş de küre biçiminde. Ama Güneş,
kütlesinin fazlalığından ötürü ışık saçan bir küreye dönüşmüş.
Bu tür gökcisimlerine yıldız diyoruz. Geceleyin gökyüzünde
gördüğünüz bir sürü pırıltılı noktanın herbiri, aslında
bizim Güneş'imiz gibi çok sıcak ve büyük birer gaz fırınından
ibaret. Yıldızlar çok uzakta olduklarından, onları nokta gibi görüyoruz.
Güneş'e de çok uzaktan baksaydık, o da pırıltılı bir nokta gibi
olurdu.
Güneş'in
etrafında dönen yerküremiz ise ışık saçmıyor. Çünkü onun kütlesi
Güneş'e oranla çok az. Yerküre, Güneş'in etrafındaki bir turunu,
yani yörüngesini yaklaşık 365 günde tamamlıyor. Biz buna bir
sene diyoruz. Yerküre kendi etrafında da dönüyor ve bu dönüşünü
24 saatte tamamlıyor. Bunun adına da bir gün diyoruz. Aslında,
yerküre Güneş'in etrafında dönüyor ama biz yeryüzünden baktığımızda
Güneş'i hareket eder gibi görüyoruz.
Yerküre
gibi, Güneş'in etrafında farklı uzaklıklarla dönen başka gökcisimleri
de var. Örneğin, Venüs veya Mars da Güneş'in etrafında dönüyor.
İşte bu türden gökcisimlerine, Güneş'in etrafında belirli bir yörüngede
gezindikleri için, gezegen (planet) diyoruz. Yerküre Güneş'e
yaklaşık 150 milyon kilometre uzaklıktaki bir yörüngede geziniyor.
Bunu bir birim olarak düşünürsek, yani yerkürenin Güneş'e uzaklığına
1 dersek, diğer gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını anlamamız
daha kolaylaşabilir.
Diğer
yandan, Ay gezegen sayılmıyor. Çünkü Ay, Güneş'in değil ama
Yer'in etrafında dönüyor. Bizim Ay'ımız gibi, diğer gezegenlerin
etrafında dönen aylar da var. Bu tür gökcisimlerine de uydu (satellite)
diyoruz. Gezegenler Güneş'in etrafında hangi astronomik yasalara göre
dönüyorsa, uydular da gezegenlerin etrafında aynı biçimde dönüyorlar.
(Biraz
dişinizi sıkın, ders saati bitmek üzere!)
Dürbünler,
teleskoplar icat edilmeden çok önce, insanlar bu gezegenlerin farkına
varmışlar. Bize çok yakın olan Ay'ın geceleyin parlak olması gibi,
gezegenler de Güneş'in ışığını yansıttıkları için az da olsa
parlarlar. Gezegenler uzakta oldukları için, onları Ay kadar büyük
göremeyiz. Ama, çok çok uzaktaki yıldızlar gibi gece karanlığında
pırıltıları farkedilebilir. Bu yüzden, çoğu kez hangisinin
gezegen hangisinin yıldız olduğunu ayırdetmek zorlaşır. |
|
Ama,
gezegenler Güneş'in etrafında döndükleri için, yeryüzünden bakıldıklarında
bir süre sonra yıldızlar gibi aynı yerde durmadıkları kolayca anlaşılacaktır.
Çıplak
gözle yapılan gözlemler sonucunda, binlerce yıl önce bile, beş
gezegenin varlığı bilinmekteydi. Üzerinde yaşadığımız yerküre de
de gezegen olduğuna göre, toplam olarak altı gezegen ediyor. Güneş'e
olan uzaklıklarına göre sıralarsak, bu gezegenler; Merkür - Venüs
- Yer - Mars - Jüpiter - Satürn adlarıyla biliniyorlar. Yakın sayılacak
bir dönemde de teleskop sayesinde, Satürn'den daha uzaktaki yedinci
gezegen Uranüs, William Herschel adındaki İngiliz astronom tarafından
1781 yılında keşfedilmiş. |
Solda
küçük bir kısmı görünen Güneş. Dört yakın gezegen: Merkür,
Venüs, Yer, Mars. İki büyük dev: Jüpiter ve Satürn. İki küçük
dev: Uranüs ve Neptün. En uzakta ise cüce Plüton. |
|
|
|
Asteroitler
Gezegen mi?
|
 |
Daha
sonra 1801 senesinde, Piazzi adında bir astronom, Mars ile Jüpiter'in
yörüngeleri arasında kalan alanda, yine Güneş'in etrafında dönen
ama diğerlerine oranla daha küçük bir gezegen keşfetmiş. Bir sene
sonra, Olbers adındaki bir astronom, yörüngesi yine aynı bölgede olan
ikinci bir küçük gezegen daha olduğunu gözlemlemiş. Onun ardından,
iki sene sonra astronom Harding üçüncü küçük gezegeni bulmuş. Sırasıyla
Ceres, Pallas ve Juno adındaki bu küçük
gezegenlerin varlığı ortaya çıktıktan sonra, Mars ile Jüpiter'in yörüngeleri
arasındaki
alanda başka bir sürü küçük gezegen daha olduğu anlaşılmış.
Yörüngeleri
Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında kalan ve sayıları yaklaşık
40000 kadar olan bu küçük gezegenlere asteroit (asteroid) adını
vermişler. Bu küçük gezegenler (minor planet), kütle va hacımlarından
ötürü gezegenimsi (planetoid) olarak da bilinirler. Üstelik,
bilindiği kadarıyla, bunların içinde bazılarının (örneğin: İda)
birer uydusu bile vardır. Şimdi diyeceksiniz ki, küçük de olsa
bunları neden gezegenden saymıyoruz?
|
|
Aslında,
ilke olarak asteroitler de gezegendir, ama Güneş'in etrafında dönüyor
diye hepsine birden gezegen dersek, hiçbir sınıflandırma yapmadan
yüzbinlerce gökcismini nasıl birbirinden ayırdedebiliriz! Örneğin,
halk arasında maymun diye bilinen memeli hayvanlara zooloji bilimi açısından
baktığınızda; goril, şempanze, babun, orangutan gibi farklı tür
örnekleriyle karşılaşırsınız. İşte gezegenler de bilimsel açıdan
sınıflandırıldığında, özelliklerine göre farklı alt gruplarda
toplanarak değerlendirilir. Burada kısaca değindiğim küçük
gezegenler bile, fiziksel ve yörüngesel özelliklerine göre bir sürü
alt gruba ayrılarak incelenir.
|
 |
|
Üstte:
Jüpiter ile Mars'ın yörüngeleri arasında kalan binlerce asteroit
(eflatun renkte). Sağda: Bunlardan en büyük dördünün yörüngeleri
(yeşil renkte). |
|
|
|
Uranüs,
Neptün ve Plüton
1781
yılında yedinci gezegen Uranüs'ün keşfinden sonra,
astronomlar bu gezegenin yörüngesi incelerken bazı düzensizlikler olduğunu
farkettiler. Bu düzensizliklerin daha ötedeki başka bir gezegenin
çekim kuvvetinden kaynaklandığını hesaplandı. 1846 yılında
da iki astronom, tam bu hesaplara uyan konumdaki yeni bir gezegenin varlığını
gözlemlediler. Neptün adı verilen bu sekizinci gezegen,
böylece ilk defa gözlemden önce hesaplama yöntemiyle bulunmuş gezegen
oldu.
Uranüs
ve Neptün, aynen Jüpiter ve Satürn gibi büyük bir gaz küresi olmalarına
rağmen, o kadar uzaktadır ki, değil çıplak gözle dürbünle bile
görmek mümkün değildir. Neptün'ün Güneş'ten uzaklığı yaklaşık
olarak Yer'in 30 katı kadardır. Dev bir gezegen olmasına karşın,
yerden bakıldığında iğne ucu kadar bir nokta bile Neptün'den daha
büyük gözükür.
Uranüs'ün
yörüngesindeki düzensizlikler gibi, Neptün'ünkü de incelendiğinde
hesaplamalarda bazı farklılıklar olduğu saptanmıştı. Ancak, bu kez
farklılıklar sadece hesap hatalarından kaynaklanıyordu. Bunların
hesap hatası olduğundan habersiz, Tombaugh adındaki bir astronom, ısrarla
Arizona'daki Lowell gözlemevinde yoğun bir gök taramasına girişti.
Sonunda, tamamıyla şans eseri olarak, 1930 yılında çok
uzaklarda yeni bir gökcismi buldu. Güçlü bir teleskopla bile sadece
parlak nokta halinde görülen bu yeni gezegene Plüton adı
verildi.
Plüton'nun
dokuzuncu gezegen olarak uzun bir süre yerini koruduğu
söylenebilir. Üç kuşak boyunca insanlar, Güneş Sistemi denince
hemen şu sıralamayı yapmaya alıştılar:
Merkür - Venüs - Yer - Mars -
(Asteroitler) - Jüpiter - Satürn - Uranüs -
Neptün - Plüton
Ancak,
20. yüzyılın bitimine doğru, bu sıralamanın sonunda Plüton'nun yer
almasına kuşkuyla bakan astronomlar ortaya çıktı. Yani, bırakın
onuncu gezegenden bahsetmeyi, dokuzuncu gezegenin bile gerçekten diğerleri
gibi aynı kategoride olup olmadığı tartışılır hale geldi. Elbette
ki, astronomlar eğlence olsun diye böyle bir tartışmayı başlatmadılar.
Güneş sisteminin oluşumuna ilişkin bilgiler arttıkça, gezegenlerin sınıflandırılmasında
da daha gerçekçi yaklaşımlar önem kazanıyordu. |
|
|
|
Neptün'ün
Ötesinde Kalan Gökcisimleri |
|
|
|
Satürn'den
daha uzakta yer alan gezegenler, yerküreden daha büyük olsalar bile,
uzaklığın fazla olmasından dolayı çıplak gözle farkedilemezler.
Bu yüzden, Uranüs ile Neptün'ü sadece teleskop yardımı ile gözlemleyebiliyoruz.
Neptün'den de daha uzaktaki gökcisimlerini gözlemleyebilmek için büyük
teleskoplara gereksinim vardır. Örneğin, dokuzuncu gezegen olarak
nitelendirdiğimiz Plüton'u portatif bir teleskopla bile göremezsiniz. |
 |
20.
yüzyılın son çeyreğinde olağanüstü hızlanan teknoloji
sayesinde, Neptün'ün yörüngesi dışında kalan gökcisimleri de
birer birer keşfedilir oldular. Böylece, Plüton benzeri yeni küçük
gezegenlerin varlığı ortaya çıkmış oldu. Kısa zamanda anlaşıldı
ki, Neptün'ün yörüngesinin dışında, aynen Mars ile Jüpiter arasındaki
bölgede olduğu gibi, bir sürü küçük gezegenden oluşan bir kuşak
daha bulunmaktadır. Bu yeni kuşağa Kuiper Kuşağı adı
verildi. Bazen Edgeworth-Kuiper Kuşağı adıyla da anılan bu bölgede,
1992 yılından beri sürekli olarak yeni küçük gezegenler keşfediliyor.
Bilinenlerinin sayısı halen bine yakın ve gün geçtikçe de
artmakta. Bu kuşakta, çapı 100 km'den büyük en az 70000 gökcismi
olduğu varsayılmaktadır. Neptün'ün
Güneş'e olan uzaklığına 30 AU (astronomik birim) dersek, Kuiper Kuşağı'ndaki
gökcisimlerinin bulunduğu alan yaklaşık 30 ile 50 AU arasında
kalmaktadır. Oranlama açısından, aynı birimle Mars'ın Güneş'ten
1.5 AU uzaklıkta ve Jüpiter de 5.2 AU uzaklıkta olduğunu düşünürsek,
Asteroit Kuşağı bu iki gezegenin yörüngesi arasında bulunduğuna göre,
Kuiper Kuşağı'nın ne kadar uzakta olduğunu gözümüzün önüne
getirebiliriz. Bu iki kuşağın Güneş'e olan uzaklıkları arasında
yaklaşık 10-20 kat fark vardır. Bu yüzden, Kuiper Kuşağı'na dahil
gökcisimlerinin gözlemlenmesi - küçük boyutta olmalarından dolayı
- son derece zordur. |
|
Ortada
Güneş (turuncu) ve Plüton dışındaki sekiz gezegenin yörüngeleri
(sarı). Güneş'ten uzaklık ölçeğine (AU) göre Asteroit ve
Kuiper Kuşakları ile Oort Bulutu'nun konumlarını şematik
olarak görüyorsunuz. |
|
Güneş
Sistemi'nin sınırları ise Kuiper Kuşağı ile bitmiyor. Bunun da ötesinde,
ama çok ötesinde başka yoğun bir bölge daha bulunduğu anlaşıldı.
Adına Oort Bulutu denilen bu bölge, aslında kuşaktan çok küresel
olarak Güneş Sistemi'ni dıştan kaplayan bir alan niteliğinde ve içinde
kuyruklu yıldız (comet) dediğimiz gökcisimlerini barındırdığı
varsayılıyor. Teorik olarak, bu küresel alanın yarıçapının Güneş'e
50000 AU uzaklıktan başladığı ve 100000 AU uzaklığa kadar vardığı
söylenmektedir. Elbette ki günümüzün teknolojik koşullları ile bu
kadar uzak bir bölgedeki küçük gökcisimlerini teleskopla bile
inceleyebilme şansına sahip değiliz. Kuyruklu yıldızlar Güneş'e
yaklaşmadıkları sürece, küçük ve kuyruksuz birer buz kayasından
ibarettir ve bu yüzden de onları ancak yaklaştıkları zaman
farkedebiliyoruz.. |
|
|
|
Kuiper
Kuşağı'nın Yeni Keşfedilen Küçük Gezegenleri
|
|
1992
yılından bu yana, Neptün'ün yörüngesi dışında kalan Plüton
benzeri irili ufaklı bine yakın yeni küçük gezegen keşfedildi. Böylece,
ilk defa 1930 yılında Leonard tarafından sözü edilen, 1943 yılında
Edgeworth tarafından teorik olarak tanımlanan ve 1951 yılında da
Kuiper tarafından teorisi geliştirilen Kuiper Kuşağı'nın
varlığı kanıtlanmış oldu. |
|
Yandaki
iki boyutlu şemada gördüğünüz gibi, aslında Plüton da bu kuşağın
bir üyesi olarak Güneş Sistemi'ndeki yerini almış durumda. Şemada,
ortada artı işareti Güneş'i ve dört çember benzeri yörünge de sırasıyla
Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü gösteriyor. Plüton'un yörüngesi
ise kırmızı ve diğerlerine oranla ne kadar basık (elliptik) olduğunu
hemen farkedebiliyorsunuz.
Bunların
çevresinde simit halkasını andıran siyah noktalardan oluşmuş gökcisimleri
ise Kuiper Kuşağı'na ait yeni keşfedilen küçük gezegenler.
Dikkat ederseniz, Plüton'un da Güneş'e uzaklık bakımından diğer
Kuiper Kuşağı cisimleriyle niçin aynı kategoriden sayıldığını
hemen görebilirsiniz. Ancak, Plüton'un Kuiper Kuşağı'na ait olmasında,
bu uzaklık benzerliği dışında daha başka faktörlerin de önem taşıdığını
unutmayalım.
Kuiper
Kuşağı da Asteroit Kuşağı gibi diğer gezegenlerle aynı yörüngesel
düzlemdedir denebilir. |
 |
|
Diğer
yandan, Oort Bulutu'na doğru yaklaştıkça bu düzlemden sapmanın
gittikçe arttığını ve sonunda sanki bir zarf gibi Güneş
Sistemi'ni saran kuyruklu yıldızlara ulaşıldığını düşünebilirsiniz.
Ancak, bu gökcisimlerinin hiçbiri gezegen sayılacak büyüklükte değildir.
Büyüklük konusuna gelmeden önce, isterseniz bu kuşağı biraz daha
inceleyelim. |
 |
Solda,
üç boyutlu olarak Kuiper Kuşağı cisimleri ve Plüton ile diğer büyük
gezegenlerin yörüngelerini görüyorsunuz. Plüton'un yörüngesinin
(sarı renkte) basıklığının yanısıra, diğer gezegen yörüngelerine
göre ne kadar eğimli olduğu da burada daha belirgin biçimde anlaşılmaktadır.
(Vaktiyle
bu bilgisayar programını yazarken, resim çıktısı verdiğinde
otomatik olarak altında adımı koyacak biçimde tasarlamışım. Bu
konuda şu an yapabileceğim bir şey yok. Umarım sizi rahatsız
etmiyordur.)
Kuiper
Kuşağı'na ait diğer gökcisimlerinin yörüngelerinde de bu gibi aşırı
eğim ve beklenenden fazla basıklık görmek mümkün oluyor. Bu konuda
örnek olarak kuşağın en büyük gökcisimlerinin yörüngelerini
incelediğimizde, karşımıza şöyle bir manzara çıkmaktadır: |
|
Kuiper
Kuşağı cisimleri - ki astronomide daha çok "TNOs"
(Trans-Neptunian Objects = Neptün'ün ardındaki cisimler) olarak anılıyorlar
- keşfedildiği tarihe göre birer kayıt numarası alırlar. Ancak, içlerinde
dikkati çekenlere de ayrıca bir ad takıldığını görüyoruz. Örneğin,
2000 yılında keşfedilen 2000WR106 kayıt numaralı TNO, keşfi sırasında
medyanın o kadar ilgisini çekmişti ki, sonunda bu gökcismine Varuna
adını vererek bir kenara ayırdılar. |
|
Kuiper
Kuşağı'nın diğer büyük cisimleri de bu biçimde yeni adlar kazanmıştır.
Örneğin, 2001KX76 için İxion, 2002LM60 için Quaoar adını seçtiler.
Bu ay yine medyada yaygara koparan 2003VB12 için de Sedna adı uygun görüldü.
Ancak, 2004DW de büyüklük bakımından bunlarla aşağı yukarı aynı
ama resmen açıklama yapılmadığı için arada unutulup gitti.
Bu
az duyulmuş adların anlamları şöyle: Varuna, Hindu inancına
göre "göğü kapsayan" anlamında bir baştanrı adı. İxion,
Eski Grek mitolojisinde kayınpederini öldüren Teselya kralının adı.
Quaoar, Kaliforniya'da yaşayan Tongva yerli kabilesinde yaratan
tanrıya verdikleri ad. Sedna, Eskimolardan İnuit kabilesinin
taptığı ama pek yadırganacak ilişkileri olan deniz tanrıçasının
adı. Ancak, bu sonuncu ad henüz resmileşmedi.
Sağda
ise bu yeni keşfedilen TNO'ların yörüngelerini (eflatun renkte) görüyorsunuz.
Beyaz renkteki yörüngeler içten dışa Jüpiter, Satürn, Uranüs ve
Neptün'e ait. Sarı renkteki Plüton'un yörüngesi ve diğer TNO'larla
benzerliği ise gayet belirgin görülüyor. |
 |
|
2003VB12
kayıt numaralı Sedna'yı da konumunu belirlemek için buraya aldım.
Ancak, bu TNO'nun yörüngesine ilişkin hesaplarda henüz tam bir
kesinlik sağlanamadı, dolayısıyla yörüngesini göstermedim. Yeni
keşfedilen bu gökcisminin Kuiper Kuşağı'ndan çok ötede yer aldığı
zannedilmekte. Elbette ki, yakın zamanda ne olduğu hakkında daha
kesin sonuçlar elde edilecektir. Çok uzaktaki küçük gökcisimlerinin
yörünge elemanlarını saptamak kolay bir iş değildir ve çok sayıda
gözlem yapılmadan hemen sonuca varmanın bilimsel bir anlamı olmaz. |
|
|
|
Yeni
Keşfedilen Gökcisimlerinin Büyüklüğü |
|
Yörüngelerini
hesaplamaktaki zorluk kadar, çok uzaktaki bu küçük gezegenlerin ne
kadar büyük olduklarını saptamak da son derece çetrefil bir iştir.
Önce gökcisminin termal teleskoplarla resmi çekilir. Bu teleskoplar
30 metre çapındaki devasa boyutta aletlerdir. Alınan resimlerden
cismin yüzeyindeki ısı miktarı hesaplanarak büyüklüğü hakkında
yaklaşık bir tahminde bulunulur. Bu resimlerde gökcisimlerinin
rastgele serpiştirilmiş noktalar gibi
göründüklerini düşünürseniz, sonuçta ne kadar sağlıklı bir
tahmin yapılabileceğini de kestirebilirsiniz. Kuiper Kuşağı'na ait
daha önceden keşfedilen gökcisimleriyle ilgili birden fazla hesaplama
raporları yayınlandı. Bunların hepsinde de farklı sonuçlar ortaya
çıktı. Ancak, sonuçların üç aşağı beş yukarı birbirini doğrular
nitelikte olduğunu da unutmayalım.
Kısacası,
bu uzak gökcisimlerinin büyüklüklerini saptamak için bugün
elimizde termal yöntemden daha etkili başka bir yöntem yok.
Ama, bu yöntemde cisim ne kadar uzak ve çapı da ne kadar küçük ise
yanılgı payı da o ölçüde artıyor. Aslında, yakın komşumuz Ay'ın
çapını hesaplarken laser ışınlarıyla birkaç metrelik hata ile çok
hassas ölçümler yapabiliyoruz. Ama, iş çok uzaktaki küçük gökcisimlerine
gelince durum değişiyor. |
 |
Soldaki
tabloda, Güneş Sistemi'nde Yer'den daha küçük gökcisimlerinin büyüklükleriyle
ilgili karşılaştırmayı görüyorsunuz: İlk sırada, yörüngesi Güneş
etrafında olan cisimler sıralanmış. İkinci sırada ise,
gezegenlerin uyduları yer alıyor.
Yer
ile Venüs büyüklük bakımından benzer durumdalar. Mars ile Merkür'ü
de aşağı yukarı aynı kategoriye sokabiliriz. Ancak, Jüpiter'in
uydusu Ganymede ile Satürn'ün uydusu Titan'ın, Merkür'den bile daha
büyük olduğunu görüyoruz. |
|
Güneş
Sistemi'nde; Güneş, Jüpiter, Satürn, Uranus, Neptün'den sonra
Yer'in 6. büyük gökcismi olduğunu düşünürsek, araya bir uydu
girmeksizin sadece Venüs ile Mars 7. ve 8. sırayı almaktadır. Merkür
ise gezegen olmasına karşın, 9. sırayı Ganymede'ye 10.sırayı da
Titan'a kaptırıp ancak 11. sıraya yerleşebilmiştir. Fakat, sıra Plüton'a
gelene kadar araya beş tane uydu daha giriyor: 12. Callisto (Jüpiter).
13. İo (Jüpiter). 14. Ay (Yer). 15. Europa (Jüpiter). 16. Triton
(Neptün). Sonunda da 17. sırada Plüton. Bizim uydumuz Ay'ın bile Plüton'dan
daha büyük olduğunu görüyoruz. Neptün'ün uydusu Triton bile Plüton'dan
büyüktür.
Diğer
yandan, ilk sekiz gezegenin yörüngelerine bakıldığında,
eksentrisitelerinin küçük olması yüzünden, hangisinin önce hangisinin
sonra olduğunu kesinlikle söylemek mümkündür. Ama, konu Plüton
olduğunda durmak zorundayız. Zira, 1979 Şubat ayından 1999 Şubat ayına
kadar yirmi sene boyunca Güneş'e olan uzaklıkları bakımından, Plüton
8. gezegen ve Neptün 9. gezegen konumundaydı. Bu durum 2231-2245 arasında
yine tekrarlanacak. Dolayısıyla, Plüton'un gezegen sınıfından sayılmasındaki
belirsizlik bir yana, yaklaşık 250 senede bir Güneş'e uzaklığı
bakımından 8. gezegen durumuna gelmesi de ayrı bir konu oluşturuyor.
Diğer gezegenlerin bu gibi garip bir durumu yok, ama Plüton'un dahil
olduğu Kuiper Kuşağı'ndaki diğer bazı küçük gezegenler de yörüngelerindeki
basıklık yüzünden zaman zaman aynı duruma düşmektedirler. |
|
Fakat,
konuyu fazla dağıtmadan, biz yine içinde 10. gezegenin yer aldığı
zannedilen TNO'lara dönelim.
Sağdaki
tabloda Plüton'dan sonra en büyük ilk altı TNO ve en sonda da
Asteroit Kuşağı'nın en büyük üyesi Ceres'i görüyoruz.
Cisimlerinin
altında Güneş'e olan uzaklıkları (mavi) ve yarıçapları (yeşil)
yer alıyor. |
 |
|
Tablodaki
içiçe koyu gri - gri - beyaz küreler ise sözkonusu gökcisminin
tahmin edilen en büyük - ortalama - en küçük olasılıklarını göstermekte.
Örneğin, Plüton'un Güneş'ten uzaklığı (yarı-büyük ekseni)
39.5 AU, yarıçapı ise ortalama 1164 km. Ancak, Plüton'un yarıçapının
1141 km ile 1187 km arasında bir yerde olduğunu anlıyoruz. 10.
gezegen diye medyada ilan edilen Sedna'nın Güneş'ten uzaklığının
ise 440 ile 520 AU arasında olduğu tahmin ediliyor. Sedna'nın yarıçapı
da 590 km ile 900 km arasında olabilir diye hesaplanıyor. Diğer
yandan, 2004DW ile ilgili hesaplar henüz kesinleşmemiş ve bu gökcisminin
yarıçapının da 420 km ile 940 km arasında olabileceği söyleniyor.
Yani, belki de 2004DW, Sedna'dan biraz daha büyük olabilir.
Başkanı
olduğum TETRAKTYS Research Center'ın web sitesinde Güneş Sistemi'nin
en büyük ilk 38 cismini gösteren bir liste yayınlıyorum. Son
bilimsel raporlara göre her ay yenilediğim bu listede detayları görebilirsiniz.
Listeyi görmek için burayı
tıklayın, sonra geri dönmek için browserinizin "back"
butonunu tıklayın.
Yukardaki
tabloya
bakarak diğer TNO'ların büyüklükleri hakkında bir fikir
edinebilirsiniz. Asteroit Kuşağı'nın en büyük üyesi Ceres hakkındaki
bilgilerde ise kuşku yok, çünkü küçük olmasına karşın diğerlerine
oranla bize çok yakın bir asteroit.
|
|
Sedna
Gezegen mi Yoksa Sıradan bir TNO mu?
Yaklaşık
200 yıl önce keşfedildiği için, artık medyada günün konusu olma
şansını kaybetmiş Ceres'i gezegenden saymıyoruz. Ama, çapı
Ceres'in yaklaşık 1.5 katı olan Sedna'yı acaba ne demeye 10. gezegen
diye ilan ediyoruz? Aslında, astronomlar arasında Sedna'yı 10.
gezegen olarak niteleyen kimse çıkmadı. Aksine, bu ve benzeri TNO'ların
gezegen kategorisinden sayılamayacağı görüşünü paylaşıyorlar. Astronomi bilimi açısından Sedna'nın çekiciliği sadece bilimsel
bir konuyla ilgili. Yörüngesinin Kuiper Kuşağı'nın çok dışında
kalması ve kuyruklu yıldız özelliği taşımasının da pek mümkün
olmaması bakımından, bu TNO'nun keşfiyle birlikte Güneş
Sistemi'nde daha uzaklarda yer alabilecek bilinmeyen başka kuşakların
olasılığı dikkati çekmeye başladı. Dolayısıyla, Güneş
Sistemi'nin oluşumuyla ilgili yeni hipotezlerin gündeme gelmesi
bekleniyor.
Soldaki
şekilde, renkli bir yumak gibi duran kısımda, dışta mavi renkte
Kuiper Kuşağı olmak üzere bilinen Güneş Sistemi yer alıyor. Bu
yumağa yakın duran siyah nokta Sedna'yı, ve devasa elips de olası yörüngesini
gösteriyor.
|
|
İşte,
Sedna'yı bilimsel açıdan önemli kılan özellik, fiziksel büyüklüğünden
çok eksentrisitesi yüksek (e = 0.85) olan yörüngesi. Ancak, Sedna'nın yörüngesinin gerçekten
bu kadar geniş bir alanı kapsadığı varsayımı da henüz kesinlik
kazanmadı. Sadece bilimsel bir varsayım olarak dikkati çekiyor. Kısacası, bilim dünyasında 10. gezegenden bahseden hiç
kimse yok. Ama, balon patlatmakta usta olan medya, yakında 11.
gezegenin bulunduğunu da ilan ederse hiç şaşmayın. |
|
|
|
Gezegen
Olabilme Özelliği Nedir? |
|
|
|
Yeni
keşfedilen TNO'lar yüzünden, yörüngesi Güneş'in etrafında olan gökcisimlerinin
hangisinin gezegen sınıfından sayılacağı konusu son 10-15 yılda
dikkati çeken bir tartışmayı gündeme getirdi. Bu konuda yine
medyada, IAU (International Astronomical Union = Uluslararası
Astronomi Birliği) yetkililerinin özellikle Plüton'u bundan böyle
gezegenden saymayacaklarına dair abartılı haberler çıkması üzerine,
IAU resmi bir duyuru yayınladı. 3 Şubat 1999 tarihli duyuruda, Plüton'un
9. gezegen olarak sayılmasına karşı çıkmadıklarını, ancak
bilimsel açıdan bu gökcisminin diğer TNO'larla birlikte bir kayıt
numarası verilerek sınıflandırılmasının daha doğru olacağına kurum
olarak karar verdiklerini açıkladı. Nazikçe medyayı daha sorumlu
yayınlar yapmaya da davet eden bu açıklamada, aslında şu ima
ediliyordu: "Bilim dışı çevrelerde Plüton'un diğer sekiz
gezegenle aynı sınıfa sokulması alışkanlığı bizi etkilemez, canınız
ne isterse onu söylemekte serbestsiniz. Ama, bilimsel gerçekler açısından
Plüton'un gezegen sayılması mümkün değildir. Bu yüzden biz de Plüton'u
bundan böyle astronomi kataloglarında TNO listesine alıyoruz."
1582
yılında, kullanılan Jülyen takvimi işlevini yitirince, Katolik
kilisesi adında bir papaz bugün kullandığımız Gregoryen takvim
sistemini uygulamaya geçirmiş. Ancak, bu geçişte 10 günlük fazlalığı
atmak gerekiyormuş. Ortaçağ'ın örümcek kafalı insanları ayaklanıp
bağırmaya başlamışlar, "sen ne hakla tanrının bize verdiği
10 günü yaşamımızdan koparıp atarsın!" diye. Çağ değişti
ama bazı kafalar hiç değişemedi. Aynı türden insanlar bu kez
IAU'ya yüklenerek, "siz ne hakla bizim 9. gezegenimizi yok sayarsınız"
diye yaygara koparınca, IAU da "ne haliniz varsa görün"
kabilinden konuyu kapatmak zorunda kaldı.
Bir
gökcisminin gezegen sayılabilmesiyle ilgili koşullar genellikle o
cismin fiziksel ve yörüngesel parametrelerine bağlıdır. Son yıllarda,
bizim Güneş Sistemi'miz dışında da başka benzeri sistemler keşfedildiğinden,
"gezegen"in kesin bir tanımlamasının yapılması kaçınılmaz
oldu. IAU'ya bağlı WGESP (Working Group on Extrasolar Planets =
Güneş sistemi dışındaki planetleri inceleme grubu) bu konuda en son
28 Şubat 2003 tarihli bir duyuru yayınladı. Bunun dışında daha başka
bilimsel kuruluşların da açıklamaları var. En çarpıcı olanı ise
Sedna'yı keşfeden Brown - Trujıllo - Rabinowitz grubundan geliyor:
Belirli bir yörüngede bulunan gökcisiminin kütlesi eğer aynı yörüngedeki
diğer gökcisimlerinin kütlelerinin toplamından fazla ise, o gökcismi
gezegen sayılmaktadır. Bu açıdan ele alındığında, aynı
yörüngede bulunan Asteroit Kuşağı cisimlerinden hiçbirisinin kütlesi
diğerlerinin kütlelerinin toplamından fazla olamadığı için,
Asteroit Kuşağı'ndaki gökcisimlerini gezegen saymıyoruz ve bunlara
gezegenimsi (planetoid) diyoruz. Aynı kriteri Kuiper Kuşağı
cisimlerine uyguladığımızda da, Plüton'un kütlesinin kuşaktaki
diğer cisimlerin kütleleri toplamı kadar bile olamaması, sonuçta Plüton'un
gezegen sayılamayacağı kararını doğuruyor.
Konuyu
basite indirgemek gerekirse, astronomi bilimi açısından gezegen
olabilme niteliği öncelikle cismin kütlesiyle sınırlıdır.
Elbette ki kütle kavramı büyüklük kavramı ile yakından ilişkili.
Ama, örneğin Uranüs'ün çapının Neptün'ünkünden biraz daha büyük
olmasına karşın, Neptün'ün kütlesi Uranüs'ünkünden biraz daha
fazladır. Burada cismin kütlesinin çapından daha önemli sayılması,
sistemin çekim alanı sayesinde varolabilmesinden dolayıdır.
Gezegenleri
kütlelerine göre değerlendirdiğimizde, kolayca anlaşılması bakımından
Yerküre'nin kütlesini 1 birim olarak alırsak karşımıza şöyle bir
oran tablosu çıkar: |
| Güneş |
Merkür |
Venüs |
Yer |
Mars |
Jüpiter |
Satürn |
Uranüs |
Neptün |
Plüton |
| 332982 |
0.055 |
0.815 |
1.000 |
0.107 |
317.832 |
95.162 |
14.536 |
17.147 |
0.002 |
|
Şimdi
de en büyük TNO'ları ve bir örnek olarak Asteroit Kuşağı'ndan
Ceres'i tablomuza ekleyelim: |
| Plüton |
Sedna |
2004DW |
Quaoar |
İxion |
Varuna |
2002TX300 |
Ceres |
| 0.00216 |
0.00029 |
0.00022 |
0.00018 |
0.00011 |
0.00010 |
0.00008 |
0.00015 |
|
TNO'lar
için aslında kesin kütle tayini yapmak pek kolay değil. Bugüne
kadar sadece Varuna için d = 1 g/cm3 varsayımı ile yaklaşık
bir kütle tayini yapılabildi. Yukarıdaki tabloda da aynı yoğunlukta
olduklarını varsayarak diğer TNO'ların yaklaşık kütlesel oranlarını
verdim. Plüton'un yaklaşık yoğunluğu 2 g/cm3 olduğuna göre,
Sedna'nın kütlesinin Plüton kadar olabilmesi için - Sedna'nın
olabilecek en büyük yarıçapı 900 km'yi kabul etsek bile - ortalama
yoğunluğunun en az 4.4 g/cm3 olması gerekir ki bu da
pratikte mümkün değildir.
Diğer
yandan, Sedna'nın yoğunluğu Plüton kadar olsaydı, bu kez ortalama
yarıçapının ölçülenin 1.5 katı olmasını gerektirir ki bu da mümkün
değil. Kısacası, gezegen olabilme koşulunu hiçe saysak
bile, Sedna'yı 10. gezegen diye nitelemek için gerçekten
bilgisiz olmak gerekiyor. Dolayısıyla, medyada bu haberi
uyduranları hoşgörüyle karşılamak zorundayız. |
|
|
|
10.
Gezegen'in Varolması Mümkün mü? |
|
|
|
Bu
konuda bilim adamları hiç de kötümser değiller. Güneş Sistemi'nde
bizim şu an bilmediğimiz başka gezegenlerin varlığını
engelleyecek herhangi bir durum yok. Ancak, bu gezegeni Kuiper Kuşağı'ında
bulma şansımız da pek yok. Zira, bu kuşakta herhangi bir gezegen
olsaydı, yaratacağı çekim alanıyla ortada bugün gözlemlediğimiz
Kuiper Kuşağı diye bir şey olmazdı. Daha ötelerde ise ne olduğunu
bilmiyoruz.
Spekülatif
olarak, Kuiper Kuşağı'nın hemen ötesinde kalan, örneğin yarı-büyük
ekseni 100 AU olan bir gökcisminin varlığını düşünelim. Bu
cismin Güneş etrafında bir dolanımı 1000 yıl olacaktır. Eğer bu
cisim perige durumunda Güneş'e 50 AU kadar yaklaşsa, yörünge
eksentrisitesi 0.5 olur. Bu gökcismi, en yakın durumunda ise Yer'den
49 AU uzaklıkta olacaktır. Cismin Jüpiter büyüklüğünde olduğunu
varsaysak, en yakın konumunda bu cismin görüş açısı 0.001 yay
saniyesi kadardır. Yani, yeri birisi tarafından gösterilmedikçe, en
güçlü teleskoplarla bile bu gökcismini bulamayız. Kısacası, 10.
gezegeni bulma hayalimiz uzun yıllar gerçekleşmeyeceğe benziyor.
Amatörce
bir atılımla, bu gökcisminin Yerküre'ye daha fazla yaklaşabileceğini
öne sürebilirsiniz. Üstelik, yörünge eğiminin de çok büyük olduğunu
varsayabilirsiniz. O zaman da, bu gökcisminin yörüngesinin ne kadar
kararlı olacağı problemi çıkar karşınıza. Yani, gök mekaniğini
yasalarını hiçe sayarak birşeyler uydurmanın sınırı olmaz, ama
bu uydurmalarla da bir yere varılmaz.
10.
Gezegenin Peşinde Koşanlar
Neptün'ün
keşfinden sonra, yaklaşık 160 yıldan beri yeni bir gezegen bulma
tutkusu hiç dinmedi. Plüton'un rastlantı sonucu keşfedilip 9.gezegen
olarak ilan edilmesinden sonra ise bu tutku bazılarında adeta saplantı
haline dönüştü. Özellikle batı toplumlarında daha yaygın görülen
bu tutku, astronomide "planet X" başlığı altında zaman
zaman tekrardan ele alınıyor. Her seferinde de sonuç boş çıkıyor.
Planet
X dizisinden bazı bölümlere baktığımızda, ilginç değerlendirmelerle
karşılaşabiliyoruz: Örneğin, yörüngesinin Merkür'den daha içerde
olduğu varsayılan ve adına da Vulkan (Vulcan) denilen hayali bir
gezegen, uzun süre astronomları bile peşinden koşturmuş. 1859 yılında
amatör bir astronomun gözlemlediğini öne sürdüğü bu hayali gökcismi,
1970'li yıllara kadar gündemde kalabildi. Ama, gök mekaniği açısından
bu olasılığın gerçekleşemeyeceği kanıtlanınca, Vulkan olasılığı
da çöpe atıldı.
1841-1992
yılları arasında etkisini sürdüren Planet X dizisinin en tanınmış
astronomlarından biri La Verrier'den sonra hiç kuşkusuz Pickering'in
adını anmadan edemeyiz. Bu Amerikalı astronom, O'dan U'ya harflerle tanımladığı
yedi hayali gezegen icat etmişti. Üstelik, 1908-1932 arasında kafasından
uydurduğu bu gezegenlerin yörünge elemanlarını ve fiziksel özelliklerini
de yayınladı. Ancak, önemli olan küçük bir ayrıntı vardı:
Pickering, kendi icadı olan bu gezegenleri, gökyüzünde olmaları
gereken yerde hiçbir zaman gözlemleyemedi. Varolmayan bu gezegenleri bugüne
kadar da kimse göremedi zaten!
1930
yılında Tombaugh'un şans eseri keşfettiği Plüton ise, daha önceden
dev boyutta olduğu varsayılan hayali gezegenlerin aksine küçük çapta
ve cılız bir kütleye sahipti. Ama, 9. gezegene susamanın verdiği çılgınlıkla
bu TNO'yu bir anda gezegen olarak damgaladılar. Adını da uzun tartışmalardan
sonra, 11 yaşındaki bir kız çocuğunun önerisine uyarak Pluto
koydular. Daha sonra ise, isim benzerliği yüzünden Roma mitolojisindeki
yeraltı tanrısı Plüton'a atfedilmiş gibi yorumlandı.
Plüton'un
keşfedildiği ilk yıllarda, bu gökcisminin yörünge peryodunun 3000 yıl
olduğu, yani Güneş'ten ortalama 210 AU uzakta bulunduğu ve
eksentrisitesinin de 0.91 olduğu ilan edilmişdi! Oysa, şimdi biliyoruz
ki, yaklaşık olarak Plüton'un peryodu 248 yıl, ortalama uzaklığı
39.5 AU ve eksentrisitesi de 0.25'dir. Bu ay keşfedilen Sedna ile
ilgili ilk verilere baktığımda da 11500 yıllık peryod, 509 AU yarı-büyük
eksen, 0.85 eksentrisite gibi abartılı değerler, bana Plüton'un ilk keşfedildiği
zamanı hatırlattı, doğrusu.
Hayali
gezegen senaryolarının yanısıra, bir sürü hayali uydu icatları da
olmuş geçmişte. Örneğin, Yer'in Ay'dan başka bir uydusu daha olduğu
da iddia edilmişti. Bunların yanısıra, adına Nemesis dedikleri
ve Güneş'in ikizi olduğu söylenen görünmez bir yıldız iddiası da
oldukça ünlüdür. Güya, Güneş ile Nemesis bir çift yıldız (binary
star) sistemi oluşturuyormuş. 30 milyon yıllık (!) uzak geçmişe yönelik
ve kesinlik kazanmamış birtakım jeolojik olaylarla ilgili hipotezlere
dayanan bu Nemesis varsayımını 1985 yılında Amerika'da iki astronom
ortaya atmıştı. İlk duyulduğunda şaka yapıldığı zannedildi. Ama,
varsayımlarında direnen astronomlar sonunda bilim çevrelerinden kesin
yanıtı alıp susmak zorunda kaldılar:
"Herhangi
bir varsayımın bilimsel bir hipotez sayılabilmesi için, ya gözlem
yolu ile ya da matematik açıdan kanıtlanabilir nitelik taşıması
gerekmektedir. Eğer adına Nemesis denilen ve Güneş'e bu denli yakın
bir yıldız varsa, ya gökyüzündeki konumu belirlenmeli ya da geçerliliği
bilinen dinamiklere göre kanıtlanabilecek parametreleri açıklanmalıdır."
Yani, eğer keşfedilmemiş yeni bir gökcisminin varlığını öne sürüyorsanız,
ciddiye alınmanız için önünüzde iki seçenek var: İlki, basit ama
pratikte olası değil. Sözkonusu gökcisminin koordinatlarını aşağı
yukarı belirlemiş olsanız, zaten gözlemlenmemesi için bir neden
yoktur. İkincisi ise zor ama olasılığı var. Matematik olarak bir gökcisminin
varlığını gösterebiliyorsanız, bundan sonrası gök mekaniği ve
astrofizik çerçevesinde kalarak bir teori oluşturmaktan ibarettir.
Fırsatçı
Şarlatanların Marifetleri
Akademik
çevrelerde zaman zaman ortaya çıkan bu gibi dayanaksız varsayımların
ömrü fazla uzun olmaz. Zira, bilimsel yöntemler bellidir ve bu yolu seçmekten
kaçınanlara bilim çevresinde kimse değer vermez. Ancak, İnternet
icat edildiğinden beri, meydanı boş bulan bir sürü sahte astronom,
birer web sitesi kurup akıllarına gelen her türlü zırvalığı
bilimsel bir gerçekmiş gibi yayınlıyor, günümüzde. Boş
zamanlarımda, saçma sapan iddialarla dolu bu sitelere göz atıp eğleniyorum.
Neler var neler! Gravitasyon kanununun geçersizliğini kanıtlayanlar,
presesyon olayını akıl almaz bir çekim gücüyle ilişkilendirenler,
yakın tarihte ortaya çıkıp yeryüzünde tufanlara yol açacak gökcisimlerini
duyuranlar... Bu gibi web sitelerinin listesi tahmin edemeyeceğiniz kadar
uzun.
Bu
iddialar kimi zaman akli dengesi pek yerinde olmayan ama temel bilgileri
yeterli kişilerden geliyor. O zaman, biraz ciddiye alıp masa başında
bu iddiayı kendi bilginizle sınamanızın bir zararı yok. Hiç belli
olmaz, bazen en uçuk bir varsayımın arkasında çok önemli bir
bilimsel gerçek gizlenmiş olabilir. Zira, bilimde her yeni hipotezin ardında,
mutlaka sınır tanımayan bir imajinasyon gücü vardır. Ancak,
bilimsel disiplinle dizginlenmediği sürece, imajinasyon gücünün
yaratacağı en büyük başarı sadece iyi bir bilim-kurgu hikayesinden
ibaret kalır.
Diğer
yandan, zırvalığın şahikasında pervasızca kalem oynatarak, bir sürü
laf kalabalığıyla taraftar toplamaya çalışan ve bu sayede de toplumu
dolandıran şarlatanlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bunların arasında
biri var ki epey dünyalık topladı bu sayede. Zecharia Sitchin adındaki
şarlatanın otuz yıldan beri gevelediği uydurma gezegen Nibiru
veya Marduk zırvalaması ona büyük bir servet kazandırdı.
Sekiz kitap, TV ropörtajları, konferanslar, Sitchin'e bayılanlar klübü,
posterler, Nibiru geliyor, Marduk tepemize iniyor filan derken, bu
şarlatan ve onun sayesinde para kazanan bir grup epeyce zengin oldu. Bu
yazımı tamamlarken, ülkemizde de benzeri bir girişime yeltenenler olduğunu
duydum. Kendi araştırmalarımdan vakit bulursam, boş bir zamanımda bu
kandırmaca hakkında bir yazı hazırlayacağım size.
|
Not:
Yeni keşfedilen ve 10. gezegen adayı olan 2003UB313 ile ilgili açıklamalar
için lütfen burayı tıklayın.
|
Haluk Akçam 2004
Copyright
© 2004 Haluk Akçam - Bu sitede yer alan her türlü yazı, resim, grafik,
program ve bilginin telif hakkı MİSKET yazılım ve danışmanlık Ltd.Şti.ne
aittir.
|